sadakatsizligin-aciga-cikardigi-ikilemli-insan-dogasi

SADAKATSİZLİĞİN AÇIĞA ÇIKARDIĞI İKİLEMLİ İNSAN DOĞASI

 

 

Sadakate inanıyoruz; ta ki kendi hikâyemiz ve çift olmak dahil her şeyi sorgulatan o karşılaşmaya kadar. Psikolog ve yazar Şule Öncü’nün rehberliğinde, sadakatsizliğin açığa çıkardığı ikilemli insan doğasını keşfediyoruz.

Bir soruyla başlayalım. Neden tekeşli yaşıyoruz? “Tarihçi Stephanie Coontz, ‘The Way We Never Were’ (Hiç Olmadığımız Gibi) adlı kitabında konumuza açıklık getiren bir anekdot anlatır: 16. yüzyılda Fransız Cizvitler, Kuzey Amerika yerlileri olan Naskapi Kızılderililerine Hıristiyanlığı ve kendi dünyalarının ‘medeni’ kurallarını empoze etmektedir. Naskapi kabilesi yoksulluk, hırsızlık, hırs ve şiddetin görülmediği, kendi halinde, barışçıl bir insan topluluğudur. Ancak Cizvitler kabiledeki kadın-erkek arasındaki eşitlik ve çocukların başına buyruk oluşları karşısında dehşete düşerler. Kabilenin erkek üyelerine çocukları ve kadınları nasıl denetim altında tutacaklarını dikte etmeye çalışırlar. Bir gün Fransız Cizvit, Naskapi erkeğine şöyle söyler: ‘Karın sana sadık olmazsa, doğan çocuğun senden olup olmadığını asla bilemezsin.’ Naskapi erkeği karşılık verir: ‘Siz sadece kendi çocuklarınızı seviyorsunuz. Biz kabilenin bütün çocuklarını seviyoruz.’”

Psikolog ve yazar Şule Öncü’nün “Yatıyorum Bir Şey Diyor musun?” kitabında aldatmayı ele aldığı bölüm bu anekdotla başlıyor. “Romantik” bir başlangıç değil, ama tekeşliliğin en ulvi ve üst versiyonu olan evlilik kurumunun akılda tutulması gereken bir yönünü hatırlatıyor. Evlilik, eşlerin birbirine ve çocuklara karşı hak ve görevlerinin belirlendiği, bu sayede mal ve mülklerin korunduğu, miras haklarının düzenlendiği ve de toplumda genel düzenin sağlandığı sosyal bir kurum. Yani aslında tekeşlilik “doğal” değil, “kültürel” bir oluşum. Problemlerin bir kısmı da buradan, insanın hayvan doğası ve medeniyet arasında sıkışmışlığından, Freud’un deyişiyle “uygarlıktaki huzursuzluktan” kaynaklanıyor.

Boşanmalardaki artışa ve uzun ömürlü bir ilişki kurma imkânının gittikçe zorlaşmasına rağmen, günümüzde evlilik ve getirdiği tekeşli ilişki modeli baskın model ve sığınılacak bir değer olmaya devam ediyor. Oysa rakamlar pek umut verici değil. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2017 verilerine göre, Türkiye’de evliliklerin %35’i bir ila beş sene arasında, %20’si ise altı ila 10 sene arasında sonlanıyor. Başka bir deyişle, bir evliliğin 10 seneyi aşabilmesi sadece %50’lik bir ihtimal. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin (CİSED) 2017 anketlerine göre ise, Türkiye’de erkeklerin %58’i ve kadınların %40’ı, evlilik hayatlarında en az bir kere evlilik dışı ilişki yaşıyor.

