nostalji-gecmise-ozlem-duymak (4)

Nostalji: Geçmişe Özlem Duymak

Geçmişe ya da hiç yaşamadığımız bir döneme dair duyduğumuz nostalji duygusu ilk başta hüznü çağrıştırsa da, aslında özgüveni destekliyor ve güçlü sosyal bağlar kurmaya yardımcı oluyor.  

17. yüzyılın sonlarına doğru İsviçreli paralı askerlerde nedeni belirlenemeyen rahatsızlıklar görülmeye başlandı. Semptomları; yorgunluk, uykusuzluk, kalp ritim bozukluğu, hazımsızlık ve ateş olan hastalığın etkileri o denli büyüktü ki askerler görev yapamaz hale geliyor ve işlerine son veriliyordu. Johannes Hofer adlı bir tıp öğrencisi bu hastalığı araştırmaya karar verdi ve çok ilginç bir sonuca ulaştı; yaşananların nedeni fiziksel bir rahatsızlık değildi, askerlerin anavatanlarına duyduğu büyük özlem hastalanmalarına neden oluyordu. Johannes Hofer bu durumu eve dönüş anlamına gelen “nostos” ve acı veya özlem anlamına gelen “algos” kelimelerini birleştirerek “nostalji” olarak adlandırdı. Nostalji kelimesi ilk zamanlar sadece bir İsviçre hastalığı olarak biliniyordu. Bazı doktorlar Alpler’deki daimi inek çanı sesinin kulak zarında ve beyinde travmaya neden olduğunu öne sürdü. İntihara veya firara neden olacağı korkusuyla askerlerin geleneksel şarkıları söylemesi komutanlar tarafından yasaklanmıştı. Göç olgusu dünyaya yayıldıkça, nostalji birçok grupta gözlemlendi; bir dönemin Yeşilçam filmlerine konu olan “sıla hasreti” kavramı, nostaljinin kültürümüzdeki yansıması oldu. 20. yüzyılın başlarında, uzun süre vatanından uzak kalan herkesin nostaljiye yatkın olduğu konusundaki yargılar arttı. Bilim insanları artık bu durumun fiziksel bir rahatsızlık değil, depresyona benzer ruhsal bir durum olduğu konusunda hemfikirdi. Dönemin psikologları, nostaljinin çocukluk dönemini bırakma zorluklarını veya insanın fetal (cenin) haline geri dönme isteğini yansıttığını düşündüler. Zaman içerisinde nostalji anlayışı iki önemli biçimde değişim yaşadı; anlamı vatan özleminden çıkıp genel bir geçmiş özlemine dönüşürken, berbat bir hastalık olduğu algısı yerini şiddetli ve hoş bir tecrübeye bıraktı. Fransız yazar Marcel Proust, çocukluğundan beri yemediği madlen kurabiyeleri tatmanın yaşattığı güçlü ve sıcak duygulardan bahsediyordu. Annenizin veya büyükannenizin siz küçükken pişirdiği yemekleri tekrar yediğinizde tam olarak ne hissettiğinizi anımsıyor musunuz? Belki de her yemeğin güzellik kriteri olarak “Anneminki gibi” dememiz, Marcel Proust’un bahsettiği duygunun ta kendisidir. Zamanla psikoloji biliminin salt teori olmaktan çıkıp daha dikkatli ve sistematik gözleme dönüşmesi nostalji hakkındaki fikirlerin değişmesinde büyük rol oynadı. Bilim insanları negatif semptomların birçoğunun nostalji nedeniyle gerçekleşmesinden ziyade nostaljiyle alakalı olduğunu fark ettiler. Nostalji yenilgi, mutsuzluk gibi hisleri de içeren karmaşık bir duygu olmasına rağmen insanları negatif bir ruh haline büründürmüyor. Aksine, kişilerin güzel anılarını, tecrübelerini, paylaşımlarını hatırlamalarını sağlayarak onları rahatlatıyor. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki nostalji, insanların kendilerine olan saygınlıklarını ve sosyal aitliklerini artırıyor, psikolojik gelişimi destekliyor ve daha merhametli olmalarını sağlıyor. Yani, günümüzde nostaljinin ruhsal bir sıkıntı olmaktan ziyade, bu sıkıntıyla baş etmek için güçlendirici bir rol olduğu artık bilimsel olarak da kabul edilen bir gerçek. Psikoloji profesörü Constantine Sedikides tarafından yapılan araştırmaya göre, nostalji zaman zaman acı verici olsa bile, korkularla mücadele etmek, bir amaç doğrultusunda ilerlemek, diğer insanlarla ve olaylarla bağlantı kurmak gibi yöntemlerde kullanılabilecek güçlü bir kaynak.

