kadinlarin-ozgur-olmasi-neden-bu-kadar-zor (3)

Kadınların Özgür Olması Neden Bu Kadar Zor?

 

 

Fedakâr anne, kusursuz sevgili, iyi bir ev hanımı, başarılı bir çalışan… Günümüzde hâlâ var olan bu kalıp modeller kadınların kendilerini gerçekleştirme imkânlarını kısıtlıyor. Kadınların özgür olması neden bu kadar zor?

Ne ironiktir ki dünyada büyük özgürlükler kadınlarla temsil ediliyor. Amerika’nın en önemli simgelerinden biri olan New York’taki Özgürlük Heykeli bir kadın figürüdür. Bağımsızlık Bildirisi’ni kutlamak için Fransa’nın Amerika’ya hediye ettiği heykel, sağ elindeki özgürlük meşalesini gökyüzüne kaldırır. Öne doğru çıkan ayağının yanında köleliğin kaldırılmasına referansla kırık bir zincir vardır. Heykeltıraş Bartholdi’nin ve inşaat mühendisi Eiffel’in, ortak çalışması olan bu heykel ilhamını Roma özgürlük tanrıçası Libertas’tan alır. Bir diğer özgürlük sembolü, ressam Delacroix’nın Fransız İhtilali’nin simgesine dönüşmüş “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosudur. Burada da özgürlük, göğüsleri açık, sağ eli Fransız bayrağını havaya kaldıran bir kadın olarak resmedilmiştir.

Feministlere Teşekkür

Peki kadınlar gerçekte bu kadar özgür müdür? Okumak, meslek edinmek, kendi parasını kazanmak, mülk edinmek, oy vermek, seçmek ve seçilmek, istediği kişiyle evlenmek, boşanmak, doğum kontrolü, kürtaj, hamilelik izni, dilediği şekilde giyinebilmek… Hepsinin yaklaşık son 150 yılda elde edilmiş haklar olduğunu hatırlayalım. 2019’da internette viral olmuş bir sosyal kampanyanın dediği gibi, “Eğer bunları yapabiliyorsan, bir feministe teşekkür et!”

Bir gün bu hakların kadınların ellerinden alınması olası mıdır? Varoluşçu filozof, yazar ve feminist Simone de Beauvoir’ın 1949’da “İkinci Cins” isimli kitabında yaptığı uyarıyı hatırlamak gerekiyor: “Asla unutmayın, kadın haklarının üzerinde tekrar düşünülmesi için politik, ekonomik veya dini bir kriz yeterli olacaktır. Bu haklar asla tam olarak kazanılmamıştır. Tüm hayatınız boyunca dikkat etmelisiniz.” Özgürlük kadınlar için her gün kat etmeleri gereken bir yol. Kadınların hakları konusunda bilgilenmeleri ve onları korumaları gerekiyor.

Bugünün yanı sıra gelecek de düşünülmeli. Birleşmiş Milletler geçen 8 Mart Kadınlar Günü’nün uluslararası temasını “Eşit düşün, zekice geliştir, değişim için yenilik yap” olarak açıklamıştı. BM bu temayla yeni teknolojilerde cinsiyet eşitliğini ilerletme ve kadınları güçlendirme üzerinde durdu. Bilim, teknoloji, mühendislik, matematik ve tasarım alanlarında kadınlar hâlâ yeterli seviyede temsil edilemiyor. Dijitalleşmenin her alanında yani internet içeren her şeyde, mobil bankacılıkta ve yapay zekâ araştırmalarında kadınların da rol sahibi olması gerekiyor. Gelecek toplumları şekillendirecek olan yeniliklerin tasarımının, kadınların düşünce ve deneyimlerinin erkeklerinkilerle eşit derecede göz önünde bulundurulması önem taşıyor.

