bayrak1

CİNSEL YÖNELİM

 

 

“Bir ucube”, “Çocuğum eksik doğdu”, “Bir kere kafasının üstüne düşürmüştüm, belki ondan oldu”, “Özenti”, “Lanetlenmiş”, “Eşcinsellik hastalıktır”, “Kesin başına bir şey geldi”, “Babasız büyüdü de ondan böyle oldu”, “Çok küçükken annesi bırakıp gitti, ondan böyle yapıyor, dikkat çekmeye çalışıyor”… Bunların hepsinin artık birer hurafeden başka bir şey olmadığını bilim dünyasının her geçen gün yaptığı yeni açıklamalar sayesinde biliyoruz.

Uzm. Dr. Seven Kaptan, “Çoğunlukla, kişinin biyolojik cinsiyetiyle cinsel kimliği aynı olur. Yani kız cinsel organlarına sahiptir ve ‘Ben kızım’ der. Ama kabaca erkeklerde 10 binde 1, kadınlarda 30 binde 1 gibi bir oranla biyolojik cinsiyet ile cinsel kimlik farklılaşır. Bu farklılıkta da transseksüellikten bahsedebiliriz” diyor.

Kişinin cinsel dürtülerinin hangi cinse yöneldiği, cinsel yönelimi ifade eder. Cinsel yönelim “5-6 yaşlarında ilk defa birisinin diğerine göre senin için özel olduğunu fark ettiğin zaman belirginleşiyor” diye açıklıyor Kaptan. Üç çeşit cinsel yönelimden söz ediyoruz. Kişinin duygusal, romantik ve cinsel çekimini yönelttiği kişi hemcinsiyse eşcinsel, karşı cinstense heteroseksüel denir. Her iki cinse de yöneliyorsa biseksüeldir. Kaptan, bu üç cinsel yönelimin de birbirine eşit uzaklıkta ve normallikte olduğunun altını çiziyor.

Eşcinsellik birçok ülkede hâlâ tabu. Dışlanmaya ve toplum izolasyonuna maruz kalan eşcinsel bireyler, haklarına 1974’ten bu yana fazlasıyla geç kalınmış olarak kavuşmaya başladılar. En azından bunun bir hastalık olmadığı psikiyatri camiasında kabul görmüş durumda. 1973 yılında Amerikan Psikoloji Derneği (APA), 17 Mayıs 1990 yılında ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliğin doğal olduğunu, bir tercih ya da hastalık olmadığı için bunun tedavisinin de olmadığını net bir şekilde açıkladı. 1970 öncesinde ise elektroşok tedavileri, onarım terapileriyle tedavi edilmeye çalışıldılar.

Benim çocuğum eşcinselmiş, ne yapabilirim?

Türkiye’de çocukları LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) olması dolayısıyla yaşadıkları zorlukları ve deneyimlerini paylaşma ihtiyacı duyan aileler, birbirlerine destek olmak için LİSTAG grubunu kurdular. Ailelerin kafasında beliren yüzlerce soruyu cevaplayan, kaygıyı paylaşan bu grup, aylık ücretsiz toplantılar düzenliyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği farklılığından doğan önyargıları kırmak, ayrımcılıklara karşı insanları doğru bilgilendirmek amacıyla her fırsatta seslerini duyurmaya, görünürlüklerini artırmaya ve farkındalık yaratmaya çalışıyorlar. Çünkü ailesi tarafından kabul görmeyen LGBTİ+ bireylerinin yaşadıkları zorluklar anlatmakla bitmiyor.

Yönetmenliğini Can Candan’ın yaptığı “Benim Çocuğum” adlı belgesel aslında tüm bu duyguların tercümanı olmuş. İzleyicileri aydınlatmayı, hatta duygudaşlık yaratmayı başarabilen bir çalışma.

İnsanı çok hızlı bir şekilde ötekileştirmeye çalışan homofobik toplum bireylerinin, insanların hayatlarında ne kadar büyük bir yer kapladığını, her gün duyduğumuz nefret cinayetleri ile pekiştiriyoruz. Günümüzde eşcinselliğin değil ama homofobinin bir hastalık olabileceği, hatta tedavi edilebilir olduğuna dair birçok teori mevcut. Seven Kaptan’a göre eşcinselliğe karşı duyulan
nefretin nedeni “Ataerkil sistemin parçalanmasına müsaade etmeyeceğiz” diyen “kurtarıcılık”. “O yüzden erkek eşcinselliği daha çok yargılanır.” Cinsel kimliklerimiz hakkında belirli bir yazılı kanun olmamasına rağmen farklı cinsel yönelimler bir suç unsuru gibi kabul edilir ve toplum tarafından cezalandırılır. Ancak hukuksal zeminde kişinin cinsel yaşantısı hakkında daha İnsanların birbirini sevmesinden neden rahatsızlık duyar? Arno Gruen’in “İhanete Uğrayan Sevgi ve Sahte Tanrılar” kitabında, “İnsan kendi içinde inkâr edilen şeye aşırı duyarlıdır” der. İnsanların deneyimlerini yok saymak, görmezden gelmek, insanların bu durumu deneyimledikleri gerçekliğini değiştirmez. Bu çerçevede, “Onur Haftası” etkinliklerinin önyargıları değiştirmek için önemli rol oynayabileceği kabul ediliyor.

LGBTİ+ TERİMLERİ

Lezbiyen: Duygusal ve cinsel olarak kadınlara çekim duyan kadınları tanımlamak için kullanılır.

Trans: Kendini doğumda atanmış cinsiyetten hissetmeyen kişi (Latince “geçiş” anlamı taşır. Trans kimlikler için çatı kelimedir.)Transseksüel: Kendini doğumda atanmış cinsiyetten değil, diğer cinsiyetten hisseden kişi. Kişinin kendisini transseksüel olarak tanımlamasında cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmiş ya da geçirmemiş olmasının etkisi yoktur.

Transseksüel kadın: Doğumda erkek atanmış, kadın cinsiyet kimliğiyle özdeşleşiyor.

Transseksüel erkek: Doğumda kadın atanmış, erkek cinsiyet kimliğiyle özdeşleşiyor.

Gey: Duygusal ve cinsel olarak erkeklere çekim duyan erkekleri tanımlamak için kullanılır, ancak Türkiye’deki LGBTİ tarafından pek kullanılmıyor.

Homofobi: Eşcinsellere ya da eşcinselliğe karşı duyulan nefret, korku, hoşnutsuzluk ya da ayrımcılık.

Bifobi: Biseksüelliğe ve bir toplumsal grup ya da bireyler olarak biseksüel kişilere yönelik hoşlanmama durumu ve ayrımcılık. Her cinsel yönelimden kişiler bu tür duygular yaşayabilir.

Transfobi: Trans bireylerden korkma, hoşlanmama veya nefret etme sonucunda ortaya çıkan ayrımcılık.

LGBTİ Onur Haftası

Ülkemizde bu yıl 25’incisi düzenlenecek olan Onur Haftası etkinlikleri, 19-25 Haziran tarihleri arasında “Sen yoksan çok eksiğiz” ve “Susma, haykır, eşcinseller vardır” sloganları ile LGBTİ+ bireyleri bir araya getiriyor. Onur Haftası, LGBTİ+ bireylerin birbirleriyle dayanışmasına imkân vererek, insanların içlerinde taşıdıkları önyargılarla yüzleşmelerini sağlayarak, beden atölyeleri ve film atölyeleri ile bir haftalık da olsa ciddi bir özgürlük alanı yaratıyor.

“Eşcinsel bir ilişkinin öğretileri, toplumsal dayatmaları yoktur.”

Monad, 27 yaşında, psikolog

“Bir kadın-erkek ilişkisinde eğer feodal düşünce ve davranış kalıbını içselleştirmişlerse; erkek, kadın üzerinde iktidar kurar, kadın da buna itiraz etmez; o da rolünü hoşnutlukla kabul eder. Toplum, üzerine düşen vazifeyi yapıp cinsiyetçi davranış kalıplarını bu kişilere öğretmiş, kişiler de öğrendikleri doğruları sahneleme fırsatı bulmuştur. Bu toplumsal cinsiyet rollerinin ilişkide sahnelenmemesi neredeyse imkânsızdır. Kişiler onaylandıkları için memnun, toplum ise dayatmalarının meyvesini aldığı için. Eğer bu kadın-erkek ilişkisindeki kadın biraz da olsa feminist bir kadınsa, karşısındaki erkeğin cinsiyet kimliğinden güç alarak üzerinde iktidar kurmasına izin vermek istemez. İlişkinin bir iktidar-güç mücadelesine dönüşmesi kaçınılmaz olabilir. Ancak eşcinsel bir ilişkinin öğretileri, toplumsal dayatmaları yoktur. Bu da ilişki için bir özgürlük alanıdır. Bu durumda her ilişkinin kendi eğilimlerini ve davranışlarını üretmemesi için çok da bir sebep olmayabilir. Her ilişkinin bu şekilde olduğunu söylemiyorum, yalnızca kolaylaştırıcı etkilere işaret etmek istiyorum ve hepimizin ne kadar üşengeç olduğuna… Aşk kazansın!”

“Ailem ‘sapkın bir delilik hali’ geçirdiğimi varsayıp beni psikoloğa götürdü.”

Meltem, 31 yaşında, aşçı ve şair

“Ben kendimi bildim bileli kadınlara âşık oluyorum. Onlarla bir dil inşa edip yaşıyorum. Aileme açıldığımda 21 yaşındaydım. Aslında yakalanma diyelim. Mail’lerimi kurcalama gereği duyduklarından mesajlarda tanık oldukları ‘lubun’ sohbetler yönelimimi açığa çıkardı. ‘Bu hal’den vazgeçmezsem intihar edeceklerinden tutun da eve hapsetmeye varacak tehditler ve daha bir sürü psikolojik şiddet; ki bence bu şiddet biçimlerinin en büyüğü. Nitekim ‘sapkın bir delilik hali’ geçirdiğimi varsayıp beni bir psikoloğa götürmeye karar verdiklerinde, onlar için acı gerçek olan, benim için bir gülümsemeyle sonuçlanan sosyal onayı alamadıklarından ötürü altı ay boyunca ev hapsine maruz kaldım. Bu süreci kendime en yaklaştığım süreç olarak kabul ediyorum. Altı ayın sonunda iki taraflı tehditlerle özgürlüğümü elime aldım. Altı yıldır İstanbul’dayım, özgürüm. Bir etiket altında tutmak istemiyorum kendimi. Bazen çok kadın, bazen erkek, bazen de hiçbir cinsiyete mensup değilmiş gibi hissediyorum; ama şu bir gerçek, her boyutta sadece kadınlara ilgi duyuyor ve âşık oluyorum.”

“Annem bir erkek çocuğun prenses olamayacağını tekrar tekrar anlattı.”

Aslı, 32 yaşında, mimar

“Kreşe gittiğimde bütün mesele ortaya çıktı. Pamuk Prenses olamayacağımı, yedi cücelerden biri olabileceğimi söylediklerinde saatlerce ağladım, sonra annemin gelip beni apar topar kreşten aldığını, arabada ben susmadan ağlarken, bir erkek çocuğun ‘prenses’ olamayacağını tekrar tekrar anlattığını hatırlıyorum. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Yıllar sonra fakülteyi bitirip anneme cinsel kimliğim konusunda kararlı olduğumu, Almanya’da kalacağımı ve artık kadın bedeninde yaşamıma devam etmek istediğimi söylediğimde, annemin arabada saatlerce ağladığını, benimse
ona saatlerce durumu anlatmaya çalıştığımı hiç unutmuyorum.”

“Kim istemez sevgilisiyle doya doya yaşamı deneyimlemeyi?”

Arda, 38 yaşında, avukat

“Dört yıllık bir ilişkim var. Hâlâ bazı sosyal çevrelerime dahil edemiyorum sevgilimi. Direniyoruz, deniyoruz. Kim istemez sevgilisiyle yaşamı doya doya deneyimlemeyi? Bin bir tane maske takıyor insan. Ama işte birinin yanında o kadar kendin, o kadar sensin ki… İşte orası asıl gerçeklik, gerisi sadece bir oyun sahnesi…”

“Bana ‘kız bakmaktan’ vazgeçmiyorlar.”

