psychology1

PSİKANALİZ NEDİR?

 

 


Bilinçdışını keşfe çıktığınız uzun soluklu bir terapi yöntemi olan psikanalizi daha yakından tanırken, önyargılarınızdan da arının.

Yazı: Isabelle Taubes
Derleyen: Damla Kellecioğlu

Tanımı
Yapıtaşlarını Sigmund Freud’un döşediği psikanaliz, bilinçdışımızın en derin noktasındaki ruhsal sorunlarımızın kaynağını bulma ve onları giderme amacı taşır. Zor duyguların, kısırdöngülerin ve tıkanmışlıkların kişinin zihninde yeni anlamlar kazanıp farklı şekillerde deneyimlenmesi, böylece danışanın hayatında bazı açılımlar yaşaması beklenir. Çocukluk döneminde kurulan cinsel fanteziler ve çocukluk döneminin unutulmuş olayları bilinçdışının içeriğini oluşturur. Bu bilinçdışı malzeme yetişkinlik döneminde ortaya çıkan nevrozlarımızın kökeninde bulunur. Bunlar psikanalizin çıkış fikrinin temelini oluşturur. Hasta yani analizan; anıları, düşleri ve aklına spontane olarak gelen her türlü sözel ve imgesel çağrışımla kendini mümkün olduğunca rahat bir şekilde ifade etmeye teşvik edilir. Psikanalist yalnızca kişinin “kendi kendini duymasına” yardımcı olmak için araya girer. Birkaç yıl süren analitik terapi, genel olarak bir divan üzerinde yatar pozisyonda ya da yüz yüze gerçekleştirilir.

Tarihçesi
Psikanaliz yöntemi Freud’un Anna O. ile görüşmeleri sırasında filizlenir. Freud, hastanın küçükken yaşadığı cinsel bir travmayla histerik belirtiler geliştirmesi arasında bir bağ kurar. Ödipus (Oidipus) kompleksi ve çocuk cinselliğinin keşfi, “Psikoseksüalitenin”, kontrolümüz dışındaki bilgilerin depolandığı bilinçdışı teorisinin doğuşuna yol açar, ardından libido ve nevroz kavramlarına geçiş yapılır. Günümüzde artık gündelik hayatın bir parçası olan ve Freud’un öne çıkardığı terimler, Carl Gustav Jung ve Jacques Lacan tarafından da kullanılmıştı.

İlkesi
Psikanaliz, bilinçdışının keşfedilmesini hedeflediği için, doğası gereği uzun soluklu bir çalışmadır. Bu uzun yolculuk, derinlerdeki kişisel gerçeklikle barışarak çekilen acının azaltılmasını amaçlar. Bu noktada, alanın kurucuları olan Sigmund Freud, Carl G. Jung ve Jacques Lacan, öncelikli hedefin iyileştirme ya da belirtiyi ortadan kaldırma olmadığı konusunda hemfikirdir. Belirtiyi ortadan kaldırmak yerine sorunun oluşturduğu düğümü çözmek esastır. Teori, Ödipus kompleksine ve çocuk cinselliğinin çatışmalı rolüne dayanır. Analizin ilerletici gücü aktarımdır. Hastanın anne ve baba figürlerini analiste yansıtması, değişimi sağlar. Teknik, sözel iletişimle sürer, hasta aklından geçen her şeyi söylemeye, düşüncelerini sınıflamadan ve sansürlemeden yani serbest çağrışımla ifade etmeye teşvik edilir. Belirtilerin nedeni bilinçdışında yani rüyalarımızda, dil sürçmelerinde ve sakarlıklarda yatar. Hastanın seansta dile getirdiği konular, bunları çözümleme şansı verir.

Nasıl uygulanır?
Genellikle analizan, en rahat olacağı pozisyonda, bilincini sakinleştirecek şekilde divana uzanır. Psikanaliz süreci öncelikle konuşmaya dayanır, hastanın kendini sansürsüz bir biçimde ifade etmesi teşvik edilir. Duygular bir seans süresince değişiklik gösterebilir; kendini iyi hissetme, yerini öfke, kaygı, üzüntü gibi farklı duygulara bırakabilir. Bunlar bir aktarım belirtisi olarak değerlendirilebilir. Teoriye göre, çocukluk döneminden bir yaşantı analiste yansıtılarak açığa çıkarılır. Psikanalist bir açıklama ya da tavsiye için değil, belli sözcüklere dikkat çekmek için konuşur. Böylece analizan o sözcükler üzerine yeniden düşünür. Bazen analistin sessizliği ağır basar ancak sorunların özüne inebilmek için bu gereklidir.

