koronovirus-salginiyla-birlikte-degisen-calisma-sekilleri

Koronavirüs Salgınıyla Birlikte Değişen Çalışma Şekilleri

Koronavirüs salgınına karşı alınan tedbirlerle beraber çalışma şekillerimiz de değişiyor. Örgütsel psikolog Sibel Karamaraş’a göre, daha esnek düşünebilme ve yeni planlamalar yapabilme becerilerimiz gelişecek.

İnsan neden çalışıyor? Çalışmak bizim doğal bir özelliğimiz mi?

“Yaşamımızı sürdürebilmek için” demek genelde akla ilk gelen yanıt olur ama sadece bu kadar mı? Özellikle işlerinde mutlu olan insanlara sorduğumuzda, yanıt olarak önce parayı duymuyoruz. Çağlar boyu süregelen gelişmelere baktığımızda, evet, insan üreten bir varlık. İşin boyutu değişiyor ama çalışmak hep var. Herhangi bir uğraşla meşgul olmayan insanların uzun dönemde iyi hissetmediklerini gözlemleyen araştırmalar da mevcut. Bunun nedeni insanların temel ihtiyaçlarının dışında daha farklı ihtiyaçlarının da olması. Örneğin sosyal bir varlık olarak toplumun bir parçası olmak, işimiz aracılığıyla farklı ilişkiler kurmak, bir amacımızın olması, kendimizi geliştirmek, geleceğimizi şekillendirebilmek, kendimizle beraber başkaları için de bir şeyler yapmak ve üretmek.

Günümüzde herkes sürekli yoğun olduğunu söylüyor. “Çok çalışmak” bir yaşam tarzına dönüştü. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında yoğunluk sübjektif bir kavram. Bu şekilde söylenmesini çoğunlukla bir dil alışkanlığı olarak gözlemliyorum. Çok çalışmak ve dolayısıyla yoğun olmak, herkes için farklı bir anlama sahip olabilir. Bu durum herkes için zor, zararlı ya da zorlayıcı görünmeyebilir. Bazıları için bu bir meydan okumadır. Bazıları ise işini hobisi olarak görebiliyor ve işiyle saatlerce vakit geçirmek onlara çok iyi gelen bir şey olabiliyor. Amerikan danışmanlık şirketi Gallup’un raporlarına baktığımızda, ne yazık ki çoğu çalışanın yaptığı işe bağlılık duymadığını ya da çok az duyduğunu görüyoruz. Bu nedenle ilk aşamada çalışmakla ve ardından yaptığımız işle ilgili nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğumuzu anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Dengeli ve mutlu bir iş hayatını nasıl tanımlarsınız?

İş hayatıyla ilgili konuları tartışırken, çoğumuzun aklına ilk gelen beyaz yaka ya da plaza diye tabir ettiğimiz türdeki profesyonel yaşamın dışındaki alternatifleri de unutmamamız lazım. Bunu da dikkate alarak, en genel kapsamda, kişinin değerlerine, ihtiyaçlarına, isteklerine, yetkinliklerine ve beklentilerine uygun bir işe sahip olması olarak tanımlayabilirim. Eğer kişi bir kurumda çalışıyorsa, aynı dinamiklerin kurumla olan uyumunu ve az önce bahsettiğim gibi kişinin kurumuna olan aidiyet duygusunu da ekleyebilirim.

Üzerinde en çok çalıştığınız konulardan biri iş hayatında “duygusal emek”. Bu kavramı biraz açabilir misiniz?

Duygusal emek, çalışanların çalıştıkları kurum tarafından benimsenen veya pozisyonları gereği arzu edilen duyguları gösterebilmeleri adına harcadıkları enerjidir. Bu kavramın yaratıcısı Berkeley Üniversitesi’nden sosyolog Prof. Arlie Russell Hochschild, duygusal emeği fiziksel emek ve zihinsel emekten ayırıyor. Hostes olarak çalışan birini örnek olarak alalım, ağır eşyaları taşıyıp kaldırırken fiziksel emek harcar, acil durum iniş ve kalkışlarını organize ederken zihinsel bir emek harcar ve yolculara nezaket gibi belli duyguları gösterebilmek ve öte yandan öfke gibi bazılarını da göstermemek adına duygusal emek harcar. Mutlak olumsuz etkiler yaratan bir olgudan bahsetmesek de birçok çalışma, duygusal emeğin iş tatmini, iş performansı, tükenmişlik gibi iş dinamiklerine ilişkin birçok etmenle bağlantısı olduğunu gösteriyor.

