sevgide-olgunlastigini-soyleyen-mert-firat-ic-dunyasini-bize-acti-k2

SEVGİDE OLGUNLAŞTIĞINI SÖYLEYEN MERT FIRAT İÇ DÜNYASINI BİZE AÇTI

 

 


Hayal kurup hayallerini bir yere taşımayı seviyor Mert Fırat. Hayata dair söylemek istediklerini sinema, tiyatro, müzik ve sosyal sorumluluk projeleriyle söylüyor. “Iskaladığı” şeylerle yüzleşmiş, babasının kaybıyla ailesinin mutluluğuna daha çok zaman ayırmaya başlamış ve “sevgide olgunlaşmış” olarak yeni bir evreye geçiyor.

 Mert Fırat şu sıralar çok heyecanlı. Yeni sezonun açılmasıyla “Ufak Tefek Cinayetler”deki karakteri onu farklı bir role sokuyor. DasDas’ta daha önce yapmadığı ölçekte projeler hazırlıyor. Yurtdışında da büyümeye devam eden İhtiyaç Haritası’nın yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı Yanındayız Derneği’ni yaşama geçiriyor. Bir de özel hayatında yeni bir evreye geçiyor; bu ay evleniyor. “Kendimi şanslı ve iyi hissediyorum, bakalım neler olacak?” diyor. Bizi de heyecanlarına ortak ediyor.

 

Son zamanlarda hayatınızda hangi duygunun daha ağır bastığını hissediyorsunuz?
Heyecan. Bol bol heyecan. Bir de belirsizlik. Belirsizlik ya da belirsizliğin devam etmesi insanda kaygı bozukluğu yapar normalde. Ben önceden program yapmayı seven biriyim. Ama o kadar çok değişken var ki… Ben yine de o belirsizliği, belirsiz bir heyecana çevirmeyi başarabildiğimi düşünüyorum. Çünkü hayatın belirsizliklerinin yerleşmesini beklemek, şu olsun da, bu olsun da diye ertelemek, beni daha gergin yapıyor. Beni durduran, yavaşlatan gündemler yerine kendi gündemimi oluşturup onunla yürümeyi, onunla koşmayı seven birisiyim.

 

Bolca koşacağınız bir ay geliyor gibi.
Evet, çok fazla şeyle ilgileniyorum. Eylül ayı içinde de çok fazla şey oluyor. Eylül ayı içinde evleniyorum. Eylül ayı içinde bir konsere çıkıyorum. Eylül ayı içinde oyun oynuyorum. DasDas yenileniyor. Dizide bu sezon daha önce oynamadığım bir şey oynayacağım ve gerçekten değişecek karakterim. Ayrıca Yanındayız Derneği’nin ilk lansmanını yapacağımız bir ay Eylül.

 

Nedir Yanındayız Derneği?
Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ve cinsiyete dayalı ayrımcılığa neden olan her türlü engel ve önyargı ile mücadeleyi hedeflemek üzere kurulmuş bir dernek. İnsanlara yapıştırılan etiketlerin çoğunu maalesef cinsiyet kodları belirliyor. Bununla beraber kadın ve çocuğa yönelik şiddetin sona ermesi yerine çığ gibi büyümesi de günümüz toplumunun en acı gerçeklerinden.

 

Gerçekten de öyle. Neler yapmayı planlıyorsunuz?
Dernek, kadına ve çocuğa yönelik şiddetin sonlandırılmasını, toplumsal cinsiyet eşitsizliği farkındalığının ve kadınların karar alma süreçlerine katılımının artırılmasını, eğitimde cinsiyet ve fırsat eşitliğini, ev emeğinde ortaklık ve iş hayatında daha çok kadının var olmasını hedefliyor. Tüm bunları da erkeklerin daha çok ve aktif katılımı ile sağlanacak farkındalıkla gerçekleştirmeyi planlıyor.