Ölüm korkusuna karşı nostalji

Constantine Sedikides’in Korkuyla Baş Etme Teorisi’ne (KBT) göre, insanın kendi ölümünün kaçınılmazlığıyla baş etmesi en temel psikolojik ihtiyaç. Teori, Sigmund Freud’un psikanaliz geleneğine dayanıyor. 2008 yılında bu teoriyi sınamak için yapılan çalışmada standart bir yöntem izlendi. Kendi ölümlerini düşünmeleri istenen denekler, daha sonra bu düşüncenin ne hissettirdiğini uzmanlarla paylaştı. Başka bir gruptaki deneklerden istenen ise diş ağrısını düşünüp bu düşüncenin hissettirdiklerini anlatmaları oldu. Deney sonucunda, ölüm düşüncesini aktaran kişilerin hayata daha büyük anlamlar yükleme çabasına girdiği gözlemlendi. Daha sonra deneklere “Yaşamın hiçbir anlamı yok” veya “Hayatta verilen tüm çabalar boşa” gibi ifadelere katılıp katılmadıkları soruldu ve denekler yaşama yükledikleri anlamın yoğunluğuna göre sınıflandırıldı. Sonuç olarak, nostaljiye olan yatkınlığın verilen cevapları etkilediği saptandı. Nostaljiye yatkın olmayanlarda anlamsızlık duygusu gözlemlenirken, daha “nostaljik” olanların ölümün yarattığı olumsuz duygulardan etkilenmediği belirlendi. Ortaya çıkan sonuç şu ki, nostalji duygusu bizi yalnızlık, ölüm korkusu gibi olumsuz düşüncelerden koruyor. Bu sonuçlar ışığında nostalji için olumsuz bir şey diyebilir miyiz? Aksine, araştırmacılar nostaljinin “anlam sağlayan bir kaynak” olduğu konusunda hemfikir. Geçmişimizdeki güzel an ve duygularla hafızamızı doldurduğumuzda, “iyi anlara” ihtiyaç duymamız halinde bir nevi bilinçdışımızdaki depoyu kullanabiliyoruz. Buna ek olarak, 2006 yılında İngiltere’deki Southampton Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, nostalji hissi güçlü olan insanların özgüvenlerinin daha yüksek olduğu ve çevreleriyle daha güçlü sosyal bağlar kurduğu kanıtlandı.

“Bizim zamanımız”

“En güzel müzikler bizim zamanımızdaydı”, “Bizim zamanımızın dizileri nerede, artık hiç televizyonu açmıyorum”, “Oranın yemekleri eskiden daha güzeldi, ben hep lisedeyken giderdim”… Bu cümleler size de tanıdık geliyor mu? Muhtemelen bundan 20 yıl sonra bu günler için de aynı şeyler söylenecek. Eğer travmatik bir çocukluk veya ergenlik geçirilmediyse, herkes kendi yetiştiği dönemin sosyal ve kültürel unsurlarının daha güzel olduğunu düşünür. Pensilvanya’daki Carnegie Mellon Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre, izletilen dokuz filme puan vermesi istenen 1940-1992 yılları arasında doğan denekler, kendi lise yıllarına denk gelen filmlere daha yüksek puan verdiler. Bu geniş aralıklı zaman diliminden böylesi bir sonuç çıkması tesadüf olmasa gerek. Bu duruma yaşadığımız güven ortamının etkisinin olması çok muhtemel. Ailemizin yanında olduğumuz, birçok ihtiyacımızı karşılamak için çaba harcamadığımız, huzurlu olduğumuz bu yıllar, hayatımızın “mutluluk” koduyla biz farkında olmadan çoktan eşleşmiş. Geçmişimizin mutluluk vermesinin bir başka nedeni de sevdiklerimizin henüz ölmemiş olması. Özellikle belli bir yaştan sonra aile büyüklerini kaybedenler için nostalji demek, sevdiklerinin hayatta olması demek. 2000’lerin başında ergenliğini yaşayanlar için en güzel şarkılardan biri olan “İstanbul’da Sonbahar”da Teoman bu durumu özetliyor aslında:

“Mevsim rüzgârları ne zaman eserse, o zaman hatırlarım çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım, öper beni annem yanaklarımdan, güzel bir rüyada sanki sevdiklerim, hayattalarken hâlâ…”

Hiç görmediğimiz zamanları özlemek

Nostaljinin bir başka yüzü de kendi gençliğimiz veya çocukluğumuzu değil, hiç görmediğimiz zamanları özlemek. Bunun en somut halini moda endüstrisiyle beraber yaşıyoruz. Dönem giysileri, neredeyse her köşe başında karşımıza çıkan “vintage” mağazalar, yavaş yavaş büyükannelerimizin camlı vitrinlerinden evlerimize transfer olan oymalı kristal kadehler, Çin porselenleri, sandıklardan çıkartılan kocaman gözlükler… Belirli bir dönemin kültürel ögelerine saplı kalmak yaygın olarak görülen bir durum. Bir zamanların şiirleri, filmleri, modası, müzikleri birçok kişiye daha cazip geliyor; ’90’lı yıllarda doğanların ’60’lar partilerini doldurmasından, “cat eye” gözlüklerin mağaza vitrinlerini süslemesinden görebiliriz bunu. Muhtemelen aramızda son 20 yılda yazılmış kitaplara yüz vermeyip klasiklerden vazgeçmeyenler de çoktur. Nostaljinin bu kanadı biraz “idealize etmek” ile alakalı olabilir. İçinde bulunduğumuz koşullardan memnun olmadığımızda, eskiden her şeyin istediğimiz gibi olduğu düşüncesine kapılıyoruz. “Ben 60’larda yaşamalıydım” dediğiniz oluyor mu hiç? Yazlık sinemada Belgin Doruk filmleri izlemek, kabarık elbiselerle dolaşmak rüya gibi olurdu. Woody Allen’ın en sevilen filmlerinden “Paris’te Gece Yarısı” (Midnight in Paris) tam olarak bunu anlatıyor. Başlı başına bir nostalji unsuru olan ve tarihi auranın en yoğun hissedildiği şehirlerden Paris’te, büyülü bir at arabasıyla 1920’lerin sanat dünyasına dalan genç bir yazar, kendi ideal çağında yaşayan insanların idealinin Rönesans döneminde yaşamak olduğunu görüyor. Bunun sebebi içinde bulunduğumuz çağdan memnuniyetsizlik mi, yoksa gerçekten yaşayanların söylediği gibi “ruhun ait olduğu zamandan kayması” mı, bilmiyoruz. Ama Hemingway ile aynı masada oturmak gerçekten muhteşem olurdu.

İnsan ne zaman evindedir?

Nostalji kavramıyla bağdaşan bir başka bakış açısı da, aslında bu kelimenin çıktığı noktaya dönüyor. “Eve dönüş arzusu” anadil, göç, anayurt gibi kavramlarla kendini ortaya atıyor. Özellikle doğup büyüdüğü şehirden bir şekilde ayrılmış olanlar için geçmiş demek, ev demek aynı zamanda. Barbara Cassin’in “Nostalji” kitabında, “Vatan yerine, tek bir vatanın kendisi yerine bir dile sahip olmak” tanımı karşımıza çıkıyor. Bir şekilde anavatanından ayrılmış insanlar için ev, anadil demek oluyor. Anadiliniz adı üzerinde “annenizle, atanızla” bağdaşmış bir unsur. Ne anlattığı hiç önemli değil, anadilinizde konuşan birine rastladığınızda veya bir şarkı dinlediğinizde, duyduğunuz bir konuşma veya şarkı olmaz, annenizin sesidir artık. Nazizm nedeniyle Amerika’ya göç etmek zorunda kalan siyaset bilimci Hannah Arendt ülkesini terk ettikten 34 sene sonra hâlâ şöyle diyordu: “Anadil, bir kişinin eski vatanından getirebileceği tek şeydir ve ben hâlâ bu yeri doldurulamaz şeyi bütün ve canlı tutmaya gayret ediyorum.”

Yazı: Hüma Kaya

 

 

Önceki Yazılar

Feminist Sloganları Tuzak Mı?

Sonraki Yazılar

Et Yemekten Vazgeçebilir Miyiz?