yaraticilik-kaynagi-olarak-cocukluk (1)

YARATICILIK KAYNAĞI OLARAK ÇOCUKLUK

 

 

Çocukluk onlar için hem sanatlarında ilham aldıkları yer hem de kendilerini bulmalarına yardımcı olan bir kaynak. Senarist Deniz Akçay Katıksız, yönetmen Tan Tolga Demirci ve çocuk kitabı yazarı Delal Arya bize çocuklukları ile sanatları arasındaki bağdan bahsettiler.

Bazıları çocukluğu geçilmesi uzun bir çöl, diğerleri bir serap ya da kayıp cennet olarak hatırlıyor. Zor, hatta biraz tuhaf geçtiği zaman bile çocukluk içerisinde güç, yaratma arzusu ve yaşam sevincini barındırıyor. Sanatçılar buraya sadece arada bir, bir film veya kitap oluşturmak için uğramıyorlar, her gün fikren bu hazine odasına giriyorlar. Varoluşun ilk seneleri ve yaratıcılık arasında sıkı ve evrensel bir bağ bulunuyor. Aralarında Picasso ve Victor Hugo gibi isimleri sayabileceğimiz birçok sanatçı, hayatları süresince çocukluk hatıralarını ziyaret etmiştir. Freud, yaratımın infantil (çocuksu) cinsel dürtülerin yön değiştirmesinden kaynaklandığını belirtir, bunun tüm kültürel üretimlerde mevcut olduğunu söyler ve bu içsel harekete süblimasyon ya da yüceltme adını verir. Başka bir deyişle, libidinal enerji yaratıcılığa dönüşür. Hiçbir yaratım bu süreçten muaf değildir. Öte yandan, söz konusu olan sadece çocukluğa dönmeye çalışmak da değildir; kişiyi bir fırça almaya veya kalem-kâğıdın başına geçmeye iten hareketin bizzat kaynağıdır. Baudelaire, “Çocuğun şekil ve renkleri özümserken duyduğu neşe kadar hiçbir şey ilhama benzemez” der. Canlılık, keşfetme arzusu ve ilklerin dayanılmaz tadı oradadır. Çocukluk belki de hayal kurduran ve dönüştüren sihirli bir iksirdir.

Delal Arya, yazar

“Yaşadığım çocuklukta hayaller ve gerçekler aynı coğrafyada yaşanıyordu”

1979 yılında doğan yazarın çocukluğu, kaptanlık yapan babasının yanında gemilerde geçti. İtalyan okullarının ardından sinema-televizyon ve arkeoloji eğitimi aldı. Kitaplarında görselliğe ve hayal gücünü geliştirmeye önem veren Delal Arya’nın “Pera Günlükleri” ve “Yedi Denizlerde” adında iki kitap serisi var. Yazar ailesiyle birlikte ABD’nin Minnesota eyaletinde yaşıyor.

“Çocukken kafayı hayali dünyalara takmıştım. Bütün hafta sonunu, üstümde annemin arkamdan sürüklenen sabahlığıyla evin salonunda çarşaflar ve karton kutularla kendi sarayımı inşa edip saksıdaki çiçeklerden ormanlar yaparak geçirebilirdim. Başıma fularlar bağlayıp kilimlerin üzerinde ‘Bin Bir Gece Masalları’nın diyarına yolculuğa çıkardım. Hayallerle gerçekler çoğu zaman iç içe geçerdi. Ama zaten yaşadığım çocuklukta da hayaller ve gerçekler aynı coğrafyada yaşanıyordu. Yazları babamın kaptanı olduğu bir gemide uzak denizlere yolculuklara çıkardım. Issız adalara karşı hayaller kurar, yunusları besler, köpekbalığı avına katılır, liman şehirlerini gezerdim. Kışlarıysa İstanbul’da, etrafı terk edilmiş köşklerle dolu bir mahallede yaşar, altında yeraltı tünelleri olduğuna inanılan bir yetimhanede veya savaş zamanı karargâh olarak kullanılmış bir binada bulunan eski, korkutucu ve cinlere, perilere karışmış okullara giderdim. Belki de bu yüzden, yaşadığımız dünyada hep bir sır olduğuna inandım. Eğer bu sır hakkında yazarsam, gerçek olurmuş gibi geldi hep. Bu yüzden çocukluğum, çocukken yaşadıklarım ve hayal ettiklerim aslında kitaplarımın ardındaki gerçek güç. Yazarken onu bir kaleme dönüştürebildiğimde, işte o zaman doğru hikâyeyi yazabildiğime inanıyorum. Çocukluğum aslında benim enstrümanım oldu.”