 

Uzun zamandır yapmadığınız ama yapsam bana iyi gelir dediğiniz bir şey var mı?
Gidip hiçbir şey yapmadan durmak. 10-15 gün, uzun uzadıya tatil yapmak istiyorum. En son iki sene önce yapmıştım. Pratikte hiç yapamıyorum, çünkü duramıyorum. Bir de hep susma kamplarına gidenleri duyuyorum ve özeniyorum. Gerçi onun için bir yere gitmeye de gerek yok, evde de yapabilirsin. Sonra tekrar master yapmaya zaman ayırabilmeyi çok isterdim. Oyunculuk ve drama bölümünde master yapmıştım, şimdi sosyolojinin sanatla ilişkisi üzerine bir master daha yapmak istiyorum. Sosyolojik olarak sanatın dönüştürücü araç olması üzerinde durmak istiyorum.

 

Evet, sanatın hem sosyolojik hem de bireysel olarak dönüştürücü bir gücü var.
İnsan oynayarak öğrenen bir hayvan zaten bir tarafıyla da. Oynayarak öğrenir; aslında okuyarak da öğrenir, eğitilip öğretilerek de öğrenir ama en iyi oynayarak öğrenir. Bir durumun içinde hisseder kendini. O yüzden oyuna hazırlanırken uzun uzun okumaya değil de elime alıp onu oynamaya inanıyorum. Çünkü oynadıkça bedenselleşiyor, bedenselleştikçe benim oluyor. Benim oldukça da anlıyorum. Oyunculuk aslında kendini bir başka durumun, bir başka kişinin yerine koyma işiyse, kendini bile oynarken kendine nasıl tepki vereceğini bilemezsin. Onu yine yaşaman lazım. O anı hayal edebilirsin, o anla ilgili bazı şeyler kurman gerekir ama yaşadığında başka bir şey olur. İnsan rol düşünerek çok şey öğrenir; kendini diğerlerinin yerine koyarak çok şey öğrenir. Zaten filmlerin, oyunların bizim için bu kadar çekici olmasının yegâne sebebi budur. Biz o insanlarla hep empati kurar, kendimizi o insanların yerine koyarız. Bizim başımıza gelmeyip başkalarının başına gelen o konforlu alanda durumu analiz eder, değerlendirir, empatisini yaşar, “Oh, iyi ki de benim başıma gelmedi” deyip geçeriz.

 

Gündelik hayatta da oynuyor muyuz; mesela şimdi oynuyor muyuz karşılıklı?
Sahnede de sosyal hayatta da oynarız. “Homo Ludens” diye bir kitap var. Johan Huizinga adında, Hollandalı bir tarihçi yazmış. “İnsan doğduğu günden öldüğü güne kadar oynar” diyor. Gerçekten de oynarız. Mesela bazen patronumuza oynarız. Beklentilerini yükseltmemek için bir oyun kurarız. Bunu planlayarak da yapmayız aslında. Hayat bunların planlarıyla yaşanan bir yer değil ama bedensel olarak karşıdakinin senden neler istediğini bildiğin belirli şeyler var; oynama biçimleri ya da davranış biçimleri…

 

Beklentilere göre şekillenen oyunlar mı?
Beklentiyi karşılayan, beklentiye cevap veren hamleler… Bertolt Brecht’te “gestus” kavramı var. Kişinin toplumsal yükünün, yerinin, mesleğinin yansıdığı, genel itibarıyla bedeni diyebiliriz. Bir dilencinin bedeni nasıl olur? Yani hem toplumsal olarak bir bütüne vardırıyor hem de aslında oynayarak öğrendiğimiz bir yere çekiyor bizi. Shakespeare’in dediği gibi, bütün hayat bir sahnedir. Bizler de işte oyuncuları. Ben tam buna inanıyorum. Beni oyuncu yapan şeyin de o olduğunu düşünüyorum. Yani merak ettiğim şeyleri oynayabilmek, onların üzerine düşünebilmek, araştırabilmek. Gerçekten bir laboratuvar gibi deneyimlemem, bakmam gerekiyor. Benim oynadığım adamların inandırıcılığını da biraz orada kuruyorum. Sadece başına gelmiş gibi yapıyorlar… Ben ekstra bir şeyler yüklemeyi, büyük oyun oynamayı sevmiyorum. Herkes gibi olanla ilgileniyorum. Çünkü aslında kimse herkes gibi değil. Bu tam da sistemin bizi avladığı şey. “Herkes gibi olma!” Zaten herkes gibi değilsin. Yani insanoğlu biricik yaratılmış; yedi milyar farklı parmak izinin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İkizlerin bile parmak izleri ve göz retinaları farklı. Bu inanılmaz şey bize şöyle diyor: Herkes gibi değilsin zaten, doğduğundan itibaren biriciksin. Yani ben işte onunla ilgileniyorum biraz.