Bir diğeri ise iş hayatında “duygusal zekâ”…

Aslında ikisi birbiriyle çok bağlantılı. Her ikisinde de düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı anlayabilmek kilit nokta. Söylemesi kolay ama uygulaması zor bir beceriden bahsediyoruz tabii burada. 1990’ların sonunda Daniel Goleman’ın “İşbaşında Duygusal Zekâ” adlı kitabı ve Harvard Business Review’da çıkan “Lideri Lider Yapan Nedir?” adlı yazısıyla artık iş dünyası da tam anlamıyla bu kavramla ilgilenmeye başladı. Goleman bu kitapta, duygusal zekâyı en basit haliyle; kişinin kendisinin ve başkalarının hislerini tanıma, kendini motive etme, içindeki ve ilişkilerindeki duyguları iyi yönetme yetisi olarak tanımlıyor. Danışmanlık tarafından baktığımızda, duygusal zekânın bu alt başlıklarıyla bağlantılı farklı becerileri geliştirmek adına talepler hemen her zaman var diyebilirim. Dünya Ekonomik Forumu’nun da gelecek yıllar için öngördüğü yetkinliklerde bunu görebiliyoruz.

Koronavirüsle beraber birçok işyeri evden çalışma modeline geçiyor. Bazı şirketler buna hazırlıklıydı, ancak bazıları bu çalışma şeklini ilk defa deneyimleyecek. Bu dönemden sonra iş yapış şekillerine bakış açılarında ne gibi değişiklikler görebiliriz?

Hayatımıza devam edebilmek için birçok konuda olduğu gibi kurumsal dünyada da bakış açılarımız özellikle Mart ayı itibarıyla değişmeye başladı. Bu süreci atlattıktan sonra eski usul çalışmaya dönenler olsa bile en temelde çoğumuzun daha esnek düşünebilme, gelecek odaklı ve kritik durumları da dikkate alarak yeni planlamalar yapabilme kaslarımızın gelişeceğine inanıyorum. Çoğu şirket için bu kasları kullanacağı ilk alanlardan biri de kuşkusuz iş süreçlerinde, takım içi ve dışı iletişimlerde, eğitimlerde teknolojiden faydalanmak olacak. Öte yandan, tüm bu değişimleri yaşarken, bahsettiğiniz gibi farklı şirketlerde farklı uygulamalara geçildi ve bunun aslında çalışanlardaki yansımasını da çok yoğun bir şekilde gözlemliyoruz. Kurumlar her ne yapıyor ya da yap(a)mıyorsa, çalışanlara giden mesajların da farkında olmaları ve iyi yönetebilmeleri hem kurum içi dinamikler hem de kurumun dışarıdaki algısı açısından önemli bir yere sahip.

Örgütsel psikolog olarak iş hayatının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Otomasyonun arttığı ve fiziki olarak bir arada bulunma zorunluluğunun eskisi gibi olmadığı bir dünyada ilişkiler ve çalışma şekilleri de her geçen gün değişime uğruyor. Gelişen teknolojinin, freelance ve uzaktan esnek çalışma ortamlarının ve start-up kültürünün yaygınlaşmasıyla eskiden birçok kuşağın kendini güvende hissettiği kurumların da bu değişime ayak uydurması gerekecek. Bunun için farklı uygulamalara başlayanlar var. Eskiden sıkça kullanılan iş ve özel hayat ayrımı kavramları daha az kullanılmaya başlandı. Tek bir hayatımız var düşüncesini daha baskın olarak duyuyorum. Henüz iş hayatına girmemiş 2000’ler kuşağını ve her geçen gün gelişmekte olan teknolojiyi düşündüğümüzde, operasyonel değil, yetkinlik odaklı meslek gruplarının ön plana çıktığı, dijital teknolojilerin bir yaşam tarzı olduğu, esnekliğe ve değerlere önem veren, farklılıklara, inovasyona açık ve oyunlaştırılmış süreçlerin de artarak yer alacağı bir iş hayatı bizleri bekliyor görünüyor.

Sibel Karamaraş, Örgütsel Psikolog. Kurumsal ve bireysel terapi alanında klinik psikoloji eğitimlerini sürdürmektedir.

 

 

Önceki Yazılar

Güzellik Rutinlerinize Teknolojik Cihazlar Katın

Sonraki Yazılar

İçinizdeki Boşlukla Kucaklaşın