Cheerful young Hispanic businesswoman smiles as she discusses something with a female colleague. The colleague is holding a document.

“PSİKOLOĞA HER ŞEY SÖYLENMELİ”

 

 


ÖNYARGILARIMIZ NE KADAR DOĞRU?

Her zaman dürüst olduğumuzu söylemek o kadar da kolay değil. Ama “şeffaf” olma gerekliliği o kadar arttı ki ona ayak uydurmaktan başka çaremiz yok. Eşimiz, arkadaşımız, ebeveynlerimiz, hatta çocuklarımızdan bile şeffaflık bekliyoruz. Tüm gerçeğin anlatılmasını, her şeyin açığa çıkmasını istiyoruz. Şeffaflık artık günümüz toplumunun bir kuralı gibi. Ama belli bir noktadan sonra artık kendimize şu soruyu sorabiliriz: Gerçek veya sanal konuşmalarımız vasıtasıyla birbirimize her konuyla ilgili her detayı anlatıyorsak, neden hala terapistlere ihtiyaç duyalım ki? Tek duyduğumuz şey “çocukluğumuza inmek” ise neden içimizi dökmek için para ödeyelim?

Bu modern paradoksa karşı tek bir opsiyon kalıyor: İşin kaynağına inmek. Örneğin daha sadece 100 yıl önce Sigmund Freud hastalarına şu tuhaf kuralı neden uyguluyordu: “Aklınızdan geçen her şeyi söyleyin ve söylenmesi hoş olmayan şeyleri hiçbir şekilde içinize atmayın.” Ve neden “Daha sonra sebebini anlarsınız” diyordu? Aklımıza gelen her şeyi ona anlatmamızı istemesinin sebebi belki de terapistimizin aslında öğrenmek istediklerinin günlük hayatımızın dışındaki şeyler olması.

Peki, terapi koltuğunda tam olarak ne anlatılıyor? Psikanalist Christiane Lacote-Destribats’a göre, “serbest çağrışım“ın temel kuralı, hastayı bazı şeyleri anımsamaya teşvik etmek. “Her hece, kelime, cümle ve karşılaşılan zorluk sayesinde psikanalist ipuçları yakalıyor. Normal konuşma akışını bozan dil sürçmeleri, unutkanlıklar ve boşluklar aslında henüz söylenmemiş olanlar hakkında ipucu veriyor.” Asıl önemli olan terapi seanslarında anlatılanın dibini eşelemek değil, anlatım esnasındaki “boşluklar“. “Bilinçdışı bize sırlarını aradaki kopukluklar sayesinde gösterir!” diyor Lacote-Destribats. Kendisi de hastalarını dinlerken aslında söylediklerini “okuduğunu” ve sadece “duyma” eylemine takılı kalmadığını ifade ediyor ve ekliyor: “Bulgu ortaya çıkana kadar kelimelerin akışı yeni bir anlam oluşturuyor.

Konuşmanın normal akışından çıkıp kendini “duyurmak” için her şeyi söylemek gerekir. Bu sayede semptomlarımız ardındaki nedenler deşifre edilebilir, düşünce ve eylemlerimize çözüm bulunabilir. Bu da hala psikoloğa danışmaya devam etmek için çok iyi bir sebep. Önemli olan kendimizi açmak ve iç “bahçemizi” ekip biçmek.

Yazı: Stephanie Torre, Çeviri: Ceylan Özçapkın

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

ANNENİZ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİZİ DEĞİŞTİRİN

Sonraki Yazılar

YAĞLARINIZ SİZİN GENÇLİK İKSİRİNİZ