kotumserligi-nasil-yenerim

Kötümserliği Nasıl Yenerim?

Kriz anlarında içimiz kararabilir ve aklımıza bir sürü kötü düşünce musallat olabilir. Ancak, cesaretimizi kıran ruh halinde yaşamaya mahkûm olmak zorunda değiliz. Hepimiz kendi hayatımıza ve dünyaya daha merhametli bir bakış açısı edinebiliriz.

DESCARTES’IN SUÇU

Filozof Michel Lacroix çoğu toplumda kendine yer bulan bu tutumun birçok açıklaması olabileceğini söylüyor. Bunlardan biri elbette Descartes’ın etkisi, çünkü o şüphe etmek ile sistematik olarak eleştirme alışkanlığını düşünce yapısının tam merkezine koymuştur. Omzumuza yük bindiren bir diğer miras ise “ya hep ya hiç” mantığı üzerine inşa edilen devrimci ruhtur. Mutluluk yarınlara ertelenir. İyimserlik hep uzak geleceğe ötelenir; yıkımdan sonraki yeniden inşa dönemine saklanır. Michel Lacroix ayrıca insan üzerine yaptığı çalışmalarla görünenin arkasının o kadar da parlak olmadığını savunan La Rochefoucauld, La Bruyère veya Bossuet gibi Fransız ahlak kuramcılarının her şeyin büyüsünü bozan geleneğinin günümüze etkisini de hatırlatıyor. Üstelik psikanaliz de bu tutumu destekleyip bilinçdışındaki karanlık itkilerimize vurgu yaparak, insanın erdemleri hakkında bizi şüpheye düşürüyor. Lacroix, “Sonuç olarak kötümserlik akil davranmakla eş tutuluyor. Dolayısıyla düşünürlerin bilinçli olarak kendini olumsuza yönlendirmesi ve bizi de olumsuzluğa sürüklemesine şaşırmamak gerek” diyor.

FARKINDALIK EGZERSİZİ

Dinamiği tersine çevirmek için psikoterapist Alain Gamichon farkındalık egzersizi yapmamızı tavsiye ediyor. Olumsuz mantralarımızı (kendimize tekrarladığımız olumsuz sözleri) sorgulamakla başlayalım: Bunlar aklıma nasıl üşüşüyor? Bana yardımcı mı oluyorlar, yoksa motivasyonumu mu bozuyorlar? Ardından onların üzerimizdeki olumsuz etkisini fark ettiğimiz anda hepsini aklımızdan çıkaralım. Bunun yanı sıra her günümüzü olumlu cümlelerle şekillendirebiliriz; “Her konuyu sükunetle ele alacağım”, “Kendimi bugün biraz şımartacağım” gibi. Gamichon’a göre olumlu bakış açısını bilinçli bir şekilde ve dozunda edinmek, tozpembe bir dünya çizmeyi engellediği gibi olumsuz ortamın bulaşıcılığından kendimizi korumamıza da yardımcı olur. Böylece başkalarıyla olan ilişkimiz de daha sağlıklı bir hal alır.

EMPATİNİN GÜCÜ

Sosyal psikolog Dominique Picard, “Kimliğimiz ve varlığımız başkalarıyla olan ilişkimizle oluşur. Ayrıca bu ilişkilerimiz ne kadar hakiki ve dengeli ise hayatımızı hem ruhsal hem fiziki anlamda o kadar iyi yaşarız” diyor. Picard günlük hayatta ilişkilerimize özen göstermemiz adına aşk, aile ve sosyal ilişkilerimizdeki dengeyi korumamız için şu üç ilkeye dikkat etmemiz gerektiğini söylüyor: “Değiştokuş, şükran duygusu ve uyum.” Değiştokuş, karşımızdakine ondan aldığımız kadar vermeyi veya verdiğimiz kadar almayı anlatır. Birbirimizle geçirdiğimiz zaman, birbirimize yaptığımız yardımlar, gösterdiğimiz özen ve hatta ödünç verdiğimiz eşyamız da buna dahildir. İlişkilerimizde dengeyi bulmak için değiştokuş yani alıp verme dengesi sayesinde bağımlılık ve üstünlük riskini sıfıra düşürürüz. Şükran duygusu ise muhatabımızın bizden temel farklılıkları olduğunu kabul etmeyi anlatır. Üstü açık veya kapalı çatışmalar ve gücümüzü kabul ettirmeye çalıştığımız ilişkiler karşımızdakini değiştirme, kendimize göre yönlendirme, onu kontrol altında tutma ve böylece güvenli bölgede bulunma arzumuzu ele verir. Ancak bu güven hissi yanılsamadan ibarettir ve bedeli ağırdır. Son olarak, uyum ilkesi hislerimizle söylediklerimizin tutarlı olması demektir. Bize stres yükleyen ve çatışmalara sebep olan bulanık veya çelişkili ifadelerde bulunmama ilkesidir. Örneğin gerçek hayatta karşımızdakine sadece yardım etme isteğimiz varsa yardım talebinde bulunmalıyız. Aynı şekilde, biri bizi kızdırdığında içimiz içimizi yemesine rağmen “Sana kızmadım” demeyi de bırakmamız gerekiyor. Şiddetsiz iletişim uzmanı Marshall B. Rosenberg “olumlu eylem dili” adını verdiği bir yöntem öneriyor: “Karşımdakine yapmasını istediğim şeyi söylüyorum, yapmasını istemediğim şeyi değil.” Bu yöntem açık bir şekilde arzumuzu ifade etmemize yardımcı oluyor, üstelik muhatabımızı da böyle konuşmaya yönlendiriyor ve böylece eşitlenmiş oluyoruz. Rosenberg projesini bir adım daha ileri götürerek her iki tarafın hislerini ve ihtiyaçlarını ifade ettikten sonra empati içinde yaşayacağı bir iletişim deneyimi sunuyor. Bunu muhatabımızda o anda canlı olan şey ile iyi ilişki kurarak yapabileceğimizi söylüyor. Bu, onun ne hissettiğini, ne yaşadığını aklımızla değil, duyularımız, içgüdülerimiz ve duyarlılığımızla anlamaya çalışmaktır. “Karşımdaki şu an gerçekten ne hissediyor?” “Söylemeye cesaret edemediği şey ne?” “Sözlerimde veya davranışımda onu inciten veya rahatsız eden şey ne?” “Bir aradayken yeniden iyi hissedebilmemiz için ne yapabilirim?” Bu dostça yaklaşım, muhatabımızın zihinsel ve duygusal alanına önyargısız ve korkusuzca girebilmemiz için kendimizi, bakış açımızı ve hedeflerimizi derhal “merkezden” geri çekmeyi gerektiriyor. Çok mu ütopik geldi? Korku üzerine inşa edilmiş ilişkilerden kurtulmak istiyorsak, belki de o kadar imkânsız değildir.

 

 

Önceki Yazılar

Konuşmadığını İyileştirebilir misin?

Sonraki Yazılar

Mutluluğunuzu Alışkanlık Haline Getirin