Rear view of one woman sitting on a bench alone in front of a vast landscape view surrounded by trees. Vector image above her of a think cloud.

“NE KADAR ÖZGÜRÜZ NE KADAR ÖZGÜNÜZ?”

 

 


Özgür iradenin var olup olmadığı yüzyıllardır tartışılmaya devam eden bir konu. Özgür irade bir ilüzyon mu? yoksa her birimiz özgür bireyler miyiz? Tüm bu tartışmaların dışında bizi ne bekliyor?

Cafe’de bir akşamüstü

Dün arkadaşımla kahve içmek için buluştum. Şık cafe’den içeri girdiğimde, sağ taraftaki vitrinli tatlı köşesi dikkatimi çekti. Kahvaltıdan sonra hiçbir şey yememiştim ve saat neredeyse dörttü. Ama bu kadar aç kaldıktan sonra tatlı yenir mi? Canım istedi en nihayetinde ama yani. Bütün bunlar kafamdan geçerken, ben vitrinin önüne geçmiş, muhteşem pasta ve kekleri kesmeye başlamıştım. Sonra gözüme birçok kişinin “Mmm! Çok güzel görünüyor” diyebileceği bir çilekli tart takıldı. Bir anda midemin kalktığını hissettim. Oldum olası çilekli tatlılarla aram yoktur. Midemin kalkmasıyla beraber tatlı fikrinden tamamen uzaklaşıp bir masaya yöneldim. Ne mi oldu? Bir kahve içip kalktım. Kendimi de pek iyi hissettim.

Kimin kararı?

Sizce tatlı yememe kararını ben mi verdim? Yani, özgür irade dediğimiz şeyi mi kullanıp tatlı yememeye karar verdim? Canım çekti ama bir an için kafamda sağlıklı beslenmeyle ilgili bir dünya öğreti döndü. Yine de “canımın çekmiş olmasına” sadık kalıp bir an için yemeye karar verdim. Ama “ihtiyaçlarıma sadık kalmak” ne kadar bana ait bir fikir? Belki de annem öğretti. Belki de çocukken beraber bakkala gittiğimizde ve tam da kasanın önünde duran o çikolatalardan birini almak için tutturduğumda, babam “Yemekten önce olmaz ama madem istedin, alalım” dedi. Peki ya sonra çilekli tartın midemi kaldırmasına ne demeli? O an hatırlamamış olabilir ama belki de fi tarihinde bir zaman çilekli bir tatlıdan zehirlendim. Ne de olsa “beden“, bu tip işlerin hesabını “zihinden” daha iyi tutar.

Seçim var, seçim var

Bazı seçimler o kadar da önemli olmayabiliyor. Sonuçlarının o kadar da büyük bir ağırlığı yok. O akşamüstü tatlı yedim mi, yemedim mi? O kitabı mı okudum, bunu mu? Akşam film mi izledim, erkenden uyudum mu? Ama bazen öyle seçimlerle karşı karşıya kalırız ki, sonucu nasıl olursa olsun hayatımızın geri kalanını öyle ya da böyle şekillendireceğini biliriz. Örneğin meslek seçimi. Örneğin iş seçimi. Örneğin sevgili, eş, dost seçimi. Gerçekten seçtiğimizi zannettiklerimizi seçiyor muyuz? Ters bir argüman sunacak olursam, seçmediğimizi zannettiğimiz şeyleri de seçmiş olabilir miyiz?

Kısacası seçim yaparken ne kadar özgürüz?

Örneğin, “Neden klinik psikolog olmayı seçtim?” sorusuyla ilgili zihnimde hep iki hipotez vardır. Biri, annemin doktor olması, küçükken onun gibi hastanede çalışmaya çok özendiğim, fakat annemin beni “Sakın doktor olma” diye sıkı sıkıya tembihlemesi (her fırsatta!). Sonuç olarak yine sağlık alanında bir uzmanlık seçtim (ruh sağlığı), fakat kendime tam da annemin beni tembihlediği konulardan uzak durabileceğim bir alan buldum.

