minimalizmi-kesfedin (1)

MİNİMALİZMİ KEŞFEDİN

 

 

Neyi gerçekten istiyorsunuz, neye ihtiyacınız var, sahip olduğunuz şey sizi hızlandırıyor mu, yoksa yavaşlatıyor mu? Hayatınızda olan maddi ve manevi her şeyi minimalizm tartısından geçirme vakti geldi.

“Gerçekten” ihtiyacımız olan şeylere sahip olmak anlamına gelen minimalizm konusu, ilk kez 1960 yılında bir sanat akımı olarak dünyaya gelse de, beni ilk kez geçtiğimiz günlerde oldukça düşündürdü. Çünkü tost makinemi, her ne kadar artık ona ihtiyacım olmasa da, kardeşime vermek istemedim. Daha da kötüsü, bunun nedenini kendime bile açıklayamadım. Tamam, kırmızıydı, çok yeniydi ama kullanmıyordum. Neyse ki gözyaşlarımı tutup makineyi yeni sahibinin ellerine bırakabildim. Ancak, hâlâ ortada bir sorun vardı: Ben neden eşyama bu kadar bağlanmıştım? Yalnız olamazdım, bilgisayarı açıp internette benim gibi olan insanları aradım. Karşıma minimalizm çıktı. Hayır, bu ben değildim. Ancak, değişir ve bana faydası olmayan her şeyden kurtulursam, o ben olabilirdim; iyi fikirdi!

Ne istediğimi bilmeliyim

Yazar Chuck Palahniuk diyor ki, “Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş”. Bu cümle, sürekli alışveriş halindeyken neden bir türlü tamamlanamadığımız ve neden mutsuz olduğumuz gerçeğini tam anlamıyla açıklıyor. Bu açıdan bakıldığında, belki de günlük hayatta peşinden gittiklerimiz bizi mutlu etmek yerine yoruyor olabilir. Halbuki minimalist davranıp “basitleşebilseydik”, daha rahat hareket edebilir ve çok daha başarılı olabilirdik! Bunu neden mi söylüyorum?

Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, şüphesiz minimalist yaşayan en ünlü isimlerden biri. Kendisi kamuoyu önüne ilk çıktığı andan beri kıyafet seçimini bir kez olsun değiştirmedi. Hep aynı gri tişörtü, aynı koyu renk kazağı, aynı tarz pantolonu ve ayakkabıyı giyiyor. Durumu, “Dahil olduğum topluluk hariç, mümkün olduğunca az karar alabilmek için hayatımı basitleştirmek istiyorum” diye açıklıyor. Diğer taraftan ABD eski başkanı Barack Obama da neredeyse her gün ya gri ya da mavi takım elbise giyiyordu. Kendisine sorulduğunda, “Her gün ne yiyeceğime ya da ne giyeceğime dair kararlar almak istemiyorum, çünkü zaten vermem gereken yeteri kadar karar var” diyordu.

Daha az daha iyi

Minimalizmin birçok faydası var. Fazlalık ve dağınıklık gidince yerine daha çok özgürlük ve temiz alan geliyor. Sadece gerekli olanlar alındığı için büyük maddi kaynaklara ihtiyaç duyulmuyor. Gerçek ihtiyaçlara daha kolay odaklanılıyor. Her şey açık ve net olduğu için çok fazla düşünmek gerekmiyor. Yapılan araştırmalar da aslında sahip olduğumuzdan daha azıyla daha iyi yaşayabileceğimizi kanıtlıyor. Bir çalışma, ortalama bir evin sadece yüzde 40’ını kullandığımızı, yüzde 60’ını hiç kullanmadığımızı ortaya koyuyor. Bu durum, hiç kullanmadığımız metrekareler için fazladan çalışıp para ödediğimizi gösteriyor.

Minimalistlerin hayatları

Zuckerberg ve Obama’nın yanı sıra Amerikalı sunucu Oprah Winfrey de minimalizm akımının bir parçası. Winfrey, gardırobundaki kıyafetleri ayıklamanın kolay bir yolunu bulmuş. Önce tüm kıyafetlerin askısını aynı yöne çeviriyor, ardından giydiklerini ters yöne bakacak şekilde asıyor. Bu sayede giydikleriyle giymediklerini ayırt edebiliyor. Ünlü sunucu altı ay bu şekilde denedikten sonra, kullanmayıp yönünü değiştirmediği kıyafetleri elinden çıkarıyor. Fazla kıyafetlerden kurtulmanın bir başka yolu ise üç ay boyunca 33 parça kıyafetle yaşamaya çalışmak. Gardırobunuza 34’üncüyü kabul etmiyorsunuz. Eğer yeni bir kıyafete ihtiyaç duyarsanız, 33 parça eşyanın birinden vazgeçmeniz gerekiyor.

Bir diğer minimalist, 32 yaşındaki film yapımcısı Matt D’Avella. Kendisiyle YouTube’taki kanalında minimalist yaşam tarzını anlatırken karşılaştım. Ancak sorun şu ki verimlilik üzerine kurduğunu söylediği hayatına hiçbir şey koymamış gibi görünüyor. Sabah, alarm olmadan kendi kendine uyanıyor. Diş macununu fırçaya değil, eline sürüyor, olması gereken yerde tuvalet kâğıdı bulunmuyor, tüketmediği için çöp kutusuna sahip değil, kahve içmek ve sütlü gevrek yapmak için aynı kâseyi kullanıyor. Mutfak çekmecesi açıldığında bir çatalı, bir kaşığı, bir de bıçağı görünüyor. Gevreğini mutfak tezgâhında hazırladıktan sonra, boş salonun ortasına geçip oturuyor. Hal böyle olunca, “Olmaz böyle minimalistlik!” dedirtiyor.