Psikolog Şule Öncü, insanın tekeşli yaşam çabasını yunusların sudaki yaşamına benzetiyor. Yunusların yaşamak için arada sudan çıkıp nefes almaya ihtiyaçları vardır. Öncü de insan ilişkilerinde doğal eğilimin bu yönde olduğunu belirtiyor. Bazen, “başka biri”, insanın kontrol edemediği, hatta farkında olmadığı bir bakışta, bir histe veya bir fikirde ortaya çıkabiliyor. Bazen de bu başka kişi anlık bir fantezi veya rüyada beliriyor. Ancak, insan bu yönünü özellikle de partnerinde kabullenmekte zorlanabiliyor. “Bu doğal durumu kendimiz adına kabul etmek, partnerimiz için de geçerli olduğunu kabul etmekten çok daha kolay elbet. Çünkü insan, çokeşlilik konusunda doğası gereği çifte standartlıdır. Kendisi yapmak ister ama ona yapılsın istemez.”

İnsan birçok ikileme sahip bir varlık. Sadakatsizliğin arkasında yer alan psikolojik nedenler de köklerini buradan alıyor. Psikolog Şule Öncü ise bu durumu şöyle açıklıyor: “Sadakat sorunu, türümüze özgü en büyük çelişkilerden birini açığa çıkarır; insan hem özgürlük ister hem de bastığı zemin sağlam olsun ister. Hem yeni ve heyecan verici olanı hem de alışıldık ve huzur dolu olanı ister. Güvende hissetmek için ilişki, tehlikeyi hatırlamak içinse ilişki dışı ilişki ister.” Sadakatsizliğin oluşumunda aynı zamanda, iç içe geçmiş bireysel, ilişkisel ve varoluşsal birçok neden rol oynuyor.

Yenilik, özgürlük, heyecan arayışı; yoğun cinsel gerilim arayışı, özel hissetme isteği, ebeveyn değil kadın/erkek gibi hissetme arzusu; bir başkasıyla yeni bir kendilik deneyimleme arzusu, hayatın ve zamanın alıp götürdüklerini telafi etme itkisi, yaşanmamış ergenlik gibi benliğin geçmişte kalmış ya da hiç edinilememiş parçalarını tamamlama arzusu. Yani aldatma insanın hem kendiyle, hem diğeriyle hem de genel anlamda yaşamıyla alıp veremedikleriyle ilgili.

Sadakatin sözlük anlamı “içten bağlılık”; sadığın ise “doğru ve gerçek”. Aldatma da bu bağı üçüncü bir kişiyle cinsel ve/veya duygusal paylaşım yaşayarak bozma, bazı durumlarda da gerçeği saklama, yalan söyleme anlamına geliyor.

Bu doğrultuda, ahlaki bakış açısı, dürüstlük ve bağlılık gibi birtakım kabul görmüş davranış ve değerlere zarar verdiği için, aldatanı yaptıklarından dolayı suçlama eğilimi gösteriyor. “Ahlaki yargı bir anlık bir yana kaldırılırsa, aldatan insanlar ne arayışındalar?” diye sorduğumuz psikolog Şule Öncü, soruyu şöyle yanıtlıyor: “Öncelikle, yeni bir kendilik versiyonu arayışındalar. İnsan genellikle ötekinden değil, kendinden sıkıldığı için, kendine katlanamadığı için aldatır. Bir başkasının aynasında başka bir yüzünü görmek, bir başkasının bakışıyla, dokunuşuyla değişmek, yenilenmek, yeniden hayatta hissetmek ya da kendinden mola almak için aldatır.” Öncü, bir diğer sebebin ise alışkanlık olduğunu ekliyor: “Bazen de çiftler birbirini kanıksar, birbirleri için etkisiz ve görünmez hale gelirler. Görülme, fark edilme, varlığına karşılık bulma, önemli, değerli, anlamlı hissetme isteği aldatma nedeni olur.”

 

 

Önceki Yazılar

FİLM ÖNERİSİ: HER

Sonraki Yazılar

“ÇOCUĞUM PORNOGRAFİK GÖRÜNTÜLER GÖRDÜ”