terapinin-duraksama-donemine-girmesi-nasil-yorumlanmali (1)

Terapinin Duraksama Dönemine Girmesi Nasıl Yorumlanmalı?

Terapi süreci bazen istediğimiz şekilde ilerlemeyebilir. Terapinin başında görülen hızlı ilerleme sonrası birçok danışan duraklama dönemine girer ve belli bir süre terapiden verim alamadığını düşünür. Gelin, bu durumun sebeplerini konuşalım.

Pencereye çarpmış bir arı gibiydim. Haftalar boyunca terapistime anneme olan kinimi kusup durdum ama hiçbir ilerleme kaydedemiyordum. Bu his bende hiçbir şey başaramadığım duygusunu pekiştiriyordu” diyor 45 yaşındaki Verda. Psikoterapistinin merhametli bakışlarını ve o anlatırken devamlı tekrarladığı sözlerini hatırlıyor: “Evet, evet, anlıyorum, tabii…” Hatta terapiye son vermek istediğini ona söylediğinde, “Bekleyin, bekleyin” deyişini. “Neyi bekleyeceğiz?” diye soruyoruz kendimize. Terapinin işe yaramadığı hissini yaşayan 52 yaşındaki Jülide, 20 yılda üç farklı terapistle görüşmüş. Tecrübesini şöyle anlatıyor: “Her yeni terapistle yola çıktığımda, önce çok konuşup her şeyi anlattım. Dinlenildiğimi görmek beni daha da cesaretlendirdi, ama her seferinde anlatacaklarım tükeniyordu.” Jülide ikinci terapistini beraber geçirdikleri üç yılın ardından şu sözlerle bırakmış: “Siz beni anlamıyorsunuz, ben de sizi artık anlamıyorum.”

Bu sinir eden “bozuk plak” hissi ve hayatında hiçbir şeyin değişmediğini görmek danışanlarda terapinin işe yaramadığı düşüncesini uyandırıyor. Bu gibi durumları psikoterapistin anlaması da çok zor değil. Psikiyatr Alain Gérard’ın gözlemlerine göre, danışan terapistin her dediğine “Evet, evet” gibi geçiştiren cevaplar veriyor ve her tavsiyeye uzlaşmacı yaklaşıp acı çekmeye devam ediyorsa, davranışlarında bir değişim yoksa ve hayatına yeni çözümler getirmiyorsa, kişi terapiden sonuç alamadığını düşünüyor demektir. Sonuç olarak, terapiste de bir bıkkınlık ve güçsüzlük hissi çökebilir, onda da giderek artan bir tıkanma hali meydana gelebilir. Zira terapistle danışanı artık birbirlerini besleyemedikleri bir noktadadır.

Nadas v akti mi, yoksa ümidi kesme zamanı mı?

Peki, terapinin duraksama dönemine girmesi nasıl yorumlanmalı? Bu konuda psikanalistlerle kısa süreli terapi uygulayan bilişsel davranışçı terapi uzmanları karşıt görüşler sunuyor. Psikanalistler terapiye bir yolculuk olarak bakıyorlar. Psikanalist Valérie Blanco bu durgunluk döneminin tedavinin bir parçası olduğunu söylüyor. “Bir psikanalist asla 15 günde çözüm vaat etmez. Her bir danışanının hikâyesine ve biricik kişiliğine özen göstermek, bilinçdışını keşfetmek vakit alan şeylerdir.” Temponun kaçınılmaz olarak yavaşlaması Blanco’ya göre, danışanı anlamak için gereken zamanın sonucudur. Bir psikiyatr danışanıyla ilgili yorum getirdiği zaman, danışan kendisi hakkındaki bu yeni keşif üzerine düşünmek ve hazmetmek için uzun bir süreye ihtiyaç duyabilir. Bu zaman zarfı da duraksama gibi algılanabilir. Bağımlılıklar üzerine uzmanlaşmış psikoterapist Rani Duprat, bu durumun tıpkı uzun bir merdiven çıkarken, nefeslenmek için yarı yolda durmaya benzediğini belirtiyor ve ekliyor: “Bu nefes alma molası kişiye çoğu zaman devam etmek için toparlanma fırsatı verir.”

Biraz geriye çekilip büyük resme bakınca, bazı danışanlar bu duraksamanın terapinin kilometre taşlarından olduğunu görebiliyor. Verda 10 sene sonra bir itirafta bulunuyor: “Şimdi görüyorum ki aldığım terapi eşsiz ve olağanüstüydü. Her seansın bizi memnun etmesini ve kafamızı dağıtmasını bekliyoruz, ancak bazı seanslar aşılması gereken bir çöl gibi oluyor. Yine de bu seanslar kıyıya ulaşmanızı ve kendinizi başka bir seviyede bulmanızı sağlıyorlar.”

Psikiyatrlar ve bilişsel davranışçı terapistler konuya sonuç odaklı bakıyorlar. Onlara göre, terapi ilerlemiyorsa hasta iyileşmiyor demektir. Psikiyatr ve psikoterapist Jean Cottraux şöyle diyor: “Biz terapiye başlamadan önce her zaman bir başlangıç analizi yaparız ve altı ayda bir varılan nokta hakkında değerlendirmelerde bulunuruz. Danışanın terapi almak istediği konuda beklenen ritimde ilerleme görülmüyorsa veya danışan hedeflere doğru ilerleme kaydetmiyorsa, uygulanan tedavi çok açık bir biçimde yararsız demektir. Yöntemde düzenlemeler yapmak kaçınılmazdır. Bu duraksamalar bazen teşhisin yanlış olduğunun fark edilmesiyle de sonuçlanabilir. Örneğin hekim hastasının kaygı sorununun arkasında sosyal fobi yattığını görememiş olabilir.”

Bir terapi için en istenmeyen durum ise daha ilk seanstan iyi başlanmamış olması. Alain Gérard bu konudaki görüşünü şöyle ifade ediyor: “Olması gerektiği gibi gitmeyen dört terapiden üçünde, psikoterapistin hastasına dair çerçeveyi çizeceği, yol haritası belirleyeceği ve metotlarını açıklayacağı başlangıç seansını atladığını görüyoruz. Öyle ki psikoterapist danışanına ‘Çok çabuk sonuç almayı beklemeyin ve semptomlarınız yeniden kendini gösterirse, bunu başarısızlık olarak görmeyin’ uyarısında bile bulunabilir.” Başlangıç seansı sadece terapist için değil, danışan için de önemlidir.

Bu ilk görüşme boyunca, terapiden ne beklediğini, umutlarını, önemsediği noktaları ve ona uygulanacağı söylenen metottan ne anladığını açıkça belirtmelidir.

Çünkü daha başından yapıcı bir diyalog kurmamak, terapistle danışanı arasında temeli sağlam olmayan bir “terapi ittifakının” gelişmesine sebep olur ki bu, terapist hangi ekolden olursa olsun, yaşanacak tıkanmanın, hatta başarısızlığın esas sebeplerinden biridir. Jean Cottraux, bu konuda kesin bir tespitte bulunmanın mümkün olmadığını, sadece iki insanın enerjilerinin tutmadığını belirtiyor.

Terapistin iki büyük hatası muhtemel beceriksizliğini gösterir ve terapiyi felç eder. Rani Duprat bunu şöyle özetliyor: “Terapist gereğinden fazla müdahaleci bir tutum sergileyerek danışanı için çok şey istiyorsa, danışanın inkâr, bahane gibi savunma mekanizmalarıyla başa çıkamaz. Keza hastasına çok mesafeli olan terapist de daha iyi değildir; danışanını yıkıcı tekrarlara mahkûm edebilir.”

Bu durumda doğru olan, psikoterapistin kendi üzerinde çalışması olacaktır. Üzerinde yapacağı çalışma, terapistin kendi hikâyesindeki “kör noktalar” yüzünden tıkanmasını engeller. Böylece hastalarına yararı olmayan yaklaşımlar uygulamayı bırakır. Amerikalı transaksiyonel analiz uzmanı William Cornell terapistin kişisel hikâyesinin ve bilinçdışının terapiyi nasıl etkilediğini anlattığı kitabında kendi deneyimlerini de paylaşıyor. Cornell, iş hayatlarında başarıyı yakalamış ama çocukluklarında ciddi derecede ihmal edilmiş danışanlarına kendi annesine davrandığı gibi davrandığını tespit etmiş; kendini onları devamlı olarak memnun ve sakin tutmaya çalışırken bulmuş ki bu durum terapide kaçınılmaz tıkanmayı beraberinde getirmiş.

Bu çıkmazın üstesinden nasıl gelinir?

Elbette harekete geçerek. Ve psikoterapide harekete geçmek, konuşmaktan vazgeçmemek demektir; zira duraksamaya geçen danışanlar yavaş yavaş konuşmayı bırakırlar. Danışanın tıkanma hissettiğini, cesaretinin kırıldığını ifade etmesi ve terapistini bu şekilde uyarması gerekir. Kısacası, yaşadığı zorluğu terapiye taşıması gerekir. “Ben kendi terapistime en itiraf edilemeyecek düşüncelerimi açarken, beni esir eden duraksama hissinden kurtulduğumu görmüştüm” diyor Rani Duprat. Yani bunu bir tür, değişime olan direncimizi kırma yöntemi olarak görebiliriz. Çünkü danışan tedavinin peşini bırakırsa, ilgisizlikten şikâyet eden depresyon hastası depresyondan çıkamaz, takıntı hastası onu esir eden tekrarlarından kurtulamaz ve terapistini bilinçli olarak başarısız hissettirmek isteyen histeri hastası da tedavisinde bir gıdım yol alamaz.

Terapistlerin gözünden bakalım şimdi bir de bu duruma. Rani Duprat sürecin terapistler için aynı hastalarınki gibi ilerlediğini belirtiyor. “Bir terapistin hastasına açıkça ‘Bana ne dediğinizi anlamıyorum’ veya ‘Hâlâ aynı konuları masaya getiriyorsunuz’ demesi tıkanıklığın önüne geçebilir.” Terapist ile danışanının derin bir çıkmaza girdiği durumlar için Valerie Blanco “kum tanesi” adını verdiği bir yöntem tavsiye ediyor: “Hastanın konuşmasındaki tıkanmanın önüne geçmek için acı mekanizmasına aykırı sorular sızdırırız.” Bazı psikanalistler ise tıkanma hallerinde parmaklarını masaya vurmaya başlar veya ses tonunu değiştirir. Ancak bu da işe yaramazsa, danışan başka bir meslektaşa yönlendirilir. Alain Gérard bunun geçici bir çözüm olarak uygulanabileceğini belirtiyor ve ekliyor: “İşinin ehli bir terapist tüm bilime hakim olamayacağının ve kendi tekniğinin her derde deva olamayacağının bilincinde olandır.” Terapiyi veya terapistini değiştirmek kişi için sorunları üzerinde başka bir yöntemle çalışması anlamına gelir ve işe yarayabilir. Örneğin Nihan kabullenemediği bir ayrılığın ardından analitik psikoterapi görmüş, ancak yıllarca “geveledikten” sonra, EMDR uzmanına yönlendirildiğini anlatıyor. “10 yıl devam ettiğim terapi boyunca ergenliğimde yaşadığım tecavüzü hiç anlatmadım. Travmalar üzerine uzmanlaşmış kadın bir terapistim var artık. Birkaç hafta içinde dilim çözüldü ve içimi dökebildim.”

Terapiye son vermek hâlâ birçok kişinin boşa kürek çektiğini düşündüğü için zihnini meşgul eden bir kararsızlık olmaya devam ediyor. Yine de terapiyi bitirme konusu terapistle danışanının üzerinde çalışacağı ve diyalog geliştireceği bir konu olabilir. Hangi sebeplerle ve nasıl bir süreç geçirerek bitirilmeli? Çünkü terapistine haber vermeden birden bire terapiyi bırakanların semptomları mutlaka hayatın başka alanlarında onlara yine musallat oluyor. Bu yüzden yöntemini tamamen değiştirmesi istenecekse bile terapistle çıkılan ve azımsanmayacak kadar ilerlenen yoldan ayrılmamak iyi olacaktır.

Paylaşım

“Sadece bekledim”

Esat, 42, grafik tasarımcı

“Bir yıllık terapinin sonunda sorunun teşhisiyle çözümü arasında birkaç ay veya birkaç sene gibi uzun bir süre geçmesi gerektiğini anladım. Tıpkı bir topa iğne sokmak gibi. İğneyi batırdıktan sonra topun sönmesi için beklemek gerekiyor. Ve bunun olacağına dair hiçbir belirti olmuyor. Ben kendime dair bir, iki, belki 10 tane açıklama bulmuştum, ancak sorunum çözülmüyordu. İğne darbelerine top hemen tepki vermez, ancak bir ayın veya bir yılın sonunda tamamen sönmüş olur.”

Derleyen: Hazal Louze