kendimizle-karsilasma-yolu

KENDİMİZLE KARŞILAŞMA YOLU

 

 

En sevdiğiniz diziyi izliyorsunuz. Dizi ister fantastik olsun, ister biyografik. Karakterlerden biri gözünüzde adeta bir kahraman! Başka bir karakter ise yoğun bir tiksinti veya nefret uyandırıyor. Dizi deyip geçmeyin.

İşyerinizdesiniz. Direktörünüz gerçekten mentor olarak görebileceğiniz biri. Çok büyük bir hayranlık beslemeseniz de kendinize bir şekilde örnek olarak alıyorsunuz. Gelin görün ki CEO için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Onu düşünmek bile sizde gerginlik yaratıyor. “Aman, buradan ayrıldığımda bir daha görmeyeceğim ki zaten bu insanları” deyip geçmeyin.

Girdiğimiz her ortamda kendimize kahramanlar ve düşmanlar bulabiliriz. Her ortamda olmak isteyebileceğimiz, ideal gibi gördüğümüz, yakınında durmak isteyeceğimiz insanlarla karşılaşabileceğimiz gibi, bizde yoğun öfke uyandıran, bizi iten insanlar da görebiliriz. “E ne yani, öyle zaten, ne var bunda” diyebilirsiniz. Aslında çok şey var. Her öteki ile karşılaştığımızda, kendimiz ile karşılaşmış oluruz. Bunun da sihirli bir açıklaması yok. Evren size göstermek istedikleri için bu insanları yollamadı. Daha basit ama bizleri daha derinden ilgilendiren bir açıklaması var.

Ünlü Fransız filozof ve fenomenolog Maurice Merleau-Ponty, algı üzerine önemli bir kuram ortaya atmıştır. Çok kabaca iddiası, algıladıklarımızın çok küçük bir kısmını fark ettiğimiz üzerinedir. Kendisi tam olarak istatistikler vermese de şöyle düşünmek doğru olacaktır; bir anda 100 veri alıyorsam çevremden, bunlardan sadece 10’unun farkına varabiliyorum ve sadece birini derinlemesine düşünmek ve anlamlandırmak için zamanım oluyor. Bu olgunun ortaya çıkmasının tek sebebi, deneyimleme hızımızla zihnimizin hızının birbirini tutmaması denebilir. Peki, fark etmediklerimize ne olur? Örtük kalırlar ve sonra kendilerini farklı yollardan göstermeye, ifşa etmeye çalışırlar.

Senaristler veya yazarların eserlerinde genellikle kimin kahraman kimin ise antagonist olduğuna işaret eder. Ama kendimizi Bond filmindeki “kötü karakteri” desteklerken de bulabiliriz! Eser sahibiyle hemfikir olalım veya olmayalım, romanlarda, filmlerde, bir dost sohbetinde veya kendi hayatımızı kurgusallaştırırken, sık sık kahramanlar ve düşmanlarla karşılaşırız. Yazının başlığında kahramanlarımız, düşmalarımız gibi birinci çoğul şahıs aidiyet kipi kullanmamın sebebi, onlarda kendimize dair bir şeyler görüyor olmamız.

Her kendimize bir kahraman veya düşman bulduğumuzda (evet, onları biz buluyoruz, onlar bize düşmanlık veya kahramanlık yapmıyorlar), aslında kendimize dair ışık tutmadığımız bir parçayla karşılaşırız. Sartre nefretin kökenlerinin en temelde hepimizin paylaştığı insan olma hallerini reddetmek olarak görür. Her ağzımızdan nefret dolu bir cümle çıktığında, aslında kendimizin öyle olma ihtimalini reddetmeye çalışırız.

Oysaki unuttuğumuz en önemli nokta, bir insanın yaşadığı hiçbir zaman diğerine yabancı değildir. Aynı şey kahramanlarımız için de geçerlidir. Bana ideal, kahramanca, güzel gelen aslında benim için neyin değerli olduğunu bana gösterir.

Kahramanlarımız ve düşmanlarımız her yerdedirler. Kahramanlarınızı ve düşmanlarımızı ister Lev Tolstoy’un Anna Karenina karakterinde bulun, isterseniz de sinir olduğunuz iş arkadaşınızda. Kahramanlarımız ve düşmanlarımız görmediğimiz, göremediğimiz veya görmek istemediğimiz hallerimizi yüzümüze çarpar. Kendimize dair örtük ve gizli kalanları kahramanlarımızda ve düşmanlarımızda görebiliriz ve bir an için kendi karanlık yüzümüzle karşılaşma ihtimalini yakalarız. Kahramanlarımız ideallerimize işaret ederken, canı gönülden nefret uyandıran düşmanlarımız ise kendimize dair reddettiğimiz insan olma hallerimizi gözler önüne serer. Kısacası onlara çok ihtiyacımız var!

Yazı: Ferhat Jak İçöz

 

 

Önceki Yazılar

ZİHNİNİZ BEDENİNİZİ NASIL İYİLEŞTİRİR?

Sonraki Yazılar

HİPP BABYSANFT YÜZ GÜNEŞ KREMİ