sehir-hayatini-birakip-dogaya-donus-yapanlar-deneyimleri-anlatti-k

ŞEHİR HAYATINI BIRAKIP DOĞAYA DÖNÜŞ YAPANLAR DENEYİMLERİ ANLATTI

 

 


İyi bir kariyeri bırakıp köye veya kasabaya yerleşmek cesaret ister. Yine de çevremizde, “Her şeyi satıp, tarla alıp ekip biçeceğim” lafını gün geçtikçe daha fazla duymaya başladık. Peki, doğada yaşam neden bu kadar cezbedici ve hiç mi zorlukları yok? Bu radikal adımı atabilen kişiler kendi deneyimlerini anlatıyor.

Yazı: Ceylan Özçapkın

Tekstilci, pazarlama sorumlusu, proje yöneticisi… Uzun yıllar manevi olarak tatmin etmeyen, stresli ve koşturmalı işlerde çalıştıktan sonra birçoğumuzun kurduğu doğaya dönme hayalini gerçekleştirerek her şeyi bırakıp toprakla uğraşmak için kırsala taşındılar. Çiftçi, sütçü, lavanta üreticisi oldular. Basitlik ve doğallık içinde bir hayat sürüyorlar. Kendilerini hiç hissetmedikleri kadar huzurlu ve tatmin olmuş hissediyorlar. Seri ve kâr amaçlı ticari üretimin sağlığımıza ve hayvanların yaşamına zarar verdiğini düşünerek doğaya uyumlu biçimde çalışıyorlar, toprağın isteklerine saygı duyarak üretim yapıyorlar, ekip çalışmasını ve sosyal bağları yeniden yorumluyorlar. Gerçek değişimin simgesi olan bu yeni nesil çiftçiler doğaya, el emeğine ve çevreye gereken saygıyı göstererek geleceğe umutla bakmamızı sağlıyorlar.

 

Şehirden her bunaldığımda kaçtığım, beni iyileştiren, yenileyen bir yer oldu doğa”

Mustafa, 39 yaşında, Lavanta Şarköy’ün kurucusu

Çocukluğum doğayla iç içe geçti, fakat yıllardır İstanbul’da bilişim sektöründe çalışıyorum. Bu süreçte doğadan ve topraktan hiç kopmadım, kopamadım. Şehirden her bunaldığımda kaçtığım, beni iyileştiren, yenileyen bir yer oldu doğa. Hatta şehre dönüşlerimde bile bu etkisi sürüyordu. Siz artık orada olmasanız da doğa sizi bırakmıyordu. Bunun farkına vardığımda toprakla daha düzenli uğraşacağım bir işim olsun istedim ve lavanta yetiştirmeye başladım.

Lavanta, çiçeklerinin açtığı haziran ve temmuz aylarında muhteşem bir görsel güzellik sunuyor. Sadece oturup bu manzarayı izlemek bile şehrin yorgunluğunu alıyor. Hasat zamanı gün doğumunu tarlada karşılıyor, lavanta kokuları içinde ferah bir havada çalışıyorum artık. Yıllardır hep güneşin batışını izledim ama artık lavanta sayesinde doğuşuna da hayranım.

Lavanta sakinleştirici ve rahatlatıcı etkileri nedeniyle antikçağlardan beri ruh hastalıklarının tedavisinde kullanılan bir bitki. Bunun nedenini, küçücük bir şişede yanımda taşıdığım lavanta yağını her kokladığımda daha iyi anlıyorum. Bugün de tıbbi ve aromatik bitkiler arasında sınıflandırılıyor ve gittikçe yaşamın içinde daha fazla kullanılıyor. Tüm bunların yanı sıra, kokunun ve rengin gücü de çok etkili. Gün içinde bir anda duyduğunuz lavanta kokusu sizi doğada geçirdiğiniz anlara geri götürüyor. İşyeriniz ya da evinizde bir masanın üzerine koyduğunuz bir demet lavanta, doğadan bir parçayı yanınıza taşıyor ve size eşlik ediyor. Sizi çocukluğunuza yani doğanıza döndürüyor.