Neyse ki birazdan, film yapımcısının espritüel olduğu ve insanların minimalizmi yanlış anladığına vurgu yaptığı anlaşılıyor. Video tekrar başlıyor; D’Avella bu kez sevgilisinin yanında alarmla uyanıyor. Bilgisayarı, yatağı, telefonu, diş fırçası, aynı renkteki pantolon ve tişörtleri, sayısı altıyı geçmeyen tabak ve bardaklarının yanında kamerası ekranlara geliyor. Basit bir kahvaltı hazırlıyor, kahvesini yapıp spora gidiyor, çabucak giyinip çalışıyor ve sevgilisiyle zaman geçiriyor. Basit mi basit yaşıyor ve hayatında önemsiz şeyler için vakit harcamadığını söyleyip asıl mesajı veriyor.

Ve tabii ki Netflix’te gösterime giren “Minimalism: A Documentary About the Important Things”belgeselinden söz etmeliyim. “İstediğim her şeye sahiptim ama içimde kocaman bir boşluk vardı. Bu boşluğu birçok insanın yaptığı gibi doldurmaya çalıştım, ıvır zıvır birçok şeyle… Paramı kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum. Mutluluğa giden yolu satın almak istiyordum sanki” diyor Ryan Nicodemus. Çocukluk arkadaşı olan ve minimalist yaşamlarına başlamadan önce çok başarılı birer iş insanı kimliğine sahip Joshua Fields Millburn ve Nicodemus, değişen hayatlarını dünyayla paylaşıyor: “Sizin için işlevi olmayan şeyleri hayatınızdan atın. Maddeye gereksiz önem vermeyin. Bunlar sizin hayatınızı kısıtlar ve özgürlüğünüzü elinizden alır. Kendinizi, çevrenizi yalınlaştırın; hayatınızı yaşayın.”

Aynı belgeselin başlangıcında başka bir minimalist olan yazar Dan Harris, “Hayatımız kovalamacayla geçiyor. Hiçbir şey bizi tatmin etmiyor” diyor ve minimalist yaşamaya başladıktan sonra kendisini yüzde 10 daha mutlu hissettiğini ifade ediyor.

Olmak ya da olmamak

Öte yandan reklam ajansında editör olarak çalışan ve yalnız yaşayan Gülşen, sabah ofiste olması gereken saatten 15 dakika önce yatağından sıçrıyor. Küçücük odasında her yeri kaplayan kıyafetlerden birini çekip alıyor ve odasına çok büyük olan aynasının karşısına geçiyor. 15’inci üstünü, dördüncü pantolonunu giyse de mutlu olmuyor ve pes ediyor. Koltuğun üzerinde duran bilgisayarını, beğenmediği için her seferinde giyip çıkardığı ceketinin altında kaldığı için bulamıyor. Yeni aldığı şapkaya gözü kaysa da vazgeçiyor. Karışıklığın içinden çıkamadığı için geç kalmış, bundan dolayı strese girmiş hissediyor ve buzdolabında günlerdir duran peynir kokmaya hazırlanıyor. Çok dağıldığı için toplanamayan Gülşen’e minimalist yaşam tarzından bahsetmeli miyiz, bilmiyoruz.

Onun yerine ofise zamanından önce gelen 22 yaşındaki Tuğçe’ye soruyoruz, çünkü konuya daha sıcak bakabilir. “Minimalizm bence harika bir şey ama ben yapamıyorum. Bir dönem kullanmadığım eşyalardan kurtulmaya çalıştım ama sonrasında çok üzüldüm. Artık kendimi buna ikna edemiyorum. Sanırım ben eşyalarıma bağımlıyım; atamıyorum” diyor. Öte yandan, 29 yaşındaki Umut gerçek bir minimalist çıkıyor. “Odamda kullanmadığım eşya yok, onları ihtiyacı olanlara veriyorum. Kitaplarımı sevdiğim için tutuyorum. Onun dışında tüketmek beni mutlu etmiyor. İçimdeki boşluğu bir metanın doldurma gücü yok. AVM’lerde boşuna zaman geçirmiyorum. Evden çıkarken üç saat düşünmüyorum, çünkü iki pantolonum var, bugün mavi olanı giydim, bu kadar” diyor. “Gri renkte bir tane almayı düşünmüyor musun” diye sorduğumuzda, “Aslında alabilirim. Pantolonlarımı dönüşümlü olarak giydiğim için eskiyorlar ama üçe çıkarsa daha az yıkanacağı için daha yavaş eskiyebilirler. Denk gelirse alabilirim” diyor.

Yazı: Ebru Paksoy

 

 

Önceki Yazılar

PSİKOTERAPİST SERVİSLERİ

Sonraki Yazılar

KİTAP ÖNERİSİ: BİR ŞİZOFRENİN YAŞAMI