Young Caucasian woman near the lake in mountains, Ukraine

NEHRİN AKIŞINA BIRAKMAK


Endişeli, kırgın veya işimiz başımızdan aşkın olduğunda, anı gerçekten yaşayamıyoruz. Psikiyatr ve Psikoterapist Arzu Erkan Yüce, geçmiş ve gelecek algısını bizler için çözümlüyor ve bizi şimdiki zamana geri çağırıyor.

Bilinç sürekli geçmişte yaşadıklarımızı hatırlıyor ve gelecekte yaşayacaklarımızı kurguluyor. Bu durum şimdiki zamanın gerçekliğinden uzaklaşmaya mı sebep oluyor?

Geçmişi hatırlamak ve geleceği kurgulamak, anlamlı bir yaşam için kuşkusuz gerekli! Son 100 bin yıl içinde geçirdiği evrimle beynimiz; temel görevi hayatta kalmak olan arka-eski bölgelerinden gelen mesajlarla üst düzey bilişsel yeteneklerden sorumlu yeni-ön bölümden gelen mesajlar arasında sürekli biçimde uzlaşma gayretindedir.

Yaşadıklarımız zihnimiz tarafından yorumlanarak; anılar, duygular, beden duyumları, görüntüler ve sesler şeklinde ağ haritalarında depolanır. Bunlar geçmişteki olayları bire bir temsil etmeseler de çağrıştırdıkları iklim gerçekçidir. Beynin hayatta kalmaya dönük en eski kısımları, olumsuz yaşantı ve tehditleri araştırır; bunları hatırlatma ve alarm görevi üstlenir. Temelde bizi korumak için var olan bu sistem, günlük yaşamda yerli yersiz kendini gösterebilir, aşırı stres hormonu salgılatarak bugünümüzü zehir edebilir. Bu, geçmişten neden kopamadığımızı açıklar. Bu sisteme koşulsuz teslim olmak, kararlarımızı ve davranışlarımızı yanlış yönlendirebilir.

Ön beyin ise; odaklanma, duygu yönetimi, karar verme, planlama, zihinsel esneklik, zaman yönetimi gibi üst düzey bilişsel işlemlerden sorumludur. Ancak beynimizin yeni gelişen bu bölümü, bu zorlu görevlerinde henüz eski beyin kadar ustalaşmamıştır. Beynin çeşitli bölgelerinin kimi zaman birbiriyle çelişmesi ve işbirliği içinde çalışmaması, kendi zihnimizin çalışma prensiplerini bilmememiz, şimdiki zamanı yönetmeyle ilgili güçlükleri doğurur.

Mesleki, ailevi veya duygusal yaşamın inşasında karşılaşılan zorluklarda bu çelişkinin bir etkisi var mıdır?

Binlerce yıl önce sadece hayatta kalmaya dönük eylemler ve bir gruba ait olmak, türümüzün devamı için yeterliydi. Oysa modern dünyanın bunlara ek olarak sunduklarına ve bizden beklediklerine yetişmek artık mümkün değil.

Günümüz yaşam biçimi aynı anda pek çok yerde olmayı ve her konuda çok iyi olmayı dayatıyor. ‘Yeterince iyi hissetmek‘ için artık daha fazla şey yapmak zorundayız. İlişkilerde kendiliğindenlik ve doğal paylaşımlar yerini zorunluluklara bıraktı. Günümüz kendimizi ötekilerle sürekli biçimde kıyaslamak ve acımasızca eleştirmek, sahip olduklarımızı anlamlı bulmayıp ulaşamadıklarımıza odaklanmak, pek çoğu hiç gerçekleşmemiş ve belki de hiç gerçekleşmeyecek felaket senaryolarına karşı önlemler almaya çalışmakla geçiyor. Bütün bunlar, müthiş bir belirsizlik ve gelecek kaygısını beraberinde getiriyor.

Gelecek nasıl daha iyi tasarlanabilir? Gelecek konusunda insanlar bazen çok karamsar, bazen de fazla idealist…

Modern yaşam baştan çıkarıcı, talepkar ve oldukça dikkat dağıtıcı. Her şeyi başarmak, kontrol etmek, mutlu olmak, sürekli olumlu düşünmek zorunda değiliz. İyi bir yaşam kurmak için can sıkıcı şeylere de hazır olmalıyız. Yaşam denen madalyonun tek bir yüzünü seçemeyiz, her iki yüzünü de kabul etmeye gönüllü olmalıyız. Acılardan kaçmaya ya da kurtulmaya çalışmaktansa, onlardan öğrenmeye çalışabiliriz. ‘Mutlu‘ gelecektense, içsel zenginliği olan, dolu ve anlamlı bir gelecek tasarlayabiliriz.

Geçmişle hesaplar nasıl kapatılabilir?