PSİKANALİZLE İLGİLİ DOĞRU SANILAN 10 YANLIŞ 

Nevroz hastalarına uygulanan şok tedavilerden zengin narsisist oyuncağına psikanaliz hakkında neler denmiyor ki… Gerçeklere bir göz atalım. Psikanaliz bugün her yerde: Televizyonda, basında… Freud’u duymayan var mı? Ancak çok az kişi bu psikanalizin tanımını gerçekten ayrıntılı ve doğru şekilde yapabilir. Oysa analitik terapi kendisiyle ilgili birçok inanç ve önyargı doğurmaya devam ediyor. Yeterli bilgi sahibi olmamaktan kaynaklanan bu önyargılar, bazılarını divanda çıkacakları ve kendilerine çok iyi gelecek olası bir yolculuktan alıkoyuyor. Artık doğruyu yanlıştan ayırmanın zamanı geldi.

1- Sorunlarımın farkındayım ve kendi kendimi analiz edebilirim

Bazı insanlar, yaşadıkları zorlukların nedenlerini tek başlarına anlamaya çabalar. Ancak tek başlarına bilinçdışına erişebilmeleri imkânsızdır. Sorunların farkında olmak, sorunlara çözüm getirmek anlamına gelmez. Aksine, yanınızda bir arkadaşınız bile olsa, tek başınıza kendi sorununuz üzerine akıl yürütürken daima aynı yollardan tekrar geçersiniz. Sonuçta çözüm bulamadan aynı sorun çevresinde dönüp durursunuz. Bu döngüye son vermek ve bilinçdışındaki malzemeyi açığa çıkarmak için bir analistin varlığına ihtiyaç duyulur. Üstelik analize zaten bilineni değil, bilinmeyen gerçekleri su yüzüne çıkarıptartışmak için gidilir.

2- Tamamen değişirim

Değişim tam olarak analitik terapinin temel noktalarındandır. İnsan önceki haliyle aynı olamaz, çünkü bir kırılma olur. Bir dizi işlev aynı kalsa da başkalarıyla ve hayatla ilişkiler derinlemesine değişir; birey bundan artan bir fayda görür. Kendini sevmeyen ve güven eksikliği olan bir kişi kendine güven kazanır. Belki kendini daha çok sevmeye başlamaz ama “kendini sevme” meselesi hayatında daha az yer işgal etmeye başlar ve böylece sosyal hayatı daha az etkilenir.

3- Kendine odaklı alıştırma insanı benmerkezci yapar

Evet, kendine odaklı bir alıştırma olduğu doğru ancak bu benmerkezcilikten çok uzak. Analize başlama kararı veren bireyin kendine dönük olduğu izlenimine kapılmak mümkündür. Ancak bu kişilerin çoğunluğu, bilinçdışında kendi mutluluklarındansa başkalarınınkini hedefleyen bilinçdışı mekanizmaların kurbanıdır. Acılarının kaynağı da budur. Sonuç olarak analiz ilk kez kendilerine dönmelerine imkân verir. Gerçekten de ilk başlarda sadece kendi kişilikleriyle ilgilenirler. Ancak zamanı geldiğinde bu aşamayı geçerler ve başkalarına yüz çevirmeksizin kendilerine bakmayı bildikleri “dürüst bir egoizm” edinirler.

4- Karşıdaki ağzını açmıyorsa konuşmak anlamsızdır

Hayır! Bir başkasının karşısında konuşmak asla anlamsız değildir. Üstelik psikanalist ağzını açmayan biri değildir. Az konuşması, hastanın kendini özgürce ifade etmesini ve kendi kendine çözüm üretmesini sağlamak içindir. Psikanalistin sanatı, uygun zamanda doğru şeyi söyleyebilmesinden kaynaklanır. Müdahaleleri hesaplanmıştır; psikanalist işaret etmek, altını çizmek, yönlendirmek, fazla kaygılı bir hastayı teskin etmek için konuşur. Çok konuşmanın karşıdakinde aşırı kaygı yaratabileceğinin bilincindedir. Üstelik görevi danışmanlık, yöneticilik yapmak ya da model oluşturmak değildir. Bu tip adımlar karşıdakini hapseder. Ayrıca bütün analistler, teorik formasyonları ya da kişilikleri açısından sessizlikle benzer bir ilişki kurmaz. Bazıları diğerlerine göre daha “konuşkandır”.

5- Zenginlere has bir girişimdir

Aksine, zenginler psikanaliz konusunda daha şanssızdır. Öldürüleceğine dair hezeyana kapılan bir milyarder psikanaliste gitmez, kendine bir yakın koruma tutar. Oysa finansal açıdan belirgin bir ücret, bireyin kendine bahaneler üretmesine engel olur. Nevroz, kişinin kendine zarar vermesine neden olan zihinsel bir organizasyondur. Hastalardan para ödemelerini istemek, bu mazoşist davranıştan kurtulmalarına katkı sağlar. Bununla birlikte muayenehaneler, hastaneler ve polikliniklerin varlığına rağmen gerçekten de psikanaliz toplumun ekonomik alt kesiminin erişiminin dışında kalır. Yaşanan krizler nedeniyle psikanalistler çoğu zaman fiyat tarifelerini gözden geçirmek zorunda kalsa da terapinin orta sınıfın maddi gücü dahilinde bir hizmet olduğu doğrudur.

