isimiz-bizim-diger-ailemiz-midir

İşimiz Bizim Diğer Ailemiz midir?

Şirket, aile mizanseninin tekrar oynandığı duygusal bir fabrika. Profesyonel taleplerle duygusal ilişkiler arasındaki uzlaşma zorluğu da buradan kaynaklanıyor.

Alkışlar arasında genç bir kadın gizlice gözyaşını siliyor ve “Teşekkürler” diyor. “Sizi özleyeceğim” diye mırıldanırken, Ezgi’nin kelimeleri boğazında düğümleniyor. Bu bir aile kutlaması olabilirdi, ancak hukuk bürosundaki bir hoşça kal partisi. İşletme kitaplarındaki şu ruhsuz ve sterilize edilmiş iş dünyasının eksik bir temsil olduğunu hatırlatan bir kurumsal yaşam klasiği, tıpkı bir kabile ayini gibi. Uzun süre boyunca şirketler duyguların ve hislerin yasak olduğu bir yer olarak tanıtıldı ve böyle olmaları istendi. Ofisin kapısından geçtikten sonra bir fonksiyona dönüşen bireyin, duygularına sanki bir tasma takması bekleniyordu. Psikanalist Roland Brunner, “Tabii ki iş dünyasında vazgeçilemez bir rasyonalite alanı vardır. Ancak olan bitenin diğer yarısında da farklı zihin yapılarına, sevgi ve nefret bağlarına, baştan çıkarma ve ihanet ilişkilerine sahip kişiler arasındaki etkileşimle ortaya çıkan duygusal bir taraf bulunur” diyor. Sosyal psikolog Olivier Devillard’ın koçluk pratiğinde doğruladığı analizi şöyle: “Şirkette her zaman iki düzlem vardır: Kalbiniz veya ellerinizle, kalbiniz veya kafanızla. Hangisi olursa olsun kalp her zaman vardır.” Günümüzde giderek daha fazla çalışan, iş dünyasındaki ilişkilerin kalitesine önem veriyor; iyi bir atmosferin, işe duyulan ilgiden önce geldiğini belirtiyor. Kabul etmek gerekir ki iş, hayatı kazanma meselesi olmasına karşın iç dengeye etkisi daha çok. “Sadist ve buz gibi bir adam olan bölge müdürümle ilişkim beni kelimenin tam anlamıyla hasta ediyordu. İşten ayrıldım. Bugün daha az para kazanıyorum, ancak insana daha fazla saygı duyan bir şirkette çalışıyorum. Benim için gerçek bir yeniden doğuş. Huzurumu ve özgüvenimi geri kazandım” diyor 34 yaşındaki Özgür. Psikanalist ve profesyonel koç Hélène Vecchiali, “İnsanlar artık her yerde mutlu olmak istiyor. Bunu çift yaşamında, ailede ve son zamanlarda iş dünyasında da görüyoruz” diyor. Sonuç olarak, ilişkisel hayal kırıklığı ve rahatsızlığa tolerans seviyesi gittikçe düşüyor. “Pazartesi sendromu” güçleniyor. 32 yaşındaki sosyal hizmet uzmanı Merve, “Hafta sonuna girer girmez pazartesiyi düşünmeye başlıyorum. Hem insanları aşağılayan beceriksiz bir bölüm başkanına hem de 20 yıldır birlikte çalışan ve bana karşı bir olmuş iş arkadaşlarına katlanmak zorundayım. Gitmek için fırsat arıyorum. Böyle bir hayat mümkün değil” diyor.

İşyerinde kişilerarası yönetim alanında uzman koç ve terapist Brian Desroches, çalışanların şirketteki üç ilişkisel ihtiyacını hatırlatıyor: Bir gruba ait hissetmek ve görevinde tanınmak, yetkin hissetmek ve çalışmalarının takdir edildiğini bilmek, diğerleri tarafından kabul edildiğini ve sevildiğini hissetmek. “Eğer bu ihtiyaçlar karşılanmazsa, stresli durumlarda, aile içerisinde kullanılan taktiklere doğru bilinçsizce itiliriz” diyor Desroches. “Tıpkı ergenliğimde babama yaptığım gibi, huzurlu olabilmek için bölüm şefimi pohpohlamam gerektiğinde kendimden nefret ediyorum” itirafında bulunan Ezgi’nin örneğinde olduğu gibi. Psikanalist Roland Brunner’e göre ise tüm işletmeler ailesel değilse bile, şirket her zaman bir “aile meselesi”. Oldukça basit bir nedenle şöyle açıklıyor bu durumu: “İlk örgütsel model ailedir ve psikanaliz açısından sosyal bağ her zaman orada olup bitenlerin bir tür tekrarıdır.”

