kendimizden-baska-evimiz-yok

Kendimizden Başka Evimiz Yok

Gerek seanslarda, gerek seminerlerde, gerekse de eğitimlerde, bu sıralar en sık duyduğum sorulardan biri “Ölümün bu kadar yakın olduğunu gördükten sonra biz nasıl yaşamaya devam edeceğiz?” oldu. Hepimiz kendimize bir hayat tutturmuş, kendi küçük dünyalarımızda irili ufaklı binlerce önemli veya önemsiz şey peşinde koşuyorduk. Aslında belki de koşmuyorduk, uyuyorduk. Gözlerimizi hayatın gerçeklerine veya filozofların deyimiyle varoluşun koşullarına yummuş, kurguladığımız bir dünyada gündelik meseleler tüm gerçeklikmiş gibi yaşıyorduk. Ve uyandık. En azından bir kısmımız.

Uyandık ve gördük ki ölebiliriz. Uyandık ve gördük ki kaybedebiliriz. Uyandık ve gördük ki her şey geçici; sağlık, maddi varlık, hayatlar, kendimiz. Uyandık ve gördük ki zaten neler neler kaybederek gelmişiz bugünlere.

Bu arada bahsettiğim uyanış çoğumuza yabancı değil. Aramızdan bazıları zaten bu kayıplarla karşılaştılar. Travmanın en çarpıcı, en sarsıcı yanı inandığımız, varsaydığımız dünya düzeninin bir anda halı ayağımızın altından çekilirmiş gibi bizden alınmasıdır. Çok değer verip çantada keklik gördüklerimizi kaybedince sarsıntısı daha derin oluyor. Sağlığımızı, sevdiklerimizi, yaşam düzenimizi ne kadar değer verirsek verelim çantada keklik görenlerimiz bu dönemi daha zorlu geçiriyorlar. Çünkü ne sağlığımız, ne sevdiklerimizin hayatta olması ne de yaşam düzenimiz “kendiliğinden” öylemesine olan olgular değiller. Çok mistik bir hava katmaktan kaçınmak istesem de bütün bunların varlığı başlı başına birer mucize. Tam da çoğumuzun “zaten öyle olmalı” diye baktığı birçok unsurun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görmek sarsıcı. İşin daha üzücü yanı, karamsar yanım tehlike ortadan kalktıktan sonra alışkanlıklarımız ve değer verdiklerimizi nasıl algıladığımız konusunda tekrar eskiye döneceğiz diyor. Umarım öyle olmaz. Gerek bireysel hayatlarımızın gerekse de ekolojik yaşamın o kadar da çantada keklik olmadığı fikriyle umarım ki bir kısmımız bu dönemden çıkarız. Yine de umudum bu dönemi yaşayan neslin deneyim havuzuna bir çentik atıldığı yönünde. “Uyan ve elindekini gör, o kadar da basit değil” diyen bir çentik.

Varoluşçu filozoflar bizi yüz yılı aşkın bir süredir uyarıyor; sonluyuz, evsisiz, yersiziz, yurtsuzuz, bütün o güvendiğimiz zeminler ve güvenlik algımız bir kurgu diye. Sanırım gözünü açabilenlerimiz bunu çok net görüyor.

Şu sıralarki popüler bir söylem, normale döneceğimizi ama yeni bir normale döneceğimizi iddia ediyor. Pek tabii hayat aksın, insanlar işine gücüne dönsün, işinde gücünde olanlar güvenle çalışsın. Tekrar kendimizi bir nebze güvende hissedelim. Ama artık şu “normal” aşkımız bir bitse? Normal dediğimiz anda, karşılaştığımız olgunun ortaya çıkmasının ne büyük bir çaba ve denge gerektirdiğini indirgemiş oluyoruz. Meğer bir tatile çıkmak ne kadar çok koşulun bir araya gelmesiyle mümkün oluyormuş, öyle değil mi? Normale dönelim de, yapabildiğimiz her şeye hakkımızmış gibi bakmasak, arkasındaki çabayı, mucizeyi, zorlukları görsek?

“Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”nde kendimizden başka evimiz yok demiştim. Geçtiğimiz aylarda bu cümlenin haklı olarak yanlış anlaşıldığını gördüm. Varoluşçular kendilikten bahsederken tüm varoluşumuzdan, tüm hayatımızdan bahseder. Şimdi yeni karşılaştığımız ama hep olan ihtimallere karşı kendimize yeni evler kurma zamanı. Hayatlarımızı, dünyayı, ötekini, doğayı takdir etmeden geçmeyelim. Hiçbiri çantada keklik değil.

Yazı: Ferhat Jak İçöz, Uzman klinik psikolog, psikoterapist

Varoluşçu Akademi Klinik Direktörü. “Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabının yazarı.

 

 

Önceki Yazılar

Yüze Dokunmamak için Ne Yapılmalı?

Sonraki Yazılar

Teşekkür Etmenin Pozitif Etkileri