6- Kuralcıdır, özgünlüğü öldürür

Yanlış. Analiz yıkıcıdır! İnsanlara tabii ki toplumda yolunu bulma konusunda yardımcı olur, ancak bunu kendi arzuları ve gerçekten oldukları kişi çerçevesinde yapar. Yaratıcılığı sekteye uğramış, sınırlanmış pek çok hasta terapi sayesinde bu özelliklerini geliştirir. Gerçekten söyleyecek bir şeyimiz olduğunda, analiz kendimizi daha iyi ifade etmemizi sağlar. Buna karşılık psişik bir acının nevrotik bir  tezahürü olacak yalancı yaratıcılıkların da sonunu getirir. Örneğin, içinde kopan fırtınalara karşı yazan veya resim yapan bir kişi, analizle kendini farklı şekilde ifade etmeyi öğrendikten sonra bu etkinlikleri bırakabilir.

7- Analizden sonra insan daha fazla nevroz yaşar

Kesinlikle hayır! Analizde, özellikle de analizin sonunda, çok acı bazı anlar, kaygılar ya da depresyon yaşanabilir. Bu acı veren geçişler, gerçekten yüzleşilmesi gereken zor bir gerçeğin su yüzüne çıktığını veya o güne kadar bizi yaşatan inancın sorgulandığını kanıtlar. Tabii ki bu aşamalar kişinin çevresine “Eskiden daha iyiydi…” dedirtebilir. Ancak bu yanlıştır. Analistten ayrıldıktan hemen sonra duygusal sahnelerin ve/veya acılı ilişkilerin akılda canlandırıldığı da doğrudur. Ancak bunlar artık “Hayır” demeyi bildiğinden emin olmak, farklı bir işleyişe göre hareket etmek içindir. Arzu ve zevke dair duruşun değiştiği güne kadar da akış bu şekilde sürecektir.

8- Psikanaliz kendini kötü hissedenler içindir

Hem evet, hem hayır. Analiste yönelenler başlarına geleni anlamak ve neden acı çektiklerini öğrenme dürtüsüyle hareket ederler. Örneğin, “Neden her başarılı olmak istediğimde çuvallıyorum?” ya da “Doktor hiçbir şeyim olmadığını söylerken neden her yerim ağrıyor?” gibi. Yönetmen Serge Moati’nin mecazi anlatısıyla, “Ayakkabınızda bir taş olduğunu hissetmeniz psikanalize başlama nedeniniz olabilir”. Küçücük, açıklanamayan ama hayatı zorlaştıran ve tek başınıza kurtulamadığınız bir rahatsızlık yeterlidir. Böyle bir duruş şüphesiz hezeyan yaşayan ya da umutsuzluğa kapılmış bireyin tek başına sahip olamayacağı tarafsız bir bakış gerektirir. Kendini gerçekten çok kötü hisseden birey ilaç tedavisi görür ya da hastaneye yatar. Çoğu zaman durumlarının ne kadar kötü olduğunu bilmezler.

9- Terapiye başlamak çiftler arasında kesinlikle boşanmayla sonuçlanır

Hastanın terapi sırasında ilişkinin kendisine sadece ve sadece zarar verdiğini keşfettiği durumlar dışında, hayır. Partnerlerden birinin analizi çoğu zaman ilişkinin ilerlemesine ve iyileşmesine katkıda bulunur. Çift daha iyi bir hayat yaşamak ve yolunda gitmeyen şeyleri görmezden gelmek için çeşitli düzenlemeler yapar. Boşanmak için terapiye gelen ve aslında boşanmayı hiç istemediğini keşfeden pek çok çift vardır. Bunun tam tersi de gerçekleşebilir.

10- Terapinin kısası iyidir, divanda seneler geçirmeye değmez

Kısa ve uzun terapi aynı şey değildir. Birkaç haftada ya da birkaç ayda yapılan işle yıllara yayılarak yapılan iş aynı olamaz. Analiz sürecinin çok uzun olduğu doğrudur; yaklaşık 10 yıl öngörmek gerekir. Analiz, kendine yapılan bir yatırımdır. Toplamda neredeyse bir araba parası tutar. Peki, neden bu kadar uzun sürer? Öncelikle psişik süreçler çok yavaş ilerler ve hastayı sarsmamak şarttır. Sonuçta analitik çalışma hastanın neye dayanabileceği ve kendi sorunsallarını ne kadar anlayabileceğine göre hız kazanır. Üstelik günümüzde analizler Freud’un dönemine göre çok daha derinlere iner ve farklı şekilde çalışılır. Freud hastalarını her gün birkaç saat görürken, günümüzde seansların arası daha açıktır; haftada yarımşar saatlik iki ya da üç seans gibi. Önemli bir not: Analiz, bir, iki ya da üç yıla yayılan ve belirli bir sorunu (duygusal, mesleki vb.) çözmeye ya da psikosomatik bir belirtiden kurtulmaya odaklanan “dilimler” halinde de uygulanabilir. Daha sonra ilerlemek istenirse tekrardan başlanabilir.