Brunner yansıtmaların, aktarımların ve özdeşleşmelerin kişiden habersiz; çocukluğun küçük ve büyük dramlarının, çatışmalarının, hayallerinin ve hayal kırıklığına uğramış umutlarının tekrarlanmasına neden olduğunu belirtiyor. “Bölümümün yeniden yapılandırılması sırasında, karar verme pozisyonundan yürütücü pozisyonuna geçtim, çünkü yeni gelen birine resmen âşık oldular” diye anlatıyor bir reklam ajansında sanat direktörü olan 37 yaşındaki Hazal. “Bir sabah uyandığımda artık yoktum. İhanete uğramış hissettim, sindiremedim, bu durumu o kadar kötü yaşadım ki kendim üzerine çalışmaya başladım. Bu çalışma hissettiğim acının kökenini anlamama yardımcı oldu. Aslında bu durum bana ailemin tüm dikkatini üzerine çeken kardeşimin doğumunu yeniden yaşatmıştı. Ajans değiştirdim ama o zamandan beri dikkatliyim ve profesyonel olmayan tarafta oynananları artık daha kolay bir şekilde tespit edebiliyorum. Mesafe koymaya çalışıyorum.” Brunner’e göre, aktarım yani ebeveynler, abi, abla, kardeşler ve yakınlarla olan çocukluk duygularının sosyal alanda tekrarlanması şirkette de geçerli. 29 yaşındaki Cansu, müdürüyle ilişkisinin net bir şekilde bir “anne-kız” ilişkisi olduğunu kabul ediyor. “Aramızda çok büyük bir yakınlık var ama hâlâ işi kötü yapma ve güvenini kaybetme korkusuyla yaşıyorum. Onu otoriter olduğu için eleştiriyorum ama aynı zamanda bana güven veriyor.” “Şirkette aynı zamanda sırlar, söylenmeyenler ve kurban-zalim-kurtarıcıdan oluşan sapkın üçgen, kabul edilme ve şefkat talepleri, yargılanma korkusu yer alır” diyor psikanalist Hélène Vecchiali. Tıpkı ilk tanıdığımız şirkette, yani ailemizde yaşadığımız her şey gibi. Geçmişteki aile “oyunları” ne kadar az belirlenmiş ve anlaşılmışsa, tekrarlamaları da o kadar kolaylaşıyor.

Bazıları için duygusal ve profesyonel alan arasında gerçekten farklı bir sınır oluşturmanın imkânsızlığı buradan kaynaklanıyor. Sempatiden yakınlığa, ardından sırdaşlığa, tamamıyla profesyonelken daha samimi bir hal alan bağlar meydana geliyor. O halde tüm zorluk, ne çok yakın ne de çok uzak, doğru mesafeyi bulmakta yaşanıyor. “Duygusal olarak ya çok fazla ya da yetersiz bulunuyorum” diyor bir bankada müşteri temsilcisi olan 47 yaşındaki Sefer. “Bir insandan gerçekten güzel bir enerji aldığımda, profesyonel ilişkilerimi bulanıklaştıran bir arkadaşlık kurmaya meylediyorum. Bazen de, kendimi korumak için duvar örüyorum ve dolayısıyla beni soğuk ve mesafeli buluyorlar.” Koç Olivier Devillard’a göre, tehlike aşırılıktan kaynaklanıyor. Profesyonel-duygusal ayrımının aşırı yapılması ya da aşırı yakınlık ilişkisi olduğunda ortaya çıkıyor. “Şirket içinde yakınlık ağlarının oluşturulması önemlidir, çünkü ekipleri güçlendirir ve çalışanların duygusal konforu için gereklidir. Ancak dikkat: Çok yakınlık diğerine çok fazla açılarak açık bir kalple yaklaşan bireyi zayıflatır. Bunlara ek olarak unutmamak gerekir ki iş dünyası zor bir dünyadır.” Yılan hikâyeleri, ihanetler, gizli ya da ilan edilmiş savaşlar da bu dünyanın manzarasının bir parçası. “Seçici olmayı öğrendim” diyor 42 yaşında bir havayolunda yönetici olan Özge. “Arkadaş olarak gördüğüm kişiyle özel hayatıma dair paylaştıklarımın kahve molalarında yayıldığını ve sevinçle yorumlandığını öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular döküldü. O günden bu yana sempatik, hafif ama sadece şahsi olmayan sohbetleri tercih ediyorum.” İşyerinde duyguların yeri neresi olmalı diye düşünürken sonu gelmez sorularla karşılaşırız. Duyguları ifadede ne kadar ileri gidilmeli? Kendini çok fazla göstermeden nasıl kendin olunabilir? Çalışma ilişkilerini tuzağa düşüren ve doğasını bozan fazla açılmalardan kaçınarak ilişkiler nasıl canlı tutulabilir ve nasıl doğal olunabilir?

“‘Özne kimliği’ ve ‘işlevsel kimlik’ arasında bir ayrım yapmak gereklidir” diyor Vecchiali. Koça göre en zoru bu iki kimliği uyumlu hale getirmek. Şirket gerçekliğinde, özne kimliklerinin taşmasına izin vererek tüm ilişkilerini “duygusallaştıran” ya da tam tersine rol kimlikleri gereğinden fazla büyüyerek görevlerine dönüşen kişilerle karşılaşılıyor. Sihirli bir formülü yoksa da, psikologlar ve koçlar kişinin aşırılığa kaçarak profesyonel ilişkilerini kirletmekten kaçınması için kendi üzerinde bir çalışma yapmasının önemini vurguluyor. Brian Desroches, kişinin bu konuda kendi üzerine çalışması için bir dizi yol öneriyor: İlişkilerini nesnel olarak gözlemlemek, özellikle iş hayatında “aileye” dair ne oynandığı üzerine düşünmek, sağlıksız duygusal üçgenleri belirlemek (mağdur-zalimkurtarıcı), çelişkili mesajları netleştirmek (kişinin söyledikleriyle aslında demek istediği sanılan arasında), iyi bir benlik saygısı talep etmek ve sürdürmek, kendini her tür ilişkisel evrime kapalı, durağan bir role hapsetmemek için ilişki kurma biçimini esnek tutmak. İş yaşamı da bizzat yaşamın kendisine benzediği için, beyni ve kalbi dengede tutmayı öğrenmek her gün verilmesi gereken bir mücadele.

 

 

Önceki Yazılar

Divan: Madonna

Sonraki Yazılar

Salgının Ruhsal Maliyeti