 

Çocukken de yapmak istediğiniz meslek oyunculuk muydu?
Benim babam şarkıcı. Küçükken sorduklarında, gündüzleri doktor, akşamları şarkıcı olmak istiyorum dermişim.

Neden doktorluk?
İnsanların hep yardımına koşan, sistemdeki arızayı gideren, insanları mutlu eden biri doktor. Hem saygı duyduğun hem hayatına bir şekilde büyük katkı sağlayan, aileni mutlu eden çok kutsal bir şey. Birilerinin iyileşmesi konusunda yön veriyorsun. Psikoloji için de öyle, sağlık için, fiziki problemi olan için de öyle. Aslında şarkıcılık da, sanat da öyle bir şey bence; ya da taşıyıcı bir şey.

 

Her birinde şifa vermek var. Söylediklerinizi dinlerken “yaralı şifacı” tabiri geldi aklıma. Şifa vererek şifa bulduğunuzu da düşünüyor musunuz?
Tabii, tek taraflı bir şey değil, sen de iyileşiyorsun. Sana da çok büyük bir tatmin verdiğini düşünüyorum her ikisinin de. Mesela bir gün bir oyun oynadık, 10 Ekim’de, Ankara patlamasının olduğu zaman. Önce iptal ettik; sonra çıkıp oynadığımızda, insanlar iyileşmek için oraya gelmişti. Yüz küsur kişiyi kaybetmiştik bir günde. Her birinin acıları, onların kayıpları, her birimizin kaybı ve acısı oluyor. O gün orada, 250-300 kişilik bir salon, bir terapi seansıydı hepimiz için. Sahneye çıkıp oynayanın da yüzde yüz bir performansla oynayamadığı, seyircinin de yüzde yüz bir performansla seyredemediği bir durumdu. Çünkü izlemek de pasif-aktif bir durum. Hiç öyle bir tecrübe yaşamamıştım. O gün ilk defa, iyi ki bu işi yapıyorum dedim. Gerçekten hiç konuşmadan, sadece oyunun repliklerini söyleyerek birbirimizi güldürdüğümüz ya da güldüremediğimiz veya sadece gülümsettiğimiz, şimdi buna çok gülerdim ama psikolojim izin vermiyor dediğimiz ya da aslında ben bunu böyle oynardım da şimdi pek olmuyor dediğimiz çok çok acayip bir durumdu.

 

“Duramıyorum” dediniz, sürekli yoğun olmayı da bu yüzden mi seviyorsunuz?
Bilmiyorum, küçüklüğümden beri öyleydi. Galiba 9 yaşında falan, Gençlerbirliği Futbol Takımı’nın altyapısında oynuyordum. Sonra yıldıza çıktım. Dört yıl düzenli futbol oynadıktan sonra kürek çekmeye başladım. İşte orada hayatım biraz sert değişti. Halkevinin tiyatro kursuna gitmeye başladım. Bir yandan tiyatro kursum vardı, bir yandan okul, diğer yandan da kürek. Böylece zamanımı istediğim konulara ayırıp bir disiplini devam ettirmek, hayatımın içine yerleşti aslında. 18-19 yaşına kadar spor, ders, okul, tiyatro bir arada gitti. Ama tiyatronun söylemek istediklerim söylememi sağladığını, beni daha özgüvenli yaptığını hissettim. Annem-babam ben çok küçük yaştayken ayrılmıştı. Hem orada bir hayat hem burada bir hayat, hem orada kitaplar hem burada elbiseler, iki üç farklı şehirde hayat. Bir yandan annem-babam var, bir yandan da babaannem var; farklı evler, farklı kültürler. Bir Antakya’ya gidiyorum, bir Ankara’ya gidiyorum, bir İstanbul’a gidiyorum. İlkokulu sekiz farklı şehirde, sekiz farklı ilkokulda okudum. Hızlı uyum sağlayabilme yetisi geliştirmek zorundaydım, yoksa uyumsuz ve toplum dışı kalırsın.

