kelebek

NEDEN HEP DAHA FAZLASINI İSTİYORUZ?


Asla memnun değiliz, asla tatmin olmuyoruz. Sınırsız dürtülerimiz ve bilinçdışı arzularımız bize rağmen bizi yönlendirmeye devam ediyor.

İnsanlar, hayvanlar gibi ilkel içgüdüleri tarafından yöneltilmiyor ama insanların daha sofistike dürtüleri var. Cinselliğin yanı sıra ağızla ilgili tatminlerle ilişkili oral dürtülere, mülkiyet, maddiyat, güçle ilgili olan anal dürtülere ve son olarak da skopik yani seyretme zevkiyle ilgili dürtülere sahibiz.

Dürtü, bir amaca veya bir objeye (bu bir kişi veya obje de olabilir) doğru iten bir güç, bir hareket anlamına geliyor. Bu güç, açgözlülüğümüzü tatmin etmeye veya gerginliğimizi azaltmaya da yarıyor. Ancak dünyadaki hiçbir şey dürtüyü tam olarak sakinleştirmeye yetmiyor. Bu sonsuz döngü böyle sürüp gidiyor.

Hiçbir şey bize yetmiyor. Hayvanlar mamaları bitince doyup kenara çekiliyor. Bizde ise görüntüsü iştah açıcı bir yemek, aç değilsek bile yeme arzusu uyandırıyor. Çikolataları akan bir pasta, tok olsak bile hayır diyemediğimiz bir şey. Diğer bütün türler hayatta kalmak için yemelerine karşın biz kolesterolümüzün veya şekerimizin yükselmesi riskini göze alarak yemek yemeye devam ediyoruz. Hayvanlar çiftleşme döneminden sonra karşı cinsteki türdeşleriyle ilgilenmezken, biz her gün, yaşamımızın son gününe kadar cinsel açlık duyuyoruz. Cinsel dürtülerimizin hormonal değişimlerle çok az ilgisi var. Biz fantezilere sahibiz. Önümüze gelen ilk kadın veya erkekle birlikte olmuyoruz, kendi hikâyemize dayanarak tercihler yapıyoruz. Bu bizi çokeşli hale getiriyor, hatta aynı anda birkaç ilişki yaşıyoruz. Daha fazla nasıl zorlaştırabiliriz ki?

GERÇEK ARZULARI TANIYAMAMAK

“İnsan nereye gittiğini bilmiyorsa, oraya en hızlı şekilde gitmelidir.” Shadoks’un bu alıntısı tam da bizi anlatıyor. Freudyenlere göre, varlığımızın büyük bir kısmı, gerçek arzuların ne olduğunu bilmememiz, bilinçdışı arzularımız üzerine gelişiyor. Bu kadar yaralanabilir olmamızın, politikacılardan bu kadar kolay etkilenmemizin, mutluluk veya sonsuz gençlik vaat eden yoğurtlara kanmamızın nedeni de bu. “İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur” diyor Jacques Lacan. Bu formül doğumdan itibaren kendini doğruluyor, beslenme bir başka insana, anneye bağlanıyor. “Annem ne istiyor? Ölecek miyim? Yaşayacak mıyım? Mutlu mu olacağım? Mutsuz mu olacağım?” Ve insan, varlığını diğerinin varlığına borçlu olduğunu yok saymaya devam ediyor.

BİTMEYEN FALLUS ARAYIŞI

Etrafımızdaki insanların sahip olduğu ve bizim sahip olmadığımız şeylere, daha büyük bir arabaya, daha güzel bir saate arzu duyuyoruz. “Arkadaşım ya da ablam bunu istiyorsa, ben de istiyor olmalıyım” diye düşünüyoruz. Bu tür arayışlar bizi sürekli daha çok istemeye itiyor. Öyle ki bazı insanlar, partneri başkası tarafından da istensin istiyor, istenmediğinde kendisine de artık cezbedici gelmiyor. Lacan’a göre, Graal’ımız (Kutsal Kâse) yani en büyük arayışımız, fallus arayışıdır. Arzunun sembolüdür; gizemli, adı söylenmeyen bir objenin arayışını temsil eder. Sürekli bir eksiklik ve tatminsizlik hissinin nedenidir. Fallus, antik eserlerde ereksiyon halindeki bir penis veya doğurganlığı, erki simgeleyen bir boynuzla temsil edilir. Kısacası, insanın sahibi olmak istediği şeydir. Kimisi için olabilecek en büyük tekne, kimisi için bilgi. Fallik arayış, çocukluğumuzdan itibaren kendimizi tamamlanmış hissetme hayalimizdir. Dünyadaki cennetin psikanalitik bir sembolüdür. Fallusla ilgili sorun, Graal kadar imkânsız oluşudur. Dünyanın en güzel teknesine sahip de olsanız, yeni bir model çıktığı anda bu sizi hemen yeni bir arayışa sevk eder. Graal’ı aradığımız sürece arzu etmeye devam ederiz. Belki bir gün sahip olana kadar…

 

 

 

 

Önceki Yazılar

ANİ DUYGU DEĞİŞİMLERİNE DİKKAT

Sonraki Yazılar

ANTRENMAN PARFÜMLERİNİ DENEYİN!

Bir cevap yazın