ütopya

ÜTOPYALAR GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ?

 

 


Thomas More’dan ‘ekoköy‘lere, daha güzel ve adil bir dünya vizyonu her zaman hayatlarımıza eşlik etti. Bu fikir nereden besleniyor? Gerçekleştirmeyi denemeli mi? Başarılabilir mi?

Daha iyi bir dünya yaratma kapasitemiz ne durumda? Artık bu meczup dünyanın çılgın kurallarına maruz kalmayı reddeden, dünyanın birçok yerinde tanıklık ettiğimiz toplumsal hareketler, insanın derinliklerinden gelen, başkalarıyla beraber hayal kurma gereksinimini gösteriyor: Değişim, adalet, güzellik dolu ya da anlaşmazlığın ve kıskançlığın olmadığı ideal bir şehir…

Platon, politikacıların ya da generallerin değil, filozofların yönettiği, kuramsal olarak ideal bir şehir tasarlayan ilk kişidir. Çağının devlet sisteminin bir yergisi olan ‘Ütopya‘ (1516) adlı eseriyle ütopya fikrini yaygınlaştıran ise tarihçi, teolog ve politikacı Thomas More’dur. Ütopya aslında çift işleve sahip edebi bir tarzın kaynağıdır: Var olan durumları ifşa etmek ve daha iyi bir toplum hayal etmek. Bir eksikliğin tespiti olduğu kadar, kusursuz başka bir yer icat etmeye iten yaşam dürtülerinin yaratıcı bir etkinliğidir. Thomas More’dan sonra Rabelais ‘Gargantua‘ (1534) isimli kitabında, mottosu “İstediğini yap” olan ve sakinlerinin içmek, yemek yemek ve şarkı söylemekten başka görevi olmadığı Thélème manastırını tasarlar. Bir lidere ihtiyaç duyulmamaktadır: İçgüdüleri onlara kendi kendilerini yönetme yeteneği sağlar.

ORTAK YAŞAMIN TADI
19. ve 20. yüzyılda, düşünürler artık hayal kurmakla yetinmezler. Platon, Thomas More ve Rabelais’nin hayali yaratımlarına vücut kazandırmayı denerler. Bilim ve teknikteki ilerlemeler, arkasında bizim sevgili ütopyalarımızın yükseleceği duvarlar inşa edilmesini sağlar. Charles Fourier, kolektif yaşam alanları ‘falansterler‘ ile ‘yeni bir aşk dünyası‘ inşa etmeye, iki cinsi barıştırmaya, arzunun ve aşkın çıkmazlarını silmeye niyetlidir. Étienne Cabet liderliğindeki İkarialılar, Hıristiyan komünizmine dayalı İkaria’da, insan ilişkilerindeki çatışmayı ortadan kaldırmaya çalışırlar. New York eyaletinde John Humphrey Noyes tarafından 1848 yılında kurulan Oneida komünü, geleneksel çift hayatına özgü kıskançlık tohumlarını kökünden söküp atmak için çoklu evliliği icat eder. Ekonomist ve filozof Saint-Simon (1760-1825), Karl Marx’ı etkileyen ‘ütopik sosyalizm‘in temellerini atar. 20. yüzyılda, 1960-70 senelerinde özgürlükçü veya ruhani topluluklar çoğalır. Günümüzde bu ütopyaların devamları ‘ekoköyler‘de bulunuyor.