Bilinçdışındaki Ataerkil Mantık

Gelişmiş ülkelerde kadınlar için somut imkân ve koşullar sağlanmış olsa da, birçok kadın onaylanmama endişesiyle kendi istedikleri gibi yaşayamıyor. Bilinçdışında kimden veya nereden geleceği belirsiz bir izin beklentisi yerini koruyor. Yasalar fiilen özgürlüğü garanti etse de, bilinçdışı yüzyıllar boyunca toplumları yönetmiş ataerkil mantıktan kolay kurtulamıyor. Bu ataerkil mantık, psikanalist Lacan’ın kuramında sosyal ilişkileri ve dili sembolik olarak düzenleyen dört söylemden biri olan, hâkimiyet ilişkisini dayatan “efendi söylemi” üzerinden devam ediyor.

Kadınlar kabullenilmeme ve yeterli olamama endişesiyle evlenmek, çocuk yapmak ve kariyer yapmak arasında kalıyor. Hepsini bir arada gerçekleştirmeye çalışırken, kendilerini paradoksal modellerle karşı karşıya buluyorlar. Örneğin hem çok iyi bir anne hem de çok başarılı bir kariyer kadını olmak gibi. Sosyal psikolog ve psikodramatist Özge Kantaş bu ifadeye, “Kadından çok iyi bir anne ve başarılı bir kariyer kadını olması beklendiği kadar, başarılı kadının kariyerini bırakması ve sadece çok iyi bir anne olması da bekleniyor” eklemesini yapıyor. “Bu da paradoksa paradoks katıyor. Psikolojik sonuçları itibarıyla, ‘çalışmak zorunda’ olmanın, ‘işi bırakmak zorunda’ olmaktan bir farkı yoktur. Kadını, kariyeri veya anneliği arasında seçim yapmaya zorlamak ya da hem kariyerinde hem annelikte gerçekdışı bir mükemmelliğe zorlamak. İkisinde de ortak unsur ‘zorlanmış’ olmak. Böyle bir dışsal baskı, kadını iki farklı uç arasında sürükleyerek duygusal tahribata yol açabiliyor.” Kendini yol ayrımında bulmuş her kadının, gerekçenin içsel nedenlerden mi, yoksa dışsal baskıdan mı kaynaklandığını bulması için kendine sorması gerekiyor: “Gerçekten çalışmak veya işten ayrılmak istiyor muyum ve neden?” Farklı bir tercihte bulunmaları ise toplum tarafından kolay kabullenilmiyor. Uzman klinik psikolog İlknur Yılmaz, evlenmeyi kendisi tercih etmeyen ya da evlenmiş ama çocuk sahibi olmak istemeyen kadınların her zaman toplumsal baskı yaşadıklarını belirtiyor. “Toplumsal normlar, değerler, genel davranış biçimleri en özgür ruhlu kadını bile bir süre sonra etkileyebiliyor. ‘Evlilik yok mu?’, ‘Çocuk ne zaman?’ soruları mahremiyet algısı olmayan toplumlarda çok rahatlıkla sorulur. Bu seçimleri kendi isteğiyle yapan kadınlar bile bir süre sonra eksiklik ve başarısızlık duyguları yaşayabiliyor. Bir yanda kendi yürümek istediği yol, diğer yanda hissettirilen toplumsal normlar. Bu da içsel çatışmaya neden olabiliyor.” Sosyal psikolog Özge Kantaş’ın da vurguladığı gibi, bu durum sadece bireysel olarak annelerin sorunu değil; “Bu, aile içinde baba veya diğer potansiyel bakım vericilerin, işyerindeki kültürün, aile ve iş hayatına dair sosyal politikaların, toplumsal normların ve kültürün de sorunudur ve çözüm konusundaki sorumluluğudur”.

Süper Kadın Olmadan Özgürleşmek

Ayrıca kadınlar oldukları kişi için sürekli eleştirilme potansiyeli taşıyorlar. Bazen “fazla” olduklarına dair; fazla güzel, fazla güçlü, fazla akıllı, fazla kilolu… Bazen de “eksik” olduklarına dair; yeterince güzel, akıllı, güçlü, formda değil. Bunlar kadının iç dünyasında eleştirel ve sert süperego tarafından tekrarlanıyor. Bütün bunları aynı anda olmaya çalışırken, kadınlar da kendilerine bir “süper kadın” modeli dayatıyorlar.

