stress

STRES İLE İLGİLİ YANLIŞ İNANÇLAR

 

 


Stres sözcüğü o kadar yaygın hale geldi ki ne olduğunu gerçekten bildiğimizi sanıyoruz ama emin miyiz? Yanlış inançlarımızı düzeltirsek neyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz.

 

BİR “İYİ” BİR DE “KÖTÜ” STRES VARDIR

“İyi” ve “kötü” kolesterol olmadığı gibi, “iyi” ve “kötü” stres de yoktur. Bu karmaşanın arkasında, gerilim yüklü negatif stres ve iyi olma hali göstergesi pozitif stres arasında ayrım yapan Kanadalı araştırmacı Hans Selye bulunuyor. Günümüzde ise bu ayrım içsel kaynaklarımızı harekete geçiren akut stresle onları tüketen kronik stres arasında yapılıyor. İlki, mevcut anda kesin bir duruma hızlı bir şekilde cevap vermek için tüm varlıkta bir gerilim yaratıyor. Hayatta kalmamızın ona bağlı olduğu bir adaptasyon tepkisi diyebiliriz. Bu anlamda “olumlu” bir yanıt, ancak devam ettiğinde “negatife” dönüşüyor. Stres böylece kronikleşiyor ve hem fiziksel hem de psikolojik savunmalarımızı tüketip hastalığa ya da depresyona kadar varabiliyor.

 

SAVAŞILMASI GEREKEN BİR DÜŞMANDIR

“Stres olmazsa, dünyaya uyum sağlama becerimizi kaybederiz” diyor psikiyatr Eric Albert. Fiziksel egzersiz nasıl vücutta gerilim yaratarak esnekliği koruyorsa, stres de psikolojik, davranışsal ve duygusal esnekliği geliştiriyor. Bu fiziksel ve psikolojik tansiyon olmadan, sorun teşkil eden bir durum karşısında nasıl davranacağımızı bilemezdik, örneğin diş hekimi randevusuna gitmek! Çünkü acı çekeceğimizi biliyoruz. Bu doğal ve hayati enerjiyi ortadan kaldırmaya çalışmak yararsız ve boş bir çabadır. Bu, oksijenin yaşlanmadan sorumlu molekül olan serbest radikalleri içeriyor diye nefes almayı bırakmayı istemekten daha mantıklı olmayacaktır. Enerjiyi strese karşı savaşmakla harcamak yerine, düşünerek hareket etmeyi öğrenmek daha akıllıca görünüyor. Acı çekmeye maruz kalmamak ve sürekli tepki halinde olmamak için etkili bir yöntem.

 

STRESİ ÖNLEMEK İÇİN ÖNGÖRMEK GEREKİR

Çekici bir fikir, ancak gerçekte ne yazık ki imkânsız. Neden mi? Birbirini tamamlayıcı iki sebep dolayısıyla. Stres tanımı gereği sadece şu anda meydana gelen ani bir olaydır. Görsel olarak düşünürsek, geldiğini görmediğimiz ve üzerimize düşen ağdır, çünkü görmemize imkân yoktur. Bu yüzden öngörmek stres durumunda işe yaramaz. Zaten stres özünde de negatif bir kavram. Spontane olarak en kötüsünü düşünmek insan doğasının bir parçası. Negatifi öngörme becerimiz hayatta kalmamızı sağlıyor. Muhtemel stresli olayların varsayımlarını yapmaya çalışmak zaten stres yaratıyor, üzerine eklemeye gerek yok. Ayrıca, sürekli geleceğe dair varsayım halinde olmak her şeyi kontrol edebilme duygusunu güçlendirirken, öngörülemeyen kaçınılmaz bir şekilde gerçekleştiğinde, stresi besleyen bir çaresizlik hissederiz. Bu sebeple anın gerçekliğinde olmak çok önemlidir; mantıklı kalmanın, öncelikleri değerlendirmenin, seçimler yapmanın ve bazı şeylerden vazgeçmeyi kabul etmenin tek yoludur. “Filozof gibi daha çok düşünelim” tavsiyesinde bulunuyor Patrick Légeron, “her şeyin kontrolünde olduğumuz fikrinden kaçınalım.”

 

STRES ASLINDA GENETİKTİR

Genetik olarak strese yatkın olmak, bu yüzden daha fazla acı çekeceğimiz anlamına gelmiyor. Epigenetik alanındaki araştırmalar bize, çevresel koşulların ve kişisel hikâyemizin genlerimizin kendilerini ifade edip etmeyeceği üzerinde etkili olduğunu öğretti. Genetik olarak strese yatkın olan düşük serotonin seviyelerine sahip insanlar, yaşam tarzlarını duygusal kırılganlıklarına uyarlayabiliyor ve duygusal anlamda çok fazla baskıcı olayla yüz yüze gelmekten kaçınabiliyorlar. Tersine, az strese tabi büyük miktarlarda serotonin taşıyıcıları ise pervasız riskler alma ve endişe verici her tür olaya kendilerini maruz bırakma eğiliminde olabiliyorlar. Bu da onların erken yıpranmasıyla sonuçlanıyor. Özetle, hayat koşullarımız genetik olarak belirlenmiş olsa da strese yönelik duyarlılığımızı ciddi olarak etkiliyor.

 

STRES ASLINDA PSİKOLOJİKTİR

“İkisi birbirine bağlı olmasına rağmen, fiziksel stresi psikolojik olandan ayırmak birçok yanlış inançtan biridir” açıklamasını yapıyor psikoterapist Thierry Janssen. Aslında stres her zaman aynı modele göre işliyor. Değişen stresi tetikleyen olayın doğasıdır. Bu, iş ortamında yaşanan bir çatışmada deneyimlediğimiz gibi psikolojik türde ve rahatsız edici gürültülerde yaşadığımız gibi fiziksel şekilde olabilir. Psikolojik bir stres hissettiğimizde, ona vücut gerginliği eşlik eder. Canı sıkkın bir kişi işyerine gelirken midesinin düğümlendiğini, kalbinin sıkıştığını, omuzlarının kasıldığını hisseder. Gürültüye maruz kalmak başlangıçta fiziksel bir reaksiyon, sonrasında ise eğer durum devam ediyorsa, sinirsel gerginlik, tükenme hatta depresyon yaratır. “Çaresizlik hissi ne kadar baskınsa, stresi o kadar ‘psikolojikleştirme’ eğiliminde oluruz” diyor Thierry Janssen. Sanki bir açıklama bularak ona karşı durabiliriz gibi düşünürüz. Bu, kendimize şunu söylemenin bir şeklidir: Eğer psikolojik mekanizmayı anlarsam, bir çözüm bulabilirim.

 

 

Önceki Yazılar

SOSYAL FOBİ NEDİR? NASIL BAŞ EDİLİR?

Sonraki Yazılar

UZUN İLİŞKİLERİ CANLI TUTMANIN YOLLARI