Diğer hipotezim ise tamamen kişisel ihtiyaçlarım üzerine. Çocukluğumda beni en ırgalayan konulardan biri kendi ruhsallığım üzerinde hiç kontrolüm yokmuş gibi gelmesiydi. Eğer kendimi bir insan olarak daha yakından tanırsam, o zaman zihnim, duygularım üzerinde daha çok kontrol sahibi olabilirim ve böylelikle güzel bir hayata sahip olabilirim diye düşünerek psikolojiye yakınlaştığımı çok iyi hatırlıyorum. Tabii sonradan meselenin kontrol sahibi olmakla ilgili olmadığını öğrendim, ama bu başka bir yazının konusu olabilir.

O zaman, ben böylesine önemli bir seçimi yaparken ne kadar özgürdüm? Ne kadar “kendi iradem” ile yaptım?

İki kamplı bir savaş: Özgürlükçüler ve deterministler

Bu sorulara verilen cevapları kabaca ikiye ayırmak mümkün. En ekstrem iddialarıyla bu iki tarafı tanıtacak olsam, bir taraf yüzde 100 özgür olduğumuzu iddia ederken, diğer taraf öğrenilmişliklerin ve de genetik yükümüzün ötesine geçemediğimizi iddia eder.

Özgür olduğumuzu savunan tarafın önde gelen temsilcilerinden biri hiç şüphesiz ünlü Fransız varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre’dır. Sartre’a göre insan olmak demek her şeyden önce tamamen özgür olmak demektir. Kesin olan tek bir şey vardır ki o da var olduğumuz. Devasa bir özgürlük alanı olarak var oluruz ve her an yaptığımız seçimlerle bir “öz” veya bir “benlik” inşa ederiz. Fakat bunun yükü çok fazladır. En nihayetinde seçtiklerimizin sonuçlarıyla bir ömür boyu kalacak olan yine bizleriz. Bu nedenle üzerimizdeki yükü azaltmak için çoğu zaman “özgür değilmişiz” gibi yapıp kendimizi kandırırız. Seçtiklerimizi, seçmemişiz gibi görmeye çalışırız. En nihayetinde bu sonsuz özgürlük ve sorumluluk ile karşılaşmak derin bir bulantı yaratır. Bu nedenle başkalarını, koşulları veya insanlığı suçlamak her zaman kolaydır.

Kendi içerisinde ciddi anlamda çeşitlilik göstermekle beraber determinist taraf, özgür iradenin bir illüzyon olduğunu savunur. Aslında seçtiğimizi sandıklarımızı hiçbir zaman seçmeyiz. Gerek genetik altyapımız, gerekse de öğrendiklerimiz zaten bizi bu seçimlere “yöneltir“. Başka bir deyişle, geçmişte başımıza gelenler birer faktör olarak andaki seçimlerimizi belirler. Psikolojideki öğrenme kuramları bu taraf için iyi bir örnektir. Keza klasik psikanaliz de sofistike bir determinist kuramdır. Hayatımızın ilk beş yılında yaşadıklarımız ve deneyimlediklerimiz, sonra gelecek 70-80-90 yılı şekillendirir. Bu noktada önemli bir not olarak birçok çağdaş psikanaliz kuramının, terapi uygulamasının hedefini, ilk yılların belirleyiciliğinden kurtulup özgürleşmek olarak ortaya koyduğunu eklemek isterim.

O zaman ben mi seçtim, yoksa zaten böyle mi olacaktı?

Bu durumda temel bir ikilemle karşı karşıya kalırız. Ben mi seçtim, yoksa seçmek zorunda mı kaldım? Seçim diye bir şey var mı, yoksa bu bir illüzyon ve zaten öyle mi olacaktı? Kısacası, tamamen özgür bir iradem var mı, yoksa aslında yaşamam gerekenleri mi yaşıyorum?

Varoluşçu yaklaşım ikilemlerin hiçbir zaman bir yanının seçilerek çözülemeyeceğini ortaya koyar. Ayrıca teknik terimlerin -özgür irade gibi- ötesine geçip kendi öznel deneyimlerimize bakmanın daha iyi bir rehberlik sağlayacağını da iddia eder. Demem o ki, özgür iradenin ne olduğunu ve gerçekten özgür bir iradeye sahip olup olmadığımızı saatlerce tartışmak mümkün. Ama bu kuramsal tartışmadan uzaklaşıp, insan olmak nasıl bir şey, buna bakmamız gerekir.

Özgür müyüm, yoksa her şey baştan belirli mi? Hem özgürsünüz hem de belirlenmiş!

İlk haber, insana dair hiçbir şey özgün değildir. Düşündüğümüz, hissettiğimiz veya seçtiğimiz hiçbir karar tamamen özgün olamaz. Elbette ilişkisel bir yerde, diğerleriyle yaşarken öğrenmişizdir. Kendini daha iyi anlamak ve tanımak için klinik psikolog olan ne tek insanım ne de bu, dünyanın en orijinal seçimiydi. Peki, yine de bu seçim bana ait olamaz mı? Özgün olmaması demek kişiye ait olmadığı anlamına gelmez. Asıl soru ne kadar özgürce seçtim değil de, ne kadar bana ait olmalı sanki.

İkinci haber, pek tabii ki yaşadıklarımız, deneyimlediklerimiz ve öğrendiklerimiz bugünümüzü şekillendiriyor. Fakat olup biten her şeyi böyle açıklamak mümkün mü? Kişi çok zorlu bir hayat yaşamış ve onunla baş etmek için alkolden destek almış olabilir. Bu destek bir bağımlılığa da dönüşmüş olabilir. Ama kişinin ihtimalleri burada bitmiyor. Her ne kadar sınırlarla çevrili olsak da (geçmişimizde bize yapılanları ve geçmişte yaptıklarımızı değiştiremeyeceğimiz gibi) her an farklı bir seçim yapmak mümkün. En dar alanlarda bile, ufacık kalmış olsa da bir özgürlük alanı mevcuttur. Buna sahip çıkmalıyız.

Bunlarla beraber üçüncü olarak tamamen ve radikal bir şekilde özgürlük diye de bir şey yok. Bedenimin sınırlarına tabiyim. Özgür irademle ölmemeyi seçemem. Bu yine de seçim yapmadığımız anlamına mı gelir? Hayır! Hayatta olduğum sürece nasıl yaşayacağımı seçebilirim. Danimarkalı varoluşçu filozof Soren Kierkegaard bunu geçicilik/sınırlılık-sonsuzluk ikilemiyle açıklar. Evet, hayatta kalmak için yemek yemeliyim (özgür değilim) ama nasıl yediğim, ne yediğim, bedenime karşı nasıl bir tutuma sahip olduğum her zaman bir seçim.

Dördüncü olaraksa, her zaman seçen bir “ben” vardır. Hepimiz, eski olanda, tanıdık olanda kalmayı da, yeni olanı da seçebiliriz. Biri, diğerinden daha iyi veya kötü değil.

En nihayetinde önemli olan anlamaya çalışmak ve sahip çıkmak. Ne oluyor da çocukluğumdan beri gördüğüm gibi yaşıyorum? Ne oluyor da başıma gelenleri kabullenmekte zorlanıyorum? Ne oluyor da mütemadiyen yenilik arıyorum?

Özgür irade tartışmasına saplanmanın tehlikeli yanı, insan olarak hepimizin varoluşçu anlamda vazifesi olan kendimizi tanıma ve de deneyimlerimize (başımıza gelenler veya seçtiklerimiz olabilir) sahip çıkma sorumluluğunu soyut bir odağa, özgür iradenin varlığına veya yokluğuna atmaya olan eğilimimizdir.

Bu hayat sadece benim. Sadece ben yaşıyorum. Başıma gelenler bunlar, hissettiklerim şunlar, ihtimallerim de oradakiler. Hepsine sahip çıkarsam ve kendi hayatıma dair net bir bakış kazanırsam, o zaman dolu dolu ve canlı hissederek yaşayabilirim.

Yazı: Ferhat Jak İçöz, Uzman Klinik Psikolog, Psikoterapist ve Varoluşçu Akademi Klinik Direktörü.

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

BEŞ ADIMDA DOĞRU KARAR

Sonraki Yazılar

NEDEN KARAR VEREMİYORUZ?