 

Psychologies’de aile ilişkileri üzerine bir dosya konumuz var bu ay. Sizin de karma bir aile yapınız var. Çocukluğunuz bu açıdan nasıldı?
Benim için çok ilginç olmadı, ben içine doğdum zaten. Doğduğumda, babamın annemden önce bir evliliği olmuş ve ondan bir ablam vardı; yani ben dünyaya geldiğimde o oradaydı. Annemle ablamın ilişkisi çok tatlıydı. Biz hiç kendimizi kötü hissetmedik. Hatta ablamın annesi benim İngilizce öğretmenim oldu okulda. Başkalarının deneyimi daha zorlu olabilir ama benim galiba annemin çok büyük etkisi var bu konuda. Toplumun insanlar üzerine konumlandırdığı kimlikleri hiçbir zaman okutmadı bana açıkçası. İnsanları oradan değerlendirtmedi. Onun verdiği avantajla, o farklı ailelerle de bir aile olmak benim için hep bir hediye oldu. Bu durumu çok küçük yaşta yaşadığım için babamın ilişkilerini yargılamadım. Annemin de evlenmesini istemişimdir çünkü hayatta kimsenin yalnız kalmasını sevmem, belki kendimin de. O yüzden de asıl olanın toplumsal konum ya da sınıflandırmadan öte, kişilerin hissi ve onların ne kadar mutlu olduğu, ne kadar iyi hissettiği diye düşünüyorum. Bir arada olmak bazen mutsuzluk da yaratabilir ama bir arada olmak mutluluk da yaratabilir; bizimkisi ikincisiydi. Bir arada mutluyduk.

 

Kendinizi ağabey rolünde mi, kardeş rolünde mi daha rahat hissediyorsunuz?
Ben kardeş olmayı, birisinin sorumluluğu almasını daha çok isterdim ama daha çok ağabey oldum. Ama ağabey olmayı değil de küçük kardeş olmayı tercih ederdim. Kız kardeşim için ben biraz daha baba figürü oldum. Babamı geçen sene kaybettiğimiz için, artık erkek kardeşim için de öyleyim.

 

Kayıplarda ilk yıl zor geçebiliyor, bu yıl sizin için nasıldı?
Benim için yıl boyunca çeşitli vesilelerle düşünme, anma fırsatı oldu. Çünkü ailenin tüm bireyleriyle görüşüyorum. Eksikliğini hissettiğim zamanlar oldu; ne olursa olsun, bir şeyleri konuştuğun, paylaştığın birisi. O bir eksiklik, bir tuhaf. Tabii bazı rollerin senin üstüne kaldığını fark ediyor olmak da çok acayip oluyor. Gerçi onu daha öncesinde de hissetmeye başlamıştım, çünkü bir hastalık evresi var yıllardır süren. Daha çok neyi yapmak isterdi de yapamadı, aklında kalanlar neydi ya da benim onunla ilgili isteyip de yapamadığım, aklımda kalanlar var mıydı diye sorguladım.

 

Var mıydı?
Bir sahneye çıkartmak vardı. Sağlığına kavuştuğunda sahneye çıkmayı çok istiyordu. Allah’tan oyunuma geldi, konsere geldi. Onu bir gün sahneye çıkarıp şarkı söyletmek istiyordum. Beraber ya da o söylesin biz dinleyelim diye istemiştim, onu yapamadık.

 

İlişkinize dair farklı olmasını istediğiniz şeyler var mı?
Daha çok görseydim diyebilirim ama onun da bir sınırı yok. Savunma mekanizmasıyla bu cümleyi kuruyor olabilirim ama, 365 gün yanında kalsam yine de keşke daha çok görseydim diyebilirim.

 

Bazen kayıplar, daha önce düşünmediğimiz şeyleri düşünmemizi sağlar.
Tabii geleceğe dair verdiğim kararlarda değişiklik yarattı. Aileye dönmek, biraz daha o tarafı planlamak… Ben planlamadan bir şey yapamıyorum. Planlamak biraz tuhaf gelebilir kulağa, daha çok zaman ayırmak diyebiliriz. Ailenin mutluluğu seni de tamamlayan bir şey. Senin de mutluluğun çok önemli. Onun biraz daha farkına vardım. Hayatımla ilgili önemli kararlar almamda etkili bir diğer isim de annem; sonra kız kardeşim. Onların hayatta benden beklentileri büyük ihtimalle bir çocuk, bir evlilik, daha da düzenli bir hayat. Sadece o beklenti beni bir yere itmedi ama bunu yaşaması gerekir ailemin diye düşündüm. Bu da tatlı bir şey. Onu zamanında yaşamak var. Yani hiçbir şeyi bilemezsin, belki 50 yaşında evlenince de zamanıdır ama annemle aramızdaki yaş farkından dolayı, bazı şeyleri çok ileri bırakmamak lazım. Hele ki bir şeyler hissediyorsan, âşıksan ve her şey yolunda gidiyorsa, çok beklememek gerekiyor. Ama totalde aldığım kararları babamı kaybetmiş olmanın hızlandırdığını söyleyebilirim. Kendi kendime öyle analiz ediyorum yani. Başkalarının mutluluğu için yaşamak trajik bir duygudur ama başka bir mutluluktur o da. Ben tabii kimsenin mutluluğu için yaşamıyorum ama birilerinin mutluluğuna dahil olmak, hayatımdaki insanın ailesinin mutluluğuna dahil olmak, benim ailemin mutluluğunu görüyor olmak ve hepsini total olarak yaşıyor olmak, insanları farklı duygular içinde heyecanlandırmak, sevindiriyor beni. O da başka bir heyecan ve tatmin. Ama daha önemlisi, gerçeğin ne olduğu. Kendine bununla ilgili ne hissettiğini sorarak doğru kararı verebiliyorsun. Onda da çok iyi hissediyorum.

 

Nasıl bir his o?
Başkalarına, evlenen arkadaşlarıma “N’apıyorsun, gerçekten bu kadar eğitim aldın, master, doktora yaptın, böyle bir şey mi yapıyorsun?” diyebiliyordum. Ama şimdi koşullar değişiyor, zaman değişiyor; belki de bu fikri aklayacak bir şey buluyorsun kendi kendine ama o sadece böyle bir his, yani sadece hormonal bir duygu ya da yaşı geldi diye değil. Onların hiçbiri değil. Gerçekten 3-5 yıl süren, aynı evde aynı hayatı paylaşarak evlilik gibi yaşadığın ilişkiler var. Kimi zaman öyle ilişkiler yaşıyorsun ki bir senede, insanların bir ilişkide 10 senede yaşayamadığı hız ve yoğunlukla bir şey yaşıyorsun. O yüzden hiçbiri bir diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Bazı şeylerin hissi başka türlü oluyor.

 

Sevgide olgunlaştığınızı hissediyor musunuz?
Hissediyorum. Kabullerim başka yere geldi. O beni olgunlaşmış gibi hissettiriyor. Mesela eskiden çok yoğun çalıştığım için ıskaladığım şeyler olmuş. Şunu fark ediyorum: İlişki bazen çiçekler gibi. Sen ne kadar ona dikkat eder, ne kadar üstüne eğilir, onunla konuşursan, o kadar gelişir. Çiçek orada durur, ona su verirsen bir şey olmaz, kendi kendine büyür gibi hissedersin. Onu sevmenin yeterli olduğunu sanırsın ama öyle değildir aslında. Her ilişki bir emek, başka bir ilgi, bir başka beklenti içinde oluyor. Ben biraz daha bununla yüzleştim. Daha da anladım, daha da kavradım ve o yüzden de bazı şeyler harekete geçiyor.

Evliliği nasıl görüyorsunuz?
Bana evliliğin kodu, düzen gibi geliyor. Bilmiyorum. Aidiyet… Attın imzayı, bitti iş gibi gelmiyor. Çok önem verdiğim ya da daha az önem verdiğim bir şey gibi de gelmiyor. Bir mertebeye, bir üst seviyeye geçmek gibi de gelmiyor bana. Bu da bir durumun değişmesi gibi. Çok sağanak vardı, tak güneş açtı. Şimdi durum değişti. İklim değişti, şehir değişti gibi geliyor biraz. Nitekim öyle de oluyor. Başka insanlar giriyor hayatına. Daha önce yolda giderken “Nasılsınız?” diyeceğiniz insana, “Nasılsınız anneciğim, nasılsınız babacığım, nasılsınız dedeciğim” diyorsunuz. Senin hiç tanımadığın insanlar bir anda senin ailen oluveriyorlar. Bunu deneyimlemek o yüzden güzel. Tabii herkes için bu kadar şanslı durumlar cereyan ediyor mu bilmiyorum ama ben maşallah hayatımda hep şanslı oldum. Bu konuda da iyi gidiyor. Beni çok heyecanlandıran başka bir durum. Şanslı ve iyi hissediyorum kendimi.

 

Yeni bir role geçmek gibi yaşamıyorsunuz o zaman.
“Eyvah şimdi ne yapacağım”, “Yaşasın ben evlendim ama sen evlenmedin”, “Aaa evli değil misin?” gibi bir şey değil. Bir gün belediye başkanı ya da milletvekili olsam da ya da hangi mertebeye gelirsem geleyim, bir şey değiştirmemeli.

12 yıldır İstanbul’dayım. Oyuncu oldum. Tanınıyordum ama sonra biraz daha tanındım, diziyle başka şeyler oldu ama bu değişimin bende bir etkisi olmadı açıkçası. Sadece daha cesaretlendirmiş olabilir ama bunların hayatımda çok dev değişiklikleri olmuyor. Evliliği de öyle görüyorum. Bir kariyer planı değil, bir durum değişikliği. Birlikte var ediyorsun, bir yere getiriyorsun, birlikte başarılı ya da başarısız bir hale getiriyorsun. İlişki de öyle zaten. Eğer doğru ilişki yönetebilen biriysen, şansın da yaver giderse, herhalde iyi olur. Şimdi peşinen konuşuyorum. Bilmiyorum ki neler olur.

 

İnsan bazen ilişkide, karşısındaki kişi tarafından kendi özelliklerinin aynalandığını fark edebilir. Sizin ilişkinizde aynalandığınızı hissettiğiniz yönleriniz neler?
Mesela hayata karşı tutkulu olması. İki kişinin birbirine karşı tutkulu olması da güzel bir şey ama hayata dair tutkulu olması önemli. Yaşam enerjisi düşük biriyle olamıyorum. Enerjisinin yüksek olması. O da bir aynalama aslında benim için. Hızlı karar verebiliyor olması. Net olabilmesi. Tek taraflı düşünmüyor olması; ben de olumlu-olumsuz yönleriyle düşünürüm mümkün mertebe. Öyle birisiyle hayatımı devam ettirebiliyorum, ilişki ya da ortaklık… “Ben demiştim, bak gördün mü!” diyerek sorumluluk almayanla bir şey yapamıyorum.

 

Hem özel hem de iş ilişkilerinden doyum almanızı sağlayan bir özellik bu o zaman.
Ben hayatımdaki insanların başka hayatları ve başka kararları olmasını seviyorum. Bana ya da herhangi bir şeye bağımlı yaşayan insanlardan hoşlanmıyorum. Hayatında bir bağımlılığı olan insanlardan çok hoşlanmıyorum. Bir zayıflık olarak görmemden değil, anlamlandıramadığım bir şey. Bazen hepimizin alışkanlıkları olabiliyor ama onlardan sıyrılabiliyoruz. Bir şeyin alışkanlığa dönüşmesi bana yapaylaşmış ya da ruhsuzlaşmış gibi geliyor. O yüzden kendi hayatı, kendi duruşu, kendi bakış açısı olan insanlarla çalışıyorum; her şeye “evet” demeyecek, “olur, tamam” demeyecek, artısını eksisini kendi bakış açısıyla değerlendirecek ve söyleyecek insanlarla… Mesela İlksen (Başarır) benim ortağım, senaryo yazdığım kişi; hayatta da en çok kavga ettiğim, bazen beni en çok yoran, benim de en çok yorduğum insan. Gerçekten ben kavgadan, tartışmadan beslenmiyorum ama farklı bakış açısı ve farklı hayatlar bizleri büyütüp geliştiriyor. Zenginleştirilmek ve zenginleştirmek. Beni o heyecanlandırıyor. Tatminse orda tatmin.

 

Maalesef çok sık çocuk istismarı ve ensest haberleriyle karşılaşıyoruz son zamanlarda. İlksen Başarır’la yıllar önce dikkat çekmiştiniz bu konuya, “Atlıkarınca” filmiyle. O film süreci nasıl gelişmişti sizde?
İlksen’de de, bende de, bizim çevremizde, ailelerimizde böyle bir durum yoktu ama toplumsal olarak çok duyduğumuz, toplumun da tabu olarak gördüğü ve hiç ilgilenmediği ya da bizim öyle düşündüğümüz bir konuydu. Fakat Türkiye’de bu durumların yaşanma oranı çok yüksek, dünyada da öyle. Dolayısıyla ben de hep oradan ele aldım; İlksen de öyle. Buna sessiz kalmak, bununla ilgili bir şey yapmamak tuhaf. Sinema yapıyorsak, mutlaka buna değinmek gerekir. O zamana dek ensest üzerine Türkiye’de hiç film yapılmamış olması, hiç film çekilmemiş olması, bir yönetmenin, bir senaristin, bir oyuncunun bununla ilgili bir dert oluşturmamış olması tuhaftı.

 

Hâlâ da yeterince üzerinde durulmuş değil.
İsveç yapımı bir film var, “Festen” (Şölen) diye. Festen aslında bir yandan oruçtur, bir yandan partidir; festa. Hikâyede, toplumca saygıdeğer, erdemli bilinen birisinin iki çocuğunu taciz ettiği masada dillendirilir. Herkes bir an düşündükten, bu paylaşımı öğrendikten sonra yemeğe devam eder. İnsanların da tam öyle bir durumu var. Haberi okuyup “Allah Allah, bu ne ya” deyip, sonra “Nerde yiyoruz?” diyoruz.

Birçok konuyla ilgili böyle, bunun rahatsızlığını yaşayıp derinleşmiyorsun. Yan komşun bir şey yaşıyor, sen bunu biliyorsun ve hiçbir şey yapmıyorsun. Ailende bundan şüpheleniyorsun, bununla ilgili derinleşemiyorsun. Bir yandan da devlet desteğinin, toplumsal desteğin, kişilerin uğradığı tacizi dillendirebilecek cesaretinin, o kişiyi toplum dışı bırakmayan, tam tersine yalnız hissetmeyeceği mekanizmaların olması ve o insanların o dava süreçlerinde maddi manevi desteklenecekleri bir zeminin oluşması gerekir.

 

Sizin ve çevrenizin filme yaklaşımı nasıl olmuştu?
Benim için tam bir laboratuvardı. Beni en çok çarpan neydi biliyor musun? Ne yazma süreci, ne oynama süreci. Biz filmi çektikten sonra, psikolog ve psikiyatrlardan oluşan 40-45 kişilik bir gruba ön gösterim yaptık. Çocuk ve kadın konularıyla ilgilenen pek çok dernekle ve vakıfla paylaştık. O tarafta dahi, “Ben seyretmeyeyim çok rahatsız oluyorum” diyenler oldu. Aslında kişisel kararlarımız ve kabullerimizle toplumsal olanın ve misyonumuzun kimliğimizden bir şekilde ayrılmadığını fark ettim. Bu çok sert bir şey; “Ben kaldıramıyorum”. Çocuk üzerine bir şey yapıyorsan bunu kaldırmak zorundasın; çünkü bu bir dert. Bu “Beni kan tutuyor, ameliyata giremiyorum ama genel cerrahım” gibi bir şey. Yani taşın altına herkesin kolay kolay elini de sokmadığı bir konu. O yüzden de beni en çok yaralayan ve en çok zorlayan kısım orası oldu; tabu.

Basın inanılmaz destek verdi. Gerçekten dönemin basınıyla da ilgiliydi belki ama kibrit kutusu kadar yer kaplayan ensest başlığı, 2010’daki gazetelerde sayfa sayfa manşetlere taşındı. Sanatın ve sanatçının görevi bu tür şeylere dikkat çekmektir aslında.

 

Geleceğe dair “İsterdim ki şöyle olsun” dediğiniz ne var?
Ben isterdim ki hiçbir toplum savaşa, silaha, şiddete ihtiyaç duymasın, çünkü aslında hiçbiri ihtiyaç değil. Eğer doğayı kirletmezsen, bunun için bir maske almamıza ihtiyaç olmayacak. Maskeyi yapan akıl gayet iyi ama ihtiyaç duymamızı sağlayan sistemi kimse eleştirmiyor. Bize maskeyi satmakla ilgileniyorlar, doğanın nasıl kirlendiğiyle değil. Geleceğe dair umut diyecek olursan, ben hep umutluyum. Çünkü insanlık dediğin şey tarih boyunca yıkılıp yıkılıp yeniden yapıldı. Ama görüyorsun ki bir insan bile dünyayı değiştirebiliyor, dünyaya yön verebiliyor, trendi yeniden belirleyebiliyor, her şeyi yeniden kurgulayabiliyor.

 

Farklı alanlarda bunca şey yapıyorsunuz, kendinizi de öncü bir insan olarak görüyor musunuz?
Ben kendimi görmüyorum, kendimi bütünün bir parçası gibi hissediyorum. Her birimizin kapasitesi ölçüsünde bunu yapmaya zorunlu olduğumuzu düşünüyorum. Benim kapasitem daha fazlasına elverse, daha fazlasını yapmak isterim ama benim de sınırlarım, bilgim, hayatı yaşama biçimim, hedeflerim var; onların içinde de yapmaya çalıştığım kadarını yapıyorum. Bunu hiç yapamam ya da yapamazdım diye kendimi sınırlandırmıyorum ama bence hepimiz için öyle bir potansiyel var zaten. Kişi ne kadar bu sorumluluğu ya da bu biçimde düşünmeyi kendine düstur edinirse, zaten öyle olur. Bunun üstüne günde sekiz saat düşünürsen, bu senin derdin, hayatının bir parçası olur. Görev gibi değil de her birimizin kendini bir yere getirmesi lazım. İdealize etmekten bahsetmiyorum. Evet, bir kişi dünyayı değiştirebilir; değiştirdi de. Çok gördük örneğini insanlık tarihi boyunca. Fakat dediğim gibi, her kişi bu sorumluluğu alıp vicdanını rahat ettirecek bir yere getirirse, bu sorumluluğu taşırsa, dünya zaten iyi bir yer olur. Değişir bir yanda yani; ben ona inanıyorum. İnsanlığa olan inancımı da hiç kaybetmedim.

 

 

Röportaj: Deniz Çakmakkaya
Fotoğraflar: Serhat Hayri
Moda Editörü: Seray Denk
Saç & Makyaj: Yiğittan Demiralp
Styling asistanı: Beril Toprak

 

 

Etiketler: