koleksiyonerlik-tutku-mu,-bagimlilik-mi (2)

Koleksiyonerlik: Tutku Mu, Bağımlılık Mı?

 

 

Kalp atışları hızlanıyor, nefesleri kesiliyor, telaşa kapılıyorlar. Arzuladıkları nesneler onlarda ilk görüşte aşk etkisi yaratıyor. Koleksiyonerlerin nesnelerle kurdukları bağ hayatlarının dengesini değiştirebiliyor.

Akademisyen Sinan koleksiyon parçaları için, “Onlarla herhangi bir insanla kuracağımdan daha yakın ve özel bir ilişki kuruyorum” diyor.

Tüm koleksiyonerlerde bu tutku farklı şekillerde tezahür ediyor: Çılgın bir şekilde biriktirme ya da seçici tercihler yapma, büyük veya küçük nesnelere yönelme, sanatsal veya ticari ayırımlar yapma. Bazısı yeni akımları takip ediyor, bazısı ailesinin koleksiyonunu devam ettiriyor. Harcamalarını daha ılımlı yapanlar da var tüm maaşını koleksiyonuna yatıranlar da. Her birinin tek bir ortak noktası var: İstediklerini bulduklarında aynı sevinci, sahip olamadıklarında aynı hayal kırıklığını yaşıyorlar. Adeta gerçek bir aşk.

Koleksiyon tutkunları, hayat amaçlarına dönüşen doyumsuz sahip olma ve biriktirme dürtülerini açıklamakta zorlanabiliyorlar. Peki, nesnelere duyulan bu aşk nereden geliyor? Amerikalı psikanalist Werner Muensterberger bunun çocukluğa dayandığını söylüyor. Doğduğunda bebek kendisiyle annesi arasında ayrım yapamaz ve onunla iç içe geçmiş bir halde yaşar. Bir gün, ondan uzaklaşabileceğini anlar ve gerçek bir travma ortaya çıkar, bu kaygı ve korkuyu yenmek içinse genellikle etrafındaki bir nesneyi alıp yakınında tutar. Psikanalist ve çocuk doktoru Donald W. Winnicott buna “geçiş nesnesi” adını veriyor ve şöyle açıklıyor: “Bebeğin vücudunun bir parçası olmayan ama aynı zamanda dış gerçekliğe ait olduğu da henüz tam olarak fark edilemeyen bir nesnedir bu.” Bu obje (çıngırak, bez bebek, battaniye vb.) çocuğun dışarıya açılmasıdır. Yalnızlık korkusunu rahatlatmaya yardımcı olurlar. Werner Muensterberger’e göre, her koleksiyoner sahip olduğu nesnede geçiş nesnesinin gücünü bulur.

Bazı koleksiyonerlerin bir özelliği de doyumsuzluktur. Zevkleri değişse ve farklı nesneler toplamaya başlasalar da hiçbir zaman biriktirme güdüsünden kurtulamazlar. Ancak bu obsesif kompulsif bozuklukla ilişkili değildir. Psikiyatr Robert Neuburger, “Hepimiz kompulsifiz” diyerek açıklıyor. Tabii bu herkeste farklı seviyelerde ortaya çıkıyor. Koleksiyonerlik ne patolojik bir durum ne de bir hastalık. Hatta koleksiyonerlik için kişinin kendini tedavi etme yöntemi dahi denebilir. Psikolog Henri Codet, koleksiyonerliğin dört psikolojik özelliği olduğunu belirtiyor: Sahip olma tutkusu, spontane hareket etme ihtiyacı, kendini aşma antrenmanı ve sınıflandırma eğilimi. Codet, “Tüm bu özellikler çocuklarda var. Belki de bu özelliklerin yetişkinlik döneminde devam etmesi koleksiyoneri ortaya çıkarıyor” diyor. Bu arzu ilk olarak 7 ile 12 yaş arasında ortaya çıkıyor. Entelektüel olarak dış dünyadaki öğeleri sınıflandırma ve mantıksallaştırmaya ihtiyaç duyuluyor. Aynı zamanda bu yetişkin dünyasını ölçmenin de ilk basamağı oluyor. Prensip olarak ergenlikle birlikte bu eğilim kayboluyor. Eğer yetişkinlikte de devam ediyorsa, bir şey ekleniyor: Tutku. Gerçek koleksiyoner buradan geliyor.

Nesnelerin bir ruhu var mı?

Koleksiyonun içeriği ne olursa olsun koleksiyoner için özel bir anlamı vardır. Nesneye verilen değer onun nadirliğinden veya kıymetinden kaynaklı değil ruhun bir yansıması olmasındandır. Örneğin bez bebek veya oyuncak araba toplamak çocukluğa bağlanma olabilir, koleksiyon aracılığıyla bir regresyon yaşanır. Siyasi afişleri toplamak yaşanmış geçmişe ve toplumsal bilinçdışına fiksasyonu; tarihi nesneleri aramak tarihe sığınmak ve şimdiki zamandan izole olmak anlamına gelebilir. Bununla beraber, bu aralıksız sahip olma arayışı yeni öğeleri tamamlayarak kendilik imajını restore etmek anlamına da mı geliyor diye kendimize sorabiliriz. Bu durumda koleksiyonerlik, narsisistik bir değer bulmadır.

Ya bağımlılık kontrol edilemez hale gelirse?

Koleksiyonerler sonsuz çeşitlilikte nesneler arasında çok nadiren ayaklarına pranga takılmışçasına hapsedilmiş hissederler. Etnolog Claude Frère-Michelat, “Büyük bir çoğunluk kendini özgür ve mutlu hissediyor. Tutkularından, konuyu derinlemesine bilmekten gurur duyuyorlar” diyor. Bu durum, narsisistik değerlendirme hipotezini vurguluyor. Peki, yakınlarına hayatı zehir edenler bu konu hakkında ne düşünüyor? Psikiyatr ve psikanalist Robert Neuburger, “Koleksiyon amacını aştığında davranışlar tehlikeli bir hal alıyor. Tutku, idareyi ele geçiriyor ve koleksiyoner gerçeklik kavramını yitiriyor. Tabii bunlar çok nadir yaşanan durumlar. ‘Normal’ koleksiyonerler herhangi bir rahatsızlıktan şikâyetçi olmasalar da koleksiyon tutkuları peşlerini bırakmıyor. Bu da bir bağımlılık ama daha sempatik”.

Sayılarla Koleksiyonerler

Koleksiyonerlerin %73’ü erkek %27’si kadınlardan oluşuyor.

%50’si koleksiyona 4-15 yaş aralığında başlıyor.

Koleksiyonerlerin çoğunluğu bütçelerinin %5’i ile %20’sini bu işe ayırıyorlar.

%9’u parayı değerlendirmek olarak görüyor.

%90’ı düzenli olarak koleksiyonu ile ilgileniyor ancak geçirilen zaman toplam eğlencenin %10’u ile %100 arasında değişiyor.

%60’ı arkadaşlarına koleksiyonunu gösteriyor. %20’i ara ara, %20’si hiçbir zaman göstermiyor.

Paylaşımlar

“İstediğim parçayı koleksiyona katınca rahatlıyorum”

Ömer Atakan, içmimar

“İlkokuldayken pul koleksiyonum vardı, 2000’lerin başına kadar devam ettirdim. Bunun yanında, ders kitaplarının arasında Mister No, Zagor, Judas, Alaska gibi Fümetti’leri okurdum, onların fasikül ve albümlerini biriktirirdim. Sonraları filmlerin Amerika’yla aynı tarihlerde vizyona girmesi ve evlere videonun da girmesiyle sinema daha önemli bir yer tutmaya başladı hayatımda. Bu şekilde çizgi romandan sinemaya bir kayış oldu. Roger Moore’un James Bond’u canlandırdığı ‘Beni Seven Casus’ filmini 1982 yılında ilk kez betamax videoda izleyip hayran olmuştum. James Bond koleksiyonumun ilk parçası, 1980’lerden kalma ‘Ay Harekâtı’ filminin video kasetidir.

James Bond, 1962 yapımı ilk film olan ‘Dr. No’dan bu sene vizyona girecek olan 25’inci film ‘No Time To Die’a kadar 58 senedir bir popüler kültür ikonu olarak hayatımızda. Bu denli uzun bir geçmişi olan bir konunun koleksiyonunu yapmak da beni ayrıca tatmin ediyor. Koleksiyon toplamanın kesinlikle sonu yok. Aslında bu bir çeşit terapi. Bende olmayan, istediğim bir parça gördüğümde, mutlaka onu edinmem gerekiyor. 1000 parçanın üzerinde bir James Bond koleksiyonum var. Her ne kadar yer problemi olsa da, bu bir saplantı haline geliyor ve onu temin edip koleksiyona katınca anca rahatlıyorum.

Koleksiyon dünyasında bir laf vardır. “Bir şeyi alırken bir kere düşünürsün, almazsan bir ömür boyu” diye. Çok doğru bir sözdür. Koleksiyonuma bir parça eklemek için gece yarısı arabaya atlayıp, başka bir şehre gidip, parçayı alıp dönebilir veya tatil için ayırdığımız parayı o parçayı almak için verebilirim.

Bir şeyi biriktirmek, sergilemek ve araştırıp tüm detaylarını öğrenip ilgisi olan insanlarla paylaşmak gerçekten mutluluk hormonu salgılatabiliyor insana. Koleksiyonla ilgili bir grubumuz var, onlarla buluştuğumuzda tamamen koleksiyon ve sinema üzerine konuşuyoruz, kimi Tintin, kimi Star Wars, kimisi de E.T koleksiyoneri, popüler kültür ve koleksiyon olduktan sonra vakit nasıl geçiyor anlamıyoruz.”

“Koleksiyonumdaki nadir parçalar bende heyecan ve korku duygusu uyandırıyor”

Gülderen Bölük, fotoğrafçı, yazar,

“Küçüklüğümden beri hep bir şeyler biriktirdim; pul, şişe, seksek oynadığım gıcır taşlar… Bunlara koleksiyon demek elbette söz konusu değildi, ancak biriktirme ve saklama dürtüleri bende hep vardı. Şimdiyse kendimi ‘fotoğraf koleksiyoncusu’ olarak tanımlayabilirim, 2000 yılından beri bu koleksiyonu topluyorum. O yıllarda Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nde okuyordum ve ders olarak Osmanlı dönemi fotoğrafçılığını seçmiştim. Tam da bu sırada bir arkadaşım elinde oldukça eski, yıpranmış bir fotoğrafla geldi, bir sahafta bulmuş. O gün benim için dönüm noktası oldu, çünkü bu fotoğrafların istenirse bulunabileceğini fark ettim. Yıllar süren sahaf, bitpazarı, eskici ve müzayede kovalamacam sonucunda, binlerce fotoğraf, sayısız efemera ve çok fazla olmasa da üçboyutlu objelerden oluşan bir koleksiyona sahibim. Koleksiyonumdaki nadir bulunan parçalar bende heyecan ve korku duygusu uyandırıyor. Onların başlarına bir şey gelmesinden, deprem veya yangın anında yok olup gitmesinden korkuyorum. Sahip olmak istediğim yeni bir parça bulduğumda çok heyecanlanıyor ve hemen fiyatını öğrenmek istiyorum, çünkü heyecanımı devam ettirecek, ona sahip olup olamayacağımı belirleyecek tek kriter fiyatları oluyor.

Kendime koleksiyonum için bazı sınırlar koysam da, periyot ve başlık olarak geniş bir alan seçtim: Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi stüdyoları. Onca yıl boyunca açılıp kapanan stüdyoları düşünün, bir de buralarda çekilen fotoğraf sayısını… Dolayısıyla koleksiyonu toplamaya daha uzunca süre devam edeceğim. Koleksiyonumdaki tüm parçalar benim için kıymetli olmakla birlikte, ilk profesyonel fotoğraf sanatçımız Naciye Hanım ile ilgili birikimleri çok önemsiyorum. Bu konuyla ilgili bir sergi ve kitap çalışmasına başladım. Paylaşmak güzel şey. Eğer paylaşmaktan rahatsızlık duyuluyorsa, o zaman psikologların hastalıklı bir tutum olarak değerlendirdikleri bir koleksiyonculuktan söz ediyoruz demektir. Koleksiyonculuk bilinçle yapılırsa terapötik bir hobidir, ancak amaçsız ve kontrolsüz bir devinimle yapılıyorsa, elbette bu hastalık boyutundadır.”

“Koleksiyon insan ruhunun ipuçlarını barındırır”

Merih Akoğul, fotoğrafçı, yazar

Küçük yaşlardan itibaren bir şeyleri toplamayı severim. Bu ilkokulda gazoz kapağı ve pul idi. Kalem, defter ve kitaplara ise her zaman ilgim vardı. İlkokulda beş buçuk günlük harçlığımı pazartesi sabahları aldığım pullarla kırtasiyeci Şefik’e bırakırdım. Sonra bütün haftayı aç ve susuz geçirirdim. Biriktirmenin fedakârlık olduğunu o günlerden biliyorum. Hissetmek, aramak, bulmak, mezatlarda vuruşmak ve sonunda malzemeyi satın almak (ya da bırakmak) işin parçası. Her ilgi alanının kendine göre dinamikleri ve bedelleri vardır. Ama parçayı görme, almaya niyetlenme ve sonuçta sahip olmanın heyecanını yaşamak güzel bir süreç. Koleksiyoner olmanın bütün keyfini sürüyor, çilesini de çekiyoruz. Dolmakalem ve jilet en önemli iki koleksiyonum. Bir koleksiyon, içindeki parçanın adediyle değil, size nasıl mutluluk verdiğiyle önemlidir. Jiletlerime bakmak, onları dizmek, çeliğin tarihini yeniden düşünmek ve kabında (zarfında) yer alan grafiklerin estetiğini incelemek, benim için büyük haz nedenleri. Yaptığınız koleksiyonları söyleyince bazen yadırganıyorsunuz. Resim koleksiyonu, pul koleksiyonu yapıyorum ya da model lokomotifler topluyorum dediğiniz zaman doğal karşılanıyor. Ama jilet topluyorum dediğiniz zaman şöyle bir bakıyorlar. Ben bu keskin nesneleri fetiş objelerim olarak koleksiyonculuğumun en üst noktasına koyuyorum.

Koleksiyon insan ruhunun ipuçlarını barındırır. Aslında biriktirdiğiniz kendiniz, arzularınız, tutkularınız, ideallerinizdir. Koleksiyon yapmak bir yandan insanı ihtiraslandırırken, diğer yandan da ruhunu sağaltır. En güzel terapidir. Elbette insan sadece kendisi için toplamaz bu parçaları, açık artırmalarda, mezatlarda her yeni parçaya pey verirken, yakın dostlarının ya da koleksiyoncu arkadaşlarının bu parçaları gördüklerindeki tepkilerini de düşünür. Koleksiyoncular paylaşmayı sever. Fakat yaşlandıkça, tüm bu topladıklarınızın ne olacağını düşünmeye başlıyorsunuz. Fazla nesne ölüm kaygısını tetikliyor bence. Bu kadar malzemeniz varken, tüm bunlara büyük emek ve para vermişseniz, ‘Benden sonra tufan’ diyemiyorsunuz.”