Serkan, 32 yaşında, barmen

“İşletme mezunuyum aslında ama malum kimse kendi işini yapamaz olmuş durumda. Biraz da kendimi gizlemek için bu işi kendime uygun buluyorum sanırım. Aileme henüz açılmış değilim. Hiçbir zaman maskülen bir görüntüm olmadı. Sadece memlekete, bizimkilerin yanına giderken sakal bırakıyorum ve dahasıradan giyiniyorum. Konuşmam, mimiklerim farklı geliyor tabii ama her gittiğimde bana ‘kız bakmaktan’ vazgeçmiyorlar. Babam, ‘Gel evlen oğlum, ölmeden önce senin de yuvanı kurulu görelim, bu hayat böyle geçmez’ diyor. Yaşlı insanlar, kıramıyorsun ama çok arkadaşım var böyle iki ayrı hayat yaşayan. Çok arkadaşımın çocuğu var; hiçbir kadına ve elbette kendime
yapamam bunu. Kendi kendimediyorum ki, ne acıdır ki ancak onlar hayatımdan tamamen gittiklerinde ben de kendim olabileceğim…”

“Ne olursa olsun yağmurdan sonra gökkuşağı çıkar.”

Sâye, 21 yaşında, öğrenci

“Konu eşcinsellik olunca, genelde önüme çıkan şeyler hayatla nasıl mücadele edildiği, ne gibi sıkıntılar çekildiğiyle ilgili. Fakat işin bu kısmına pek girmek istemiyorum. Çünkü ben de, çoğunda olduğu gibi, benzer sıkıntılar çekiyorum. Ben sadece işin güzel kısmına değinmek istiyorum biraz. Evet, ailesel baskılar bir yana, sosyal çevrem konusunda bir sıkıntı çekmiyorum, çünkü arkadaşlıklar seçilebiliyor ve ona göre bir yol çizilebiliyor. Size yamuk yapan birini tek kalemde silmeniz pek zor olmuyor yeri geldiğinde. Benim için güzel yanlarından biri, hayatıma girip bana zarar vermiş olan kim olduysa, ardında bana güzel insanlar bırakmış olmaları. Bu tıpkı evrende zamanını doldurmuş bir yıldızın patlayıp toz zerreleri haline gelmesi ‘ve işte her şey bitti’ dendiği noktada asıl yıldızın ölmesinin yeni bir yıldızın doğmasına sebep olması gibi. Karakterinize ve karşınıza çıkan insanlara bağlı olarak ya bütün zorluklara birlikte göğüs geriyorsunuz ya da kalabalık içerisindeki yalnızları oynuyorsunuz. Ne olursa olsun yağmurdan sonra gökkuşağı çıkar. Ve aşk hangi renkten olursa olsun, daima kazanır.”

İZLEME ÖNERİSİ

Can Candan’ın yönettiği “Benim Çocuğum” adlı belgeselde muhafazakâr, homofobik, transfobik bir toplumda bir yandan aile, bir yandan da aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlayan LİSTAG’lı yedi ebeveynin deneyimleri aktarılıyor.    listag.org/belgeselimiz-benimcocugum/

OKUMA ÖNERİSİ

“Göğe Kuşak Lazım”, Ahmet Güneş, Sel Yayıncılık

PAYLAŞIM

“Kadınlardan hoşlanıyordum ama kadın bedeninde olmak istemiyordum.”

Serkan Yornuk, 28 yaşında, organizasyon şirketinde çalışıyor.

Bedenin ve cinsiyet kimliğin arasındaki uyuşmazlığı fark ettiğinde kaç yaşındaydın? Neler yaşadın?

