neden-her-seyi-sorguluyoruz

Neden Her Şeyi Sorguluyoruz?

Çocuk konuşma çağına gelir gelmez sorgulamaya başlar. Filozoflar tüm enerjilerini buna adar. Kaygı bozukluğu olanlar da devamlı sorgular. Ancak beyin bu durumu her zaman hoş karşılamaz. Ne yani, soru sormaktan mı vazgeçelim? Peki, önyargılarımızdan vazgeçmeyi denesek nasıl olur?

Gök neden mavidir?”, “Neden ablamdan önce uyumak zorundayım?”, “Neden kırmızı balıklar ölür?”. 3-4 yaşından itibaren dünya, yaşam, ölüm, iyilik ve kötülük hakkında sorular sormaya başlarız. Gördüklerimiz, hissettiklerimiz bizi şaşırtır, bazen de endişelendirir. Tüm çocuklar filozof olma eğilimindedir ve düşünürler hayatlarının ilk yıllarındaki bu şaşırma yetisini koruyabilmiş kişilerdir. Sokrates ve Eflatun gibi antikçağ filozofları bilgiye giden yolun doğru soruları sorma sanatından geçtiğini düşünürdü. Bu sebeple Sokrates kendine has bir sorgulama metodu geliştirmişti ve yöntemi için Antik Roma’daki doğurganlık sembolü Maia’dan esinlenmişti. Bir kişiyi daha önce hiç duymadığı matematik veya felsefi bilgiye ulaştırmak için ona doğru soruları sormanın yeterli olacağına inanıyordu, çünkü ona göre ölümsüz ruh tüm cevaplara sahipti. Antikçağ, insanın kendi iç dünyasına dair çalışmasına ve entelektüel çabasına saygı gösteren bir dönemdi. Roma İmparatoru Konstantin’in 4. yüzyılda Hıristiyan olmasıyla bu dünya görüşü değişmeye başladı. Batı zaman içinde dogmaların ve dini inancın meraklı ve sorgulayıcı aklı kontrolü altına almasıyla sonuçlanan bir savaş alanına dönüştü. Bugün akılcı bir toplumda yaşasak da çok fazla sorgulamak hâlâ iyi karşılanmıyor. Kafayı fazla çalıştırmak, huzurun düşmanı olarak görülüyor. “Kafa patlatmayı” seven insanlar gerçek hayatın dışındaymış gibi algılanıyorlar. Üstelik bu sadece Batılı toplumlarda böyle değil. Örneğin Çin Devlet Başkanı Mao, binlerce Çinli profesör ve araştırmacının fikirlerine engel olmak için onları tarla sürmeye göndertmişti, böylece fazla düşünemeyeceklerdi.

Akıl yürütme: İlerlemenin kaynağı

Saçma sapan hatta delilik derecesinde düşünmek bazen temel bir ilerleme kaydetmemizi sağlayabilir. Descartes örneğini ele alalım. Sanılanın aksine Descartes sıkıcı rasyonalizmden çok uzak bir yöntem kullanıyordu. “Yöntem Üzerine Konuşma” ve “Metafizik Üzerine Düşünceler” isimli eserlerinde, her şeyden ve hatta kendi varoluşundan bile şüphe duyduğunu dile getiriyordu. Bunun da ötesinde, kurnaz bir zekânın onu yanılttığı hipotezini öne sürüyordu, tıpkı İncil’in bir bölümünde, 40 günde çölü geçmeye çalışan İsa’yı şeytanın yolundan şaşırtmaya çalışmasının anlatıldığı gibi. “Gözlerim ve duyularım benim hakikate ulaşmamı sağlayacak mı? Peki, ya onlar bir illüzyondan ibaretse? Gerçekten uyanık olduğuma, rüya görmediğime beni kim inandırabilir?” Sonra her şeyin cevabını bulur: “Düşünüyorum, öyleyse varım!” Descartes “ben”e yani modern egoya işte böyle hayat vermiştir. Bu, tekil birey fikrinin inşasına giden ilk adımdır. Eserlerinde, “Neden hiçbir şey yok da bir şey var?” diye sorgulayan Leibniz’e bakalım bir de. Sahi, neden hiçlik yoktur? Cevap vermesi imkânsız olan bu soru hâlâ günümüzde modern felsefeyi yönlendiriyor. Ayrıca bu soru, Heidegger ve Sartre gibi büyük düşünürlere ilham olmuştur. “Sadece iyice anladığımız şeyi açıkça ifade edebiliriz” demişti şair Nicolas Boileau. Bir sohbet veya tartışma esnasında katılımcıların çok fazla soru sorduğunu düşünmemizin sebebi, sorun hakkında yeterince bilgi sahibi olmamalarından ötürü doğru soruları sormuyor olmalarıdır. Sorunun çevresinde döner dururuz
ve akıl yürütme tıkanır. Sosyal medya çağında herkes işine onlarca yılını vermiş uzmanlar kadar çok ve hatta onlardan daha fazla şey bildiğine inanıyor.

Derleyen: Hazal Louze