icinizdeki-boslukla-kucaklasin

İçinizdeki Boşlukla Kucaklaşın

Sonlar, sonluluk, kaybetmek ve yas

Siz okurken ne hissettiniz bilmem, ama başlığı yazarken zorlandım. Sonlar, kaybetmek, yas ve genel anlamıyla sonluluğumuzla karşılaşmak zor. Kolay olduğunu iddia eden varsa, ki hepimiz zaman zaman edebiliriz, kendimizi çok ciddi anlamda kandırdığımızı ön görebiliriz.

Bununla beraber gerçekten zor olan nedir diye düşünmeden edemedim. Kimimiz daha yaşamadığımız kayıpları, sonları bekleyerek koca bir ömrü geçiriyoruz, kimimiz de kaybettiklerimizi kaybetmemişiz gibi yaşamaya çalışıyoruz. İlişkimiz son bulacak, annemizi/babamızı kaybedeceğiz, köpeğimizi/kedimizi bir daha göremeyeceğiz diye kimimizin gözüne uyku girmezken, kimimiz de geri de bıraktıklarımız, o ilişki, o anlar, o zamanlar hiç olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz.

İster Camus’ye bakın, ister Sartre’a, isterseniz de Kierkegaard’a; insan olmak zaten zor. Sartre’ın tabiriyle boş bir tutku. Boş, çünkü bitecek ve hiçliğe karışacak, ama bir tutku, çünkü yaşarken öyle ya da böyle bu oyunu oynuyoruz. Zaten insan olmak yeterince zor ve karmaşıkken, acaba hayatı biz kendimize daha da mı zorlaştırıyoruz? (Belki de insan olmanın zorluklarından biri budur; hayatı kendine ekstra zorlaştırabilmek.)

İnsan olmak zor, çünkü bütün özelliklerimizin ve tabi olduğumuz koşulların ötesinde farkındayız ki hepimiz sonluyuz. Hayatımızın bir sonu var, ilişkilerimizin, etrafımızdaki insanların, kullandığımız nesnelerin. İnsana dair hiçbir şey, kendisi dahil olmak üzere, kalıcı değil.

Ancak bu başlı başına bir sorun teşkil etmez. Unutmamamız lazım ki bazı sonları da iple çekebiliriz; bir okuldan mezun olmak, istemediğimiz bir işten ayrılmak gibi. Bir okulun sonunun gelmesini böylesine isterken, neden ilişkimin bitmesinden bu kadar korkuyorum? İkisi de son değil mi?

İkisi de son olsa da arada çok ciddi bir fark vardır; ikisiyle kurduğumuz bağlar birbirinden çok farklıdır. Evet, ikisi de gidince geride bir boşluk bırakacaklar, ama biri çok istediğimiz bir boşlukken, diğeri bizden bir şeyler koparıp götürecek bir boşluk olacak. O okul bittiğinde geride kalan boşluk belki de heyecan duyduğum bir gelecekle dolacakken, ilişkimden geriye kalacak boşluk hep bir yarık gibi kalacakmış gibi hissedebilirim.

İnsan olmak demek boşluklarla yaşamak demek. Her zaman kaybettiğimiz, geride bıraktığımız, bizden alınıp götürülmüş, bizden kopup gitmiş parçalar olacak. İnsan olmak demek bir yandan hep kaybetmektir. Kaybettikçe geride boşluklar kalır.

Sanırım hayatı kendimize fazladan zorlaştırdığımız nokta burası; biz bu boşluklarla ne yapıyoruz? Kimimiz “acımadı ki” diye tepinirken, kimimiz o boşluğu kimliğimiz haline getiriyoruz. Kimimiz hemencecik o boşluğu yeni bir şeyle (ilişki, hobi, arkadaşlar, dostlar) doldurmaya çalışırken, kimimiz hiç yokmuş gibi davranıyoruz. Aslında yapmamız gereken çok net; hiç bir şey yapmamak! O boşlukla kalmak.

Hayat tabii ki devam ediyor. Bir yandan boşluklarla yaşarken, bir yandan da yeni heyecanlar, yeni yönler, yeni anlamlar hep ufukta. Ama içimizdeki boşluklar bizden görülmeyi talep eder. Onları öyle ya da böyle yok saymayın.

Yas iyi bir şey. İzin verin kendinize. Yas tutuyorsanız, o şeyle bir bağ kurdunuz demektir. Canlısınız demektir. Yas, geride kalan boşluklara sahip çıkma çabasıdır. Basamaklara bölünemez, kademelere ayrılamaz, bir son tarih verilemez; verilmemeli. Yaslarımıza sahip çıktığımız kadar, boşluklarımızı gördüğümüz kadar tam olabiliriz.

Yazı: FERHAT JAK İÇÖZ (Uzman klinik psikolog ve psikoterapist. Varoluşçu Akademi klinik direktörü.)