Psikanalist ruh ikizinizi bulmanızı sağlamaz

Son dönemde popüler olan bir başka düşünce de kişinin hayatının erkeğini ya da kadınını bulmak için divana uzanmasının yeterli olacağı fikri. Keşke gerçek olsaydı! Ne yazık ki analistler ne birer peri ne de çöpçatan. Aslında analiz, duygusal ilişkilerde neyi yanlış veya eksik yaptığınızı anlamanıza olanak verir, ancak bir sonraki karşılaşmanızın daha başarılı olacağının garantisini vermez. Başka bir partnerle yaşanabilir bir ilişki kurabilmek için bireyin beklentilerinden ve nevrotik davranışlarından vazgeçtiğini düşünelim. Bu bile bir şeydir.

PAYLAŞIM

“Analiz insana acı veren bir yol, çünkü insanlara dair aklınızdaki fikirler değişiyor.”

 Mehtap, 30 yaşında, yayıncı

“Liseyi bitirdikten sonra pek hevesli olmasam da hukuk okumaya başladım. O zamanlar biraz depresiftim, bulimia ve anoreksiya arasında gidip geldiğim dönemler vardı, saplantılıydım, ancak bütün bunlar harekete geçmemi tetikleyecek kadar vahim değildi. Kedimin ölümü sonrasında derin bir dibe vuruş yaşadım. “Kedim öldü ve ben yokum” diye düşündüm. Hayatım havada asılı kalmış gibiydi. Okulu bıraktım, hiçbir şeyden zevk almaz oldum. Yeme bozukluklarımla ilgili olarak görüştüğüm beslenme uzmanı bir psikanaliste gitmemi önerdi. Çok şanslıydım; ilk seanstan itibaren kendimi psikanalistin yanında çok iyi hissettim. Başlangıçta mantıklı açıklamalar bulmaya çalışıyordum. Sürekli etrafında döndüğüm soru, “Bu neden benim başıma geliyor?” idi. Bu “neden” sorusundan kurtulup duygularımı ortaya koyabilmeyi başardığımda işler değişti. Beslenmeyle ilgili belirtiler üç-dört yılda ortadan kayboldu.

Daha sonra yeniden okula başladım, psikoloji okumayı seçtim ve bu kez hayatımda ilk kez kişisel bir seçim yaptığımı hissediyorum. Hukuk, babamın hayaliydi. 13 yaşında kaybettiğim anneme dair aklımda çok olumlu bir imaj vardı. Oysa analizim sırasında babamla boşandığı dönemi çok zor geçirdiğini, büyük olasılıkla o sırada depresyona girdiğini ve bilinçdışında beni de depresyona sürüklediğini keşfettim. Analiz insana acı veren bir yol, çünkü insanlara dair aklınızdaki fikirler değişiyor. Bazen annemle ilişkimin kabuklarını soyarken kendimi ona ihanet ediyormuş gibi hissettim. Kür sırasında 14 yıl boyunca görmediğim babamla yeniden iletişime geçtim ve erkeklerle güzel ilişkiler kurmayı öğrendim; artık ayrılıklarım bile ahenkli. Ancak bu noktaya nasıl geldiğimizi açıklamak güç, çünkü işin içinde bilinçdışı var. Genelde analizin insanı kendine döndürdüğü için bencilleştirdiği söylenir. Bu doğru ama insan kendini kötü hissederken de bencil oluyor. Pek bir şey değişmiyor. Buna karşılık kendinizi daha iyi hissettiğinizde dünyaya gözlerinizi ilk kez açmış gibi oluyorsunuz. Beş buçuk yıllık analiz sürecimin sonunda psikanalistim bana serbest çalışmayı bıraktığını söyledi ve bir meslektaşının numarasını verdi. Bu kez bir erkekle görüşecektim. Kadın-erkek fark etmez diye düşünmüştüm ama öyle değilmiş. Her gün daha sağlam bir siper kazıyorum. Biraz rahatsız edici ama aynı zamanda baş döndürücü.”

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

CİNSEL İLİŞKİ SIRASINDA AKLIMIZDAN NE GEÇİYOR?

Sonraki Yazılar

AŞK HORMONU