herkes-kendi-ritmini-ariyor (1)

Kendimize Uygun Hayat Ritmini Nasıl Bulabiliriz?

Hepimiz daha sürdürülebilir bir hızda yaşamak, günlük maratonda kendimize zaman ayırabilmek istiyoruz. Peki ama bu hayalimizi neden gerçekleştiremiyoruz? Kendimize daha uygun bir hayat ritmini nasıl bulabiliriz?

“Aslında beni yaptıklarım değil, yapmaya zaman bulamadıklarım yoruyor.” Psikolog ve Psikanalist Sylviane Giampino’nun psikanaliz divanında dile getirilmiş bu şikâyet, diğerlerinden farksız bir kadına, yani bir hayatta 10 hayat yaşayan bir kadına ait. Mesleki, ailevi, duygusal, sosyal, kültürel, sportif ve politik hayat… Hepsiyle aynı anda ilgilenebilmek için gerekeni yapsa da zaman sanki asla yeterli değilmiş gibi hep eksik kalıyor.

KADINSAL SUÇLULUK DUYGUSU

Zamanın yetersiz olduğu neye kıyasla söyleniyor? Kadının kendisinden beklenildiğini düşündