is-hayatinda-sucluluk-duygusu

İŞ HAYATINDA SUÇLULUK DUYGUSU

 

 

REKABETÇİ RUH

Filozof Gilles Deleuze, 1990 yılında yazdığı bir metinde “denetim toplumları” içine savrulduğumuzu dile getirmişti. Deleuze’e göre günümüz şirketler dünyası, çalışanların karşı karşıya gelmesine neden olan, onları bölen ve zorlayan sağlıksız bir rekabeti sağlıklı bir öykünme veya mükemmel bir motivasyon kaynağıymış gibi sunuyor. Bu sistemlerde hiçbir şey dur durak bilmez. Dinlenmek yasaktır. Komşuya göre daha az çalışmış ya da çaba sarf etmiş olduğumuz için suçluluk duyarız. Pierre Marie, kariyerine başladığı 1970’li yıllarda, bazı meslektaşları danışanlarına zaman zaman saat 21.30’a bile randevu vermesi gerekeceğini söylediğinde kulaklarına inanamamış. “Oysa öyle oldu! En iddialı okullardan mezun gençlerin günde 14 saat çalışmayı nasıl kabul ettiğini aklım almıyordu. Düşünsenize, işleri uğruna özel hayatlarını çıkmaza sokmayı umursamıyorlar. Onlar için tek önemli olan hiyerarşide doğru konuma sahip en iyi öğrenci olmak. Bunun için sabah 7’den akşam 9’a kadar bilgisayar başında çalışmayı kabullenebiliyorlar. Hafta sonları veya tatile giderken bilgisayarlarını yanlarına alıyorlar. Bu durumun Amerikalı iktisatçı Milton Friedman’ın 1960’lı yıllarda kurduğu yönetim sistemiyle birebir ilişkisi olduğundan eminim.” Bu sistem, iki noktaya odaklanarak çalışanlarda suçluluk duygusu yaratıyor: Her şey mükemmel şekilde sonuçlanmalı ve birbirinden önemli, gittikçe artan bir dizi görev günlük olarak mutlaka yerine getirilmeli.

GÖRÜNÜŞÜN HÜKMÜ

Günümüzde suçluluk duygusu sadece ofisteki ideal çalışan baskısından kaynaklanmıyor. 40’lı yaşlardakilerin doldurduğu yoga dersleri, havasız spor salonlarında ter içinde koşan, pedal çeviren bacaklar, hepsi “formda kalmak için”… Bedenine iyi bakmak artık yeni yasalardan biri. Pierre Marie bu gözlemini, “Toplumlardaki ahlaki şema, beden imajı ve yaşam sağlığı konularına kaydı” sözleriyle dile getiriyor. “1980’li yıllara kadar yaşamın keyfini sürmek iyi görülürdü. Aperitif veya dijestif birer içki içmek iş yemeklerinin olmazsa olmazlarındandı. Günümüzde idareciler bir bardak suyla yetiniyor. Kurallar değişti. Spor, çağımızın değerlerinden birine dönüştü. Kolektif söylem formumuza dikkat etmemizi, beden sağlığımızı korumamız gerektiğini dile getiriyor. Buna bağlı yeni yasaklar ortaya çıkıyor ve eğitimde hata olarak algılanacak yeni sınırlar belirleniyor.” Günümüz güzellik ve sağlık kriterlerine uymazsanız, kusurlu kabul ediliyorsunuz. Yeterince zayıf ya da yeterince kaslı değil misiniz? Beden meselesi artık erotik kapsamda değerlendirilmiyor, sosyal yargılama unsuru olarak ele alınıyor. Aşırılıklara, alkollü içkilere, tütüne yer yok. Bazı doktorlar, suçluluk duyan ve kendilerine sürekli, “Doktor, içki ve sigara içmezsem, çok sevişmezsem, düzenli bir hayat sürersem ve günde sekiz saat uyursam daha uzun yaşayacağımı garanti edebilir misiniz?” diye soran hastalarına bıkkınlıkla, “Daha uzun yaşayacağınızı garanti edemem ama bunları bu kadar dert ederseniz yaşamınız geçmek bilmeyebilir” diye yanıt veriyorlar.

DÜNDEN BUGÜNE NELER DEĞİŞTİ?

İşimizde mükemmel olmayınca hatalı hissediyoruz. 1960’lı yıllardan itibaren hayatımıza giren modern yönetim teknikleri, çalışanlara kendini suçlu hissettirmeye dayanıyor. Mükemmelliyetçilik tiranlığı, işe daima daha bağlı ve daha uysal çalışanlar yaratmayı hedefliyor.

Vücudumuz bir “tapınak” ve ona iyi bakmamak bizim suçumuz. Hasta olduğumuzda da vücudumuza iyi bakmamak yine bizim suçumuz. “Sağlık sermayemizi” yitirmemek için spor yapmamız, zayıf olmamız, içki ve sigara içmememiz gerekiyor.

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

FİLM ÖNERİSİ: INSIDE OUT

Sonraki Yazılar

BEYNİNİZİ YENİDEN YAPILANDIRIN