Geçmişle ilgili kapatılamayan hesaplar çoğunlukla ‘tamamlanmamış yas‘ süreci ile ilişkilidir. Yas, kayba karşı verilen sağlıklı bir tepkidir. Ölüm, sosyal alanda yaşadığımız kayıplar, travmalar, incitilme ve pişmanlık duyduğumuz hatalarımız yas tepkisini oluşturur. Elisabeth Kübler-Ross yasın aşamalarını; inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme olarak tanımlamıştır. İnkar ve öfke aşamasında takılı kalırsak, ‘yas işini işleyemez‘, şimdiki zamanı yaşayamaz, kaybımızı kabul edip yolumuza devam edemeyiz.

Geçmişe takılı kalmanın bir başka nedeni de travmatik anıların bellek ve bedenimizde yarattığı kalıcı izler nedeniyle zaman algısı ve akışının bozulmasıdır. Travmatik yaşantılarda hesaplar; başı, ortası ve sonu olan bir hikayeye dönüştürülüp anlam kazanana değin açık kalır. Bilinenin aksine hesapları kapatmak; suçluyu affetmek, yenilgiyi kabul etmek değil, anıların bizi bu denli acıtmaya devam etmesine artık izin vermemek anlamına gelir. Bazıları kendini korumak ve ‘bu kez gafil avlanmamak‘ için önlem olarak  geçmişi sürekli biçimde canlı tutar. Burada ‘çözüm‘ün kendisi bir süre sonra ‘sorun‘a dönüşür, çünkü bu şekilde ne kendimize ne de geleceğe güvenebiliriz. Bazen de değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek ve ‘şimdi ve burada‘ya odaklanmak gerekir.

Şimdiki zamana nasıl daha fazla odaklanılabilir?

Farkındalık, içinde bulunduğumuz beden, zaman ve mekanda olduğumuzun ayırdında olmamızdır. Yaşamımızı borçlu olduğumuz nefes, farkındalığımıza ulaşmada önemli bir kılavuz olabilir. Kendinizi merkezinize almanızı sağlar. Olaylar esnasında alacağımız derin bir nefes ve olan biten ne varsa yargısızca gözlemlemek, ne hissettiğimizi ve ne düşündüğümüzü izlemek, duygu ve düşüncelerimizle aramıza mesafe koymamıza yardımcı olur. Gün içinde nefesimize odaklanmak, derin ve sakin nefesler alıp vermek bu yeteneğimizi artırır. Rutin etkinliklerimizde; tat, koku, ısı gibi yaşantılarımızı gözlemlemek, yavaşlamak ve farkına varmak, ana odaklanmamızı sağlar.

Sanıldığının aksine duygu ve düşüncelerimiz bizleri her zaman doğru yönlendirmezler. Bunlara kapılmak yerine derin bir nefes almak, kendimizi gözlemlemek ve değerlerimize yakın eylemlere yönelmek bir çözüm olabilir. Bu konuda farkındalık, kabul ve kararlılık terapisiyle ilgili kitapları okumak, yogayı deneyimlemek, sanatla uğraşmak, yazmak ve bunlar yeterli gelmiyorsa, terapi desteği almak oldukça yardımcı olur.

Sonuç olarak şimdiki zamanı geçmiş ve gelecek arasında nasıl konumlandırmalıyız?

Yaşam anlardan oluşur; su damlalarının bir araya gelerek bir nehri oluşturması gibi. Tıpkı nehirdeki akış gibi, yaşamın da bir akışı vardır. Geçmiş ve bugün, bu nehrin akışına yer yer hız kestiren, set çeken ya da akış yönünü değiştiren engellerle dolu olabilir. Bu bize gelecekte de engellerle karşılaşacağımız korkusu yaşatır ve yolculuktan endişe ederiz. Nehir bizim yaşam alanımız. Yolculuktan korkmanın, kaygılanarak kürek çekmeyi bırakmanın, daha hızlı ya da ters yöne kürek çekmenin bize bir yararı olmaz. O nedenle nehrin akışına kendimizi bırakmak, yolculuğun tadını çıkararak, güvenli bir biçimde kürek çekmeye devam etmeyi seçebiliriz.

Çocuklardan örnek alın: Şimdiki ana odaklanmanın en güzel örneği çocuklarda bulunuyor.

Şimdiki zamana odaklanmak, aslında çocukken çok iyi yaptığımız bir şey. Arkadaşımızla küser, beş dakika sonra barışır; oyuna, çizgi filme dalar gideriz. O anı dolu dolu yaşarız. Önceyi ve sonrayı pek düşünmeyiz. Ancak ‘büyüklerimiz’ deneyimlerimizi hatırlatarak geçmişle, kötü olasılıkları ve hedefleri hatırlatarak da gelecekle bağlantı kurmayı öğretirler bize. Artık sürekli düşünülmesi ve yapılması gerekenler vardır ve anda kalmaya pek de izin yoktur. Bir şeyi deneyimlerken, o deneyimin içinde kalmayı böyle böyle unuturuz.

 

 

Önceki Yazılar

CİNSELLİĞİN MUTLULUĞA ETKİSİ

Sonraki Yazılar

FİZİKSEL EGZERSİZLER DOĞAL İLTİHAP ÖNLEYİCİ