neden-kendimizi-oldugumuz-gibi-goremeyiz (2)

Neden Kendimizi Olduğumuz Gibi Göremeyiz?

 

 

Günümüzde, aynalar, selfie’ler, fotoğraflar ve içe bakış aracılığıyla devamlı olarak yansımamız üzerinden veya kendimizle ilgili sorgulamalar yaparak kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Ne yaparsak yapalım arayışımız asla tatmin edici olmuyor.  Kendimizi maskesiz halimizle görmemize engel olan şey nedir?

“İçeriden ağlama sesleri geliyordu, annem kendini odasına kapamıştı… Alnımdan yüzüme düşen kıvırcık saçlarım, annemin beni çirkin görmesini engelliyordu ve gerçeği böylece inkâr edebiliyordu; ta ki berber onları kesene kadar. Şimdi ise çirkin olduğum gerçeği apaçık ortadaydı. Büyükbabam ise neler olduğundan habersizdi. Saçlarım kesilince kurbağa kadar çirkin olduğum görülüyordu. Artık kimse fotoğraflarımı çekmek istemeyecekti” diye anlatır Jean Paul Sartre “Sözcükler” isimli otobiyografisinde. Sözcüklerin insan hayatındaki etkilerini anlattığı bu kitapta, 7 yaşındayken edindiği ilk berber deneyimine genişçe yer ayırır. Muhtemelen geleceğinin şekillendiği yer de orasıdır. Varlığı tek bir kelimeyle şekillenecektir: Çirkinlik.

Bununla birlikte, kendini korumaya almak ve kendisiyle ilgili düşüncelerini oturtmak için büyükbabasının onu adeta taparcasına sevdiğine dair çocukluk anılarını hafızasında tutmaya devam eder. Ve çocukluğunda büyükbabası tarafından “dünya için çok önemli” olduğunun hissettirildiğini daha sonra itiraf eder. Şüphesiz ki kendini bu kadar önemsemesi sayesinde yıllar sonra güzel kadınlar tarafından arzulanan büyük bir düşünür olacaktır.

Ego, Bir Alter Ego

Peki, Sartre görünüşü hakkındaki bu düşüncesini ne kadar ileri götürebilirdi? Bir birey kendini tarafsız bir şekilde gözlemleyebilir mi? Diğer bir deyişle, kendini dışarıdan değerlendirebilir mi? Aslında hepimizin olduğumuz kişiyi en iyi gören kişi olmamız beklenir. Kim bize kendimizden daha yakın olabilir ki? Ancak gerçekler böyle değil. Fransız psikanalist ve psikiyatr Jacques Lacan şöyle diyor: “Ego her zaman alter egodur. Yani kendimizi başka biriymişiz gibi yargılar ve algılarız.” Nörolojik hastalıklar veya psikolojik bozukluklar kendimizi aynada tanımlamamıza engel olabilir. Örneğin bazı Alzheimer hastaları kendileriyle sanki karşılarında başka biri varmış gibi konuşurlar. 1903 yılında yazar Marcel Proust’un depresyonunu tedavi etmesiyle tanınan nörolog ve psikolog Paul Sollier, kendilerini aynada algılayamayan genç kadınların histeriye özgü bir durumdan mustarip olduklarını dile getirmişti. Modern bir psikanalist günümüzde bu kadınları inceliyor olsaydı, gerçeklerle yüzleşmemek için savunma mekanizmalarını devreye soktuklarına hükmederdi. Ancak o dönem psikanaliz emekleme dönemindeydi ve bu tip vakaları tam açıklayamıyordu.

Pediatri uzmanı ve psikanalist Donald W. Winnicott’un tabiriyle bizler “varlığın devamlılığı ilkesi” tarafından yönlendiriliyoruz. Bu ilke özvarlığımızdan şüphe etmememize neden oluyor. Buna rağmen, kriz anlarında veya algılarımızın değişmesine yol açan diğer tüm durumlarda kendimizi bize ait olmayan bir bedende sıkışmış hissedebiliyoruz. Bunun sebebi, aynada gördüğümüz yansımanın veya olduğumuzu sandığımız kişinin zihnimizin tasarımından ibaret olması.

Annemiz, İlk Yansıtma

“Gerçek” bedenimiz tıbbın tedavi ettiği, biyolojik, nesnel olan bedenimiz değildir. Jacques Lacan’a göre bizler “libidinal bir bedenin” içinde yaşarız. Bu beden, biz bebekken bizimle ilgilenen kişilerin (ebeveynlerin) sözleri ve bakışlarıyla şekillenen bedendir. “Varlık ve Hiçlik” isimli kitabında Jean Paul Sartre şöyle der: “Başkası bana bakar ve öylelikle de benim varlığımın gizini elinde tutar, benim ne olduğumu bilir; böylece, varlığımın derin anlamı benim dışımda, bir namevcudiyet içine hapsedilmiş olur.”

Filozofun bu ifadesine, uzmanların kişilerin ilk çocukluk çağlarına dair yaptıkları klinik gözlemlerini ekleyelim. Winnicott şöyle diyor: “Bir an gelir, bebek etrafını gözlemlemeye başlar. İlk baktığı yüz annesinin yüzüdür. Ne görür bebek? Annesinin ona baktığını. Annesinin yüzünde, kendinin ona ne ifade ettiğini okur. Böylece baktığında, ona bakıldığı sonucuna ulaşır, yani o artık vardır. Çocuklar uygun bir bakım gördükleri takdirde var olmaya başlarlar.” Nörolog ve psikiyatr Boris Cyrulnik yazdığı bir makalede, Romanya diktatörü Nikolay Çavuşesku’nun döneminde, yetimhanelere bırakılan çocukların maruz kaldıkları ilgisizliği ve nasıl “ben” algısına sahip olamayacak hale getirildiklerini anlatır. Benlik algısı bozukluğu üstüne uzman olan psikolog ve psikanalist Alessandra Lemma ise, bazı durumlarda annenin bakışı eksik olabilir, düşmanca olabilir ya da iğrenmeyi anımsatabileceğini, bu durumun da kişinin kendine karşı kindar ve düşmanca duygular beslemesine yol açtığını belirtiyor. Bu yüzden bebek büyürken, çirkinlik ve kötülük üzerinden kendini tanımlamaya başlıyor. Fiziken ve ruhen var olmaya layık olmadığına dair düşüncelerden kaçınması ve ailesinin görünüşü hakkında ona aşıladığı fikirlerden kendisini koruyabilmeki için birey bedeninin çirkin bir tek noktasına (burun, kalça, karın gibi) odaklanabilir. Ancak bu odaklanma da bir zaman sonra “beden dismorfik bozukluğu” (bedenin bir yerinin çirkin olduğu düşüncesini saplantı haline getirmek) yaşanmasına yol açabilir. Bu da depresyonu kaçınılmaz kılar. Birey yakınlarından ve çevresinden ne kadar çekici ve iyi biri olduğunu sık sık duysa da bu işe yaramaz ve kişi bu düşüncelerinden vazgeçmez.

Bize Ait Olmayan Bir Beden

Hepimiz bedenimizin bize ait olduğunu düşünürüz. Biyolojik anlamda bu doğrudur elbette. Ancak bazı insanlar farkında olmadan sembolik anlamda onlara ait olmayan bir bedenin içinde yaşar. Klinik psikolog ve psikanalist Alessandra Lemma’ya göre bu durum daha çok narsisist olan ve çocuklarını kendi bedenlerinin bir uzantısı olarak gören ebeveynlerin yanında yetişmiş kişilerde görülür. Başka bir deyişle, bu ebeveynler “bir bedende iki kişi yaşarlar”. Dış görünüşe (elbette önce kendi dış görünüşlerine) takıntılı bu tip anne ve babalar çocuklarına tapma, onların bedenlerine gereğinden fazla anlam yükleme ihtiyacı hissederler. Çocuklarının dış görünüşlerinde veya kişiliklerinde onların ideallerine uymayan bir özellik olmasına katlanamazlar. Örneğin “Senin gözlerin mavi olsaydı, daha güzel olurdun” veya “Burnun daha zarif olsaydı, kusursuz olurdun” gibi sözler söylerler. Bu sözlere maruz kalarak büyüyen birey kendini ebeveyninin gözünden görmeye ve onlar gibi yargılamaya başlar. Ebeveyninin etkisi altında kalarak kendine hoşgörüsüz davranır. Diğer yandan, görünüşünde büyük bir sorun olmadığını düşünen kişilerin bu düşüncelerinde de ne kadar objektif oldukları tartışılabilir. Kendileriyle ilgili bu şekilde düşünmeleri ne en çekici, ne en zeki ne de en ahlaklı olduklarının göstergesidir. Alessandra Lemma’ya göre bu kişiler, kendilerini pembe gözlüklerden görürler, kendilerine dair olumlu düşünceleri vardır, çünkü ebeveynleri başta olmak üzere çevreleri onlara hep güzel/yakışıklı olduklarını söylemiştir.

Çarpıtılmış Yansımalar

“Ben” algısının objektif bir gerçekliği yoktur. Bu sadece ilk çocukluk çağında etrafımızı saran kişiler tarafından tanımlanarak doldurulan, sonraki yıllarda ise hayatımıza giren diğer kişiler ve edindiğimiz ideallerle şekillenen boş bir tuvalden ibarettir. Jacques Lacan çalışmalarında egonun özerk ve özgür olduğu fikrinin salt delilikten ibaret olduğunu söyler ve aynı Budistler gibi özerk egonun bir illüzyon olduğunu düşünür. Çarpıtılmış “ben” algısı kişiyi etkisi altına alır, tıpkı sadece gölgeleri görmeye mahkûm edilmiş birinin bir zaman sonra gölgeleri tek gerçek olarak kabul etmesi gibi. Çirkin bulduğumuz ve kabul görmeyeceğini bildiğimiz yerlerin üstünü örtmemize sebep olan ikiyüzlülüğümüzü de es geçmemek gerekir.

Carl G. Jung’a göre bizler, toplumun beklentilerini karşılayabilmek için kendimizi maskelerin altına saklıyoruz. Topluma uyumlu ve sevimli görünebilmek için kendimizi ailevi durumumuz, diplomalarımız, mesleğimiz üzerinden tanımlıyor, en derinimizdeki arzularımızı bastırıyoruz. Kendimizi olduğumuzdan farklı gösteriyoruz. İşte bu yüzden hayatımızda bir şeyler yolunda gitmeyince, vitrinimiz zarara uğrayınca (boşanma, işten atılma gibi) yönümüzü kaybediyoruz. Kendimiz olmayı bilmiyoruz.

Ben korkak mıyım, cesur mu? Bir savaşta olsam, düşmana mı yaranırım, direnişçilerin tarafında mı olurum? Tuttuğumuz özel günlükler, uyguladığımız içgörü egzersizleri kendimizi arayışımıza yardımcı olur. Ancak kendimizi tanımlama çabamız her seferinde bilinçdışımızın duvarlarına çarpar ki bilinçdışımıza toplumun hoşlanacağı türden olmayan karanlık yönlerimizi, düşüncelerimizi, arzularımızı, fantezilerimizi sürgün etmiş oluyoruz. Her hâlükârda, kim olduğumuza olayları baz alarak karar vermeye çalışıyoruz.

 

 

Önceki Yazılar

Evinizde Yılbaşı Ruhunu Yakalayın

Sonraki Yazılar

Mide Bulantısı İçin Bitkisel Çözümler