Kavramsal anlamda adını koyamadan fark edişim çocukluğuma kadar gidiyor. Aileler çocuklarını bir araya koyarlar ya oynasınlar diye, öyle bir kalabalık çocuk ortamında, bir erkek arkadaşımı çıplak gördüm ve onda farklı bir organ olduğunu fark ettim; şaşkınım tabii neden bende o organdan yok diye. Ya bende bir eksiklik ya da onda bir farklılık vardı. Daha sonra iki ayrı cins olduğumuzu öğrendim ve ilk yüzleşmem bu olay ile başladı. 3-4 yaşından beri bir kız çocuğu gibi giyinmek, davranmak istemedim, anneme de teyit amaçlı sorduğumda, bir kız çocuğu edasında olmadığımı söyledi. Hiçbir zaman bir kız çocuğuna atfedilmiş roller benimsemedim, trans erkek ya da böyle bir geçiş olabileceğini bilmiyordum sadece. 12-13 yaşlarında, annemle birlikte teyzemin yanına Almanya’ya gitmiştim. Bir gıybet ortamında trans erkek bir bireyden bahsediliyordu. Ben o anda olayın kendimle bağlantısını fark ettim. Tabii heyecanlandım ve o an bir aydınlanma yaşadım, çünkü 13 yaşına kadar internette İngilizce, erkek gibi hissetmek, erkek gibi davranmak, erkek gibi giyinmek gibi aramalar yapıyorum ve karşıma hep lezbiyenlikle ilgili bilgiler çıkıyordu ama bu bilgi bana yeterli gelmiyordu. Kadın kimliğinden erkek kimliğine geçilebileceğini o gün anladım. Ülkeye döndüğümde, aramalarımı artık “transgender” şeklinde yapmaya başladım ve karşıma “trans man” diye bir kavram çıktı. Artık 15 yaşındaydım ve kendimi tanımlıyordum, “Ben bir trans erkeğim” diyordum.

Bu durumu ilk kiminle paylaştın?

Durumu ilk kez yedi-sekiz sene önce, o dönemki kız arkadaşımla konuştum ama bunu bir sır olarak paylaştım. O kız arkadaşım o dönemde bana her anlamda inanılmaz destek oldu. 2013 yılında  ailemle durumu konuşmadan iki gün önce üniversitedeki en yakın arkadaşımla da paylaşmıştım. Zaten üç gün sonra da bangır bangır aileme açıldım. Ondan önce bu yükü 24 yıl boyunca her gün kendimle taşıdım.

İç dünyanda neler oluyordu?

24 yıl şizofren gibi bir hayat yaşadım. 2000’li yıllarda abim İngiltere’ye gittiği için evdeki bilgisayar bana kalmıştı ve internet kullanmaya başlamıştım. İngilizce de bildiğim için interneti etkin bir biçimde kullanabiliyordum. O zamanlar “chat” programları vardı. Ben orada Serkan’dım, internet üzerinde kendime yeni bir çevre edinmiştim, kendiliğimi bir tek burada yaşıyordum. Okuldan geldikten sonra bilgisayarın başına geçer geçmez Serkan oluyordum, okul hayatımda ise M.. Toplumun bana atfettiği kadınsal rolü oynuyordum. Saçımı istemediğim halde uzattım, kendimden utanarak her gün o eteği giyiyordum, ancak rol bana ait olmadığı için benimseyemiyordum. Bu durumda hem erkek hem de kadın arkadaşlarım tarafından birazcık ortada bırakılıyordum, zaman zaman dışlanıyordum. Bu yüzden de koşa koşa eve gelip Serkan kimliğime kavuşmak istiyordum.

Sürece başlamaya ne zaman karar verdin?

2013 Haziran’ında Gezi olaylarında çok aktiftim. Orada gerçekten “başka bir dünya mümkün” kafasını gördüm ve ilk önce kendi iç dünyamda bir devrim yapmam gerektiğini fark ettim. Kronik mutsuzluğumdan kurtulmaya karar verdim; en canlı, en güzel zamanlarımı ait olmadığım bir bedenin içinde kendime zehir ettiğimi anladım. Bir gün banyodan çıktım, bir anda hüngür hüngür ağlamaya başladım; öyle çok sık ağlayan birisi değilimdir. O an babamları aradım, “Baba lütfen telefonu hoparlöre alır mısın? Annem de dinlesin istiyorum konuşacaklarımı” dedim. Sonra dedim ki “Tam 24 yıldır sizden çok önemli bir şey saklıyorum”. Tabii panik oldular önce. “Sakin olun, sağlık problemim falan yok, sadece sizinle kendi iç dünyamla ilgili bir şey paylaşmak istiyorum. Benim duygularımla alakalı bir şey, ancak bu telefonda anlatılacak bir şey değil, bir an önce kalkın gelin” dedim. Sağ olsun annem çıktı geldi ve içeri girer girmez, “Sen lezbiyen misin?” dedi.
Oysa annem lezbiyen nedir bilen bir kadın değil. Çevremizde hiç böyle bir örnek yok. Doğu kültüründen gelen bir aileyiz biz. Ben dönüp, “Hayır, lezbiyen değilim ama kadınlardan hoşlandığım doğru ve ben trans erkeğim” dedim. Annem de “O ne ki?” dedi ve ben tüm süreci oturup ona anlattım. Annem hem çok şaşırdı, hem çok üzüldü. Enteresan bir tepkiyle “Tamam, ne yapılması gerekiyorsa yapalım” dedi. Tabii o ilk başta verdiği cesur tepki zamanla tutarsızlaşmaya başladı. Babam iki üniversite mezunu bir insan olmasına rağmen “Ölürüm de izin vermem, ölsün daha iyi” gibi sert tepkiler verdi ve dört yıldır babamdan tek bir adım bile göremedim. Telefonda dahi konuşmuyor benimle. Zaten şu an sokakta yanından geçsem tanıyamaz beni, ben artık onun tanıdığı çocuğuna zerre kadar benzemiyorum. O sanki kendi dünyasında. M. öldü ve onun yasını yaşıyor. Paylaşabileceğimiz bunca güzellik varken, hepsini elinin tersiyle itiyor.

Hormon almaya başladıktan sonra kendinde en belirgin hissettiğin psikolojik değişim neydi?

Her şeyden önce yıllarca özlemini çektiğin o bedene kavuşmak inanılmaz pozitif bir duygu uyandırıyor ve özgüven otomatik olarak yükseliyor. Gerçi her zaman özgüven sahibi bir insan olmuşumdur ama artık kendime ait bir bedenin içindeydim. Ben eninde sonunda bu değişim sürecine başlayacaktım; trajik ama ailemin ölmesini bekliyordum. Birden testosteron hormonuna maruz kalan beden, duygusal geçişleri daha sert yaşayabiliyor o süreçte; daha kolay sinirlenme, sıcak basması gibi… Tabii ki de bu bir geçiş süreci ve üç ile altı ay arası bitiyor. Ben insanın iç dinamiklerini kendisinin kontrol edebileceğini düşünüyorum. Ben sürece çok hazırdım ve çok da olumlu duygular ile tamamladım.

Tüm bu süreçte psikolojik destek aldın mı?
Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPOD) Seven Kaptan önderliğinde gerçekleştirdiği trans terapi toplantılarına yaklaşık iki sene aralıksız gittim. Oradaki herkesin benzer dertleri paylaşıyor olması, akran desteği alabiliyor olmak bana çok iyi geldi.

Bu süreçte seni en çok zorlayan ne oldu?

İnsanların beni anlamayı reddetmesi. Ameliyatlarım sonrasında o kadar ağrıya rağmen kendimi o kadar hafiflemiş hissediyordum ki her operasyon beni kendime biraz daha yakınlaştırdı ve özgürleştim. Ben genelde kendimi ifade etmeye çalışırken, insanlara sürecimi anlatıyorum. Bir insan neden kendini birkaç kez ameliyat masasına yatırır da ölüm riskiyle kendini karşı karşıya bırakır? Bu tercih meselesi olamaz, hobi olsun diye de yapılamaz. Eğer bir alternatifi olsaydı, neden bu kadar dert tasanın içine kendimi bırakayım?

 

 

Önceki Yazılar

VERİMLİLİĞİ ARTIRMANIN 7 YOLUNU KEŞFEDİN

Sonraki Yazılar

ÇEVRİMDIŞI ROMANTİZM

Bir cevap yazın