TESELLİ EDİCİ BİR İDEAL
İnsan hayal gücüne sahip tek canlıdır. Bebekken; acıktığında, susadığında, korktuğunda onu rahatlatacak ‘iyi meme‘yi başlangıçtan itibaren hayal etme kapasitesine sahiptir. Pascal’a göre ‘hata ve yanlışlıkların ev sahibesi‘, Filozof Malebranche içinse ‘evin delisi‘ olan hayal gücümüz bize varoluşsal sorunlarımıza çözümler getirme yeteneği verir. Kendimizi büyüleyici bir gelecekte hayal etmemizi sağlayarak bizi teselli eder. Psikanalist Olivier Douville’e göre, sosyal adaletsizliklerin erken tespiti (vergi kaçıran zenginin cezasız kalırken, bir litre süt çalıp karnını doyurmak isteyen yoksul adamın hapsedilmesi gibi) ütopyaların inşasının itici gücüdür. Ergenlik çağı ise, güçlü ideallere ihtiyaç duyduğumuz, özellikle de merhamete ve diğerine yardım etmeye çağıran ütopyalara karşı en duyarlı olduğumuz zamandır. Douville bu noktada aynı zamanda, toplumsal yaşamı olduğu gibi kabul etmeyi reddeden bir tür ‘fobi‘nin işlediğini düşünüyor. “Birlikte yaşadığımız anda, hiyerarşiler ve dolayısıyla da eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Toplumsal yaşam arzuyu şiddetlendiriyor: Diğeri daha mı mutlu? Payı benimkinden daha mı büyük? Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ adlı kitabında analiz ettiği gibi, diğeriyle ilişkimiz doğası gereği çift yüzlüdür: Hayatta kalmak için diğerlerine ihtiyacım var ve aynı zamanda benim özgürlüğüme ve haz duymama engel oluyorlar.” Ütopya destekleyicileri işte bu eşitsizlikleri yok etmek ister.

VİZYONERLERİN ROLÜ
Düşünür Lalande, hazırladığı felsefe sözlüğünde ütopyayı, ‘gerçek olguların, insan doğasının ve yaşam koşullarının dikkate alınmadığı, çekici ama gerçekleştirilemez politik veya sosyal bir ideal‘ olarak tanımlar. Gerçekten de, başka toplumlar yaratmaya çalışan neredeyse tüm ütopyalar başarısız oldular. Çözülmeye uğradılar, duvarlar arkasında izole kaldılar, hatta barbarlığa dönüştüler. Çin’de Mao, kitlelerin yaşamını süsleyecek iddialı bir “100 çiçek açılsın, 100 düşünce okulu yarışsın” kampanyası yapmıştı. Devamı biliniyor: ‘Bahçıvanlar‘ sıklıkla sürgüne gönderildi veya asıldı. Tıpkı ‘gerçek sosyalizmin‘ ülkesi Sovyetler Birliği’nde, milyonlarca insanın Gulag isimli tutuklu kamplarına gönderildiği gibi. Gerçekleşen ütopyalar genel olarak kötü sonlanıyor… “İnsandaki derin antisosyal eğilimleri, ölüm dürtüsünü ve saldırganlığı yok sayarak başarısızlığa koşuyoruz” diyor Olivier Douville. “Birbirimizi sevme zorunluluğu, mutlu olma yükümlülüğü, farklılıkların inkârı mutlaka totalitarizme yol açıyor.” Herkes için mutluluk sloganı, kategorik bir emir ve zorunluluk içinde kurulan bir “hoşuna gideni yap“, sadece mutsuzluğa götürebilir. O zaman tüm büyük idealleri, tüm varoluşumuzu iyileştirme hayallerimizi bir kenara mı atmalıyız? “Hayır. Hayata geçirmeden önce teorileri yeterince düşünmek, mutlaklıklara karşı şüpheci olmak, her bir varlığın, her bir arzunun tekil olduğunu unutmamak ve ‘ben’i ‘biz’in altında boğmamak koşuluyla” diyor Douville. Yazar Lamartine, “Ütopyalar genellikle erken doğmuş bebeklerdir” der. Büyük hayalperestler, sıklıkla bulaşıcı tutkuları toplumun gelişmesine katkıda bulunabilecek birer vizyonerlerdir de. Fouier’in idealleri muhtemelen aşk hayatı ve kadın erkek eşitliğini yeniden düşünmeyi mümkün kıldı. 1963 yılının Ağustos ayında, Washington’da, karşısında Lincoln heykeli, Martin Luther King birbirlerine dahi yaklaşmayan siyahi ve beyazların bir arada yaşam hayalini kurdu. 50 yıl sonra, bütün sorunlar ortadan kalkmış olmasa bile, ABD siyahi bir başkan tarafından yönetildi.

 

 

Önceki Yazılar

MORİTA TERAPİSİ

Sonraki Yazılar

ŞEFKAT DE ‘ÖZ’DE BAŞLAR