kendimizi-kandirmayi-birakalim

KENDİMİZİ KANDIRMAYI BIRAKALIM

 

 

“Çok da önemsemiyorum. Umurumda değil!”

Sanırım en sık duyduğum cümlelerden biri bu seanslarda. Ayşe Hanım gelir, o hafta direktörünün ona ne kadar kötü davrandığını anlatır. Değil yaşamak, dinlemek bile üzücüyken, anlatımını o kadim cümleyle tamamlar: “Çok da önemsemiyorum.” Ahmet Bey gelir, o hafta metrobüste insanların nasıl onu itiştirdiğini anlatır. Değil deneyimlemek, dinlemek bile içimi sıkıştırmışken, o kutsal cümle gelir, seans odasının ortasına oturuverir: “Umurumda değil!”

Her “Çok da önemsemiyorum”, “Bana ne”, “Umurumda değil” dediğimizde, aslında ne kadar da umurumuzda olduğunu itiraf etmiş oluruz. Gerçekten umurumuzda olmayanlara dair diyecek bir lafımız olmaz, bizde bir yankısı, bir duygusu, bir düşüncesi olmaz zaten. Hatırlamayız bile.

İnsansak, etrafımızda olup bitenler, parçası olduğumuz her an, her ortam, her bağlam umurumuzda. İşin felsefesine dönecek olursak Martin Heidegger bu olguya aslında çok somut ve doğrudan “umursamak” demiştir (Almanca karşılığı Sorge). Etrafımızda olan ve deneyimlediğimiz her şey umurumuzdadır. Burada umursamaktan kasıt kafaya takmak veya dert edinmek demek değil. İçinde olduğumuz odanın sıcaklığından bize yöneltilen bakışlara, ortamdaki seslerden günün saatine kadar ve daha fazlası hep deneyimimizin bir parçasıdır. Heidegger’in umursamaktan kast ettiği, bağlamımızın bizim ve deneyimimizin üzerinde inkâr edilemez bir etkisi olduğudur.

Ne oluyor da umurumuzda değilmiş gibi yapıyoruz? Aslında bu sorunun cevabını satır arasında vermiş oldum; bizi çevreleyen dünyanın ve etrafımızdaki diğer insanların bizler üzerinde bir etkisi olduğunu reddetmek istiyoruz.

İnsan hem bir nesne gibi sağlam ve değişmez hem de bir özne gibi arzulu, iradeli ve özgür olmak ister. Jean-Paul Sartre insan olarak kendimiz için yarattığımız en büyük açmazlardan birini böyle tanımlar. Umurumuzda değilmiş gibi yaptığımızda, aslında kendimizi nesneleştirmiş oluruz. Fakat her koşul altında kendimizden aynı şekilde davranmayı, düşünmeyi, hissetmeyi beklemek, kendi iç dünyamıza yaptığımız en büyük saldırılardan biridir.

Kendimizi daha yakından tanımanın ve deneyimimizi kavramanın yolu tam da neler umurumuzda yakından bakmaktan geçer. Ve bu noktada Heidegger’in formülünü uygulamakta fayda vardır; eğer dünyanızda varsa, umurunuzdadır.

Yaşadıklarınıza daha yakından bakmaya çalışın. Bu noktada zihin hemen araya girip “Bu önemsiz”, “Bunu boş ver”, “Yaa ne alakası var” diyecektir. Tutunmayın bu laflara; sadece bakmaya devam edin. Yavaş yavaş inanılmaz net bir resim ortaya çıkacak. Kendimizi, deneyimimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi sadece ve sadece bağlamıyla anlayabiliriz. Başka bir yol mümkün değil. On yıl sonra şu sıralar tekrar Zen Zihni Başlangıç Zihnidir kitabını okuyorum. Gerçek, olduğu haliyle fazla ve ağır geldiğinde ondan uzaklaşmak için ne numaralar çeviriyoruz. Önce gerçekten olana “umurumda değil” diyoruz. Sonra ne olması gerektiğine dair binlerce fikir ortaya atıyoruz. “Bu ayrılık beni yaraladı, acı çekiyorum” demek yerine “artık geçmiş olmalıydı” diyoruz. “İşim için endişe ediyorum” demek yerine “umurumda değil, zaten bana iş mi yok, sokakta mı kalacağım, en kötü ailemin yanına geri taşınırım” diyoruz. Ve kendimize yabancılaşıyoruz.

Hadi kendimizi daha az kandırmaya çalışalım. Kendimize karşı dürüst olmak sanıldığı gibi dramatik veya büyük bir eylem değil.

Yazı: FERHAT JAK İÇÖZ (Uzman klinik psikolog ve psikoterapist. Varoluşçu Akademi klinik direktörü.)

 

 

Önceki Yazılar

YABANCI DİL ÖĞRENMENİN BEŞ YOLU

Sonraki Yazılar

BEBEKLERİ EKRANDAN UZAK TUTMANIN YOLLARI