Tan Tolga Demirci, yönetmen

“Filmlerim çocukluğumun zihindeki yansıması”

1975 İstanbul doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nü “Korku Sinemasının Psikanalizi” teziyle 1996 yılında bitirdi. 1999 yılından itibaren 12 kısa film ve bir de uzun metraj film çekti.

“Çektiğim filmleri izlemek, yara kabuğundan yaranın kendisini görememek gibi içinden çıkılması olanaksız bir hüzün ve doymamışlık duygusu yaratıyor çoğu zaman. Çok sevdiğiniz ve uzun yıllar yaşadığınız bir evin aniden yıkıldığını düşünün. Enkaza baktığınızda sizi çıldırmaktan koruyan şey, o evin belleğinizde yaşayan bütünsel imgesidir. Birinden ayrıldığınızda da benzer bir durum yaşarsınız; ayrıldığınız kişinin sizde kalan imgesidir sizi yaşama bağlayan. Eğer yıkık bir evse çocukluğum ve çoktandır ayrılmış olduğum ‘o şey’ ise, bu durumda çektiğim filmler de çocukluğumun zihinde kalan yansımasıdır. Bellek, geçmiş ve ‘o an’ arasındaki köprüyü ne kadar sağlam kuruyorsa, ‘çocukluk’ ve ‘bir çocuk olarak film’ arasındaki bağlantı da o kadar güçlü oluyor. Bu noktada, herhangi bir öyküyü senaryolaştırırken, dondurulmuş bir besin kaynağı olarak sakladığım çocukluğumdan alıyorum ilhamımı; onun her şeye kadir olan suskunluğundan ve bir sır gibi sakladığı arzusundan.”

Deniz Akçay Katıksız, senarist

“Yazar olmamı, o dönem tanık olduğum hikâyelere bağlıyorum”

İzmir’de doğdu. 19 yaşında profesyonel senaryo yazarlığına başlayınca, okuduğu tarih bölümünü bırakarak sinema-televizyon eğitimi aldı, buradan mezun oldu. Londra’da kurgu ve senaryo dersleri aldı. İlk uzun metrajlı filmi “Köksüz”, Venedik Film Festivali dahil birçok uluslararası ve ulusal festivalde gösterildi; en iyi film, senaryo dahil 15’ten fazla ödül aldı. Pek çok televizyon dizisinin yazarı olan Katıksız, son olarak “İstanbullu Gelin” dizisinde, Türk televizyonlarında ilk defa bir dizide reel terapi seanslarına imza attı.

“Geriye dönüp baktığımda, yetişkinlerin pek tanımadıkları arkadaş çocuklarına, çoğunlukla ilgilenmeden, geçiştirmiş gibi görünmemek için ve cevabını pek de merak etmeyerek sorduğu ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna verdiğim cevabın ısrarla yazarlık olmasını, o dönem parçası ve tanığı olduğum hikâyelere bağlıyorum. Kalabalık, çok kadınlı, uzun masaların kurulup kahkahaların gözyaşlarına karıştığı iç döküm seanslarına dönen aile toplantılarıyla büyüdüm. Birbirine destek, ayak bağı, yoldaş, düşman ve omuz başı olabilen, bu geçişliliği her nasılsa anlamlı kılabilen bu kadınların hikâyelerini izleyerek ve onlardan hikâyeler devşirerek… Fonum ’80 sonları, ’90 başları, ülkenin iki ihtilal sonrası yeniden şekil aldığı o karmaşık, çok renkli, olasılıklarla dolu ve aynı zamanda kafa karıştırıcı dönemiydi. El yordamıyla kendimizi bulmaya çalışıyorduk. Zeki Müren de bizimdi, Kurt Cobain de. Bilgi üzerimize yağmadığından ulaşmaya çalışmak kıymetli, teknolojiye boğulmadığımızdan kendinden kaçış zordu. Yapılacak fazla bir şey bulunamayan o uzun yaz öğleden sonraları el mecbur iç sesimizle baş başa kalıyorduk. Düşününce, yazmasaydım, hikâye anlatmasaydım ne yapardım sorusunun cevabını bilmediğimi görüyorum.”

 

 

Önceki Yazılar

İŞ HAYATINDA BASKIN KARAKTERLERLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

Sonraki Yazılar

ÇOCUKLARDAN “ONAY” ALIN