Oysa özgürleşmek, süper kadın olmak değildir.Öncelikle,kendi kadınlığını anlayabilmektir, bunun için de önce kendi kadın model ve antimodelleriyle ilişkilerini anlamaya ihtiyaç vardır. Bu modellerin en önemlilerinden biri, kadınların anneleriyle ilişkisiyle oluşur. Klinik psikolog Gülçin Yılmaz, anne-kız ilişkisinin burada nasıl bir rol oynadığını açıklıyor: “Erken çocukluk yıllarında ebeveynle kurulan ilişki, çocuğun ilerleyen yaşamında kurduğu ilişkilerde, özsaygısında, kendine bakışında ve hayatla başa çıkma becerileri üzerinde hayati öneme sahip. Kız çocukları için anne ilk rol modeldir. Dolayısıyla annesinden kadın olarak gördüğü eylem, davranış ve tutumu kendi hayatında ve kadınlık anlayışında da gösterme eğilimindedir.” Anne-çocuk ilişkisinin doğal sonucu olarak; annesi tarafından ihtiyaçları sevgiyle karşılanan, davranışları toplumsal cinsiyet normlarına göre belirlenmeyen ve kendisi olmasına izin verilerek büyüyen kız çocuğunun değerli olduğuna ve sevilebileceğine inanacağını ifade eden Gülçin Yılmaz, aksi takdirde, yani annesinin istediği şekilde davranmadığında kabul görmeyen kız çocuğunun da yetişkinlikte, romantik ilişkilerinde partnerinin istediği şekilde davranmak zorunda hissedebileceğini, hedefine ulaşamadığında kendini suçlayabileceğini, yetersiz hissedebileceğini ve sosyal hayatında da her an dışlanma kaygısı yaşayabileceğini vurguluyor. Peki, nasıl özgür olunabilir? Yılmaz’ın hatırlattığı üzere, kadınların iç dünyalarında özgür olabilmeleri benlik algıları, özdeğer ve özsaygılarının dış olaylara ya da başkalarının ne düşüneceğine göre değişmemesiyle mümkün olur. Kadın bunun için doğadan, masallardan ve mitlerden de yardım alabilir. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından yola çıkarak kolektif anlatı ve yorumlama buluşmaları gerçekleştiren çağdaş sanatçı Nazlı Gürlek, bu ünlü kitabın etkisini şöyle açıklıyor: “Doğayla bağını koparmamış ve seçimlerini yaparken duygularını temel alan bir kadına geri dönüş için somut yöntem ve öğretilerden oluşuyor. Bedensel, döngüsel ve cinsel gerçekliğiyle barışık, bu gerçekliğin içinden yaşama katılan, söz alan ve eyleme geçen bir kadına geri dönüşten söz ediyoruz.” Kitaptaki öykülerden örnekler veriyor: “La Loba kadın ruhunun gücünün sınırsızlığını tanımlarken, La Mariposa-Kelebek Kadın bedenin güzelliğinden bahsediyor. Baubo Karın Tanrıçası kutsal bir cinselliğe giden yolu açıklıyor. Fok Derisi, Ruh Derisi aynı mevsimsel döngüler gibi ruhun da döngüleri olduğunu söylüyor ve olguları kendi döngüsel zamanlarında ele aldığımızda nasıl da güçlendiğimizi bize hatırlatıyor, ya da gülmenin yaşamın devamı için ne denli önemli olduğunu.” Nazlı Gürlek, kitabı kadınlarla birlikte okuduklarında veya masalları profesyonel masal anlatıcılardan dinlediklerinde, tek başına yapılan okumadan çok daha farklı anlamlar çıkardıklarını söylüyor. “Şiddet ve ölümün her yanımızı sardığı bu zamanda, hem bireysel hem de kolektif olarak bundan daha kuvvetli bir direniş biçimi düşünemiyorum.”

 

 

Önceki Yazılar

Kintsugi Sanatı

Sonraki Yazılar

Cilt Lekeleri Nasıl Geçer?