Şimdilik benim için kent yaşamından tamamen vazgeçmek zor görünüyor ama belki de “ikisinden biri” diye kesin ayrımlar yapmaya gerek yoktur. Çünkü bence yaşamda ikisine birden yer var.

 

“Beyaz yakalı bir çiftçi oldum!”

Aslı, 38 yaşında, Elibelinde Tarım’ın kurucusu

2003 yılında ODTÜ İşletme Bölümü’nden mezun oldum. 13 yıllık profesyonel iş hayatım boyunca İstanbul’dan evime, Ege’ye dönmek istedim ve sonunda başardım. Beyaz yakalı bir çiftçi oldum! Her gün toprağa dokundukça şaşkına dönen, eken, ektiğini emekle büyüten, büyüttüğünden ekmek yiyen bir çiftçiyim artık.

Küçüklüğüm doğduğum kent olan İzmir’de geçti. Yaz tatillerini babaannemin Muğla’nın Karabağlar Yaylası’ndaki iki dönümlük küçük bir tarla içindeki evinde geçirirdik. Tarlada domates, biber, kavun, karpuzdan aklınıza gelebilecek tüm yeşilliklere, börülceden mısıra yaz boyu yiyebileceğimiz her şeyi yetiştiriyorduk. Komşularımız olan hısım akrabalarla salça, tarhana, pekmez, erişte, kuru et gibi kışlık hazırlıklar da yapardık. İstanbul’da çalışmaya başladıktan sonra da aklımda hep bir gün temelli dönüş yapıp, tüm tatillerimi geçirdiğim yere yerleşip toprakla uğraşmak vardı. Toprak, toprağına kök salmak, kendi memleketimde ticari değer yaratacak bir üretim modeli hayalim olmuştu. Profesyonel olarak da meslek tercihim bu yönde oldu. Organik gıda üretimi yapan bir firmada pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. New York’ta katıldığımız bir fuarda kuşkonmazın lezzeti, sağlık üzerine etkileri ve Amerika’yla Avrupa’daki yaygın tüketimi bana ilham verdi. Bugün Muğla’nın Yeşilçam Köyü’nde, köyümdeki kadın komşularımla birlikte, 42 dönümde yerli ve taze, yüksek ve sürdürülebilir kalitede kuşkonmaz üretimi gerçekleştiriyoruz. İklim ve toprağın bize sunduğu tüm olanakları avantaja çevirebildiğimiz Ege’de yetiştirdiğimiz doğal kuşkonmaz yüzde 100 yerli üretim. Ege’de yabani türlerinin kısmen bilinmesine karşın genel olarak ülkemizde tüketiminin çok zayıf olması, burada potansiyel bir fırsat olduğuna inancımı kuvvetlendirdi. Önce iki buçuk dönümde deneme üretimi yaptım. Sonuçlar başarılı olduktan sonra 24 dönüm, ardından komşu tarlalarla birlikte toplam 42 dönüm araziye ulaştım. Kendi markamı yaratırken ismi için kadından, doğurganlıktan, verimlilik ve bereketten esinlendim. Elibelinde tüm bunların sembolü. Geleneksel motiflerimizden biri olarak onu kilim ve halılardan tanıyoruz. Aynı zamanda uğur, kısmet ve neşeyi, kendinden gayret alan kadını sembolize ediyor. Elibelinde, yedi çiftçi kadını, toprağa olan tutkumuzu, yaptığımız işi, işimizi yaparken her sabah kalbimizden geçen dilekleri ifade ediyor.

Şehri terk edip buraya taşındığımdan beri huzurlu, tatmin olmuş, anı yaşayan, sabırlı, yediğinden, içtiğinden keyif alan biri oldum. Tarlada çalışmak öyle sıradan bir beden aktivitesi değil. Akşam eve döndüğünde, müthiş bir ruh huzuruyla yatağı öpüyor insan! Toprakla uğraşmak, gıda üretiminden daha fazlasını barındırıyor: Tutku, umut, emek, hayat tarzı… Köyde birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarımdan her gün yepyeni şeyler öğrenmekse en büyük kazancım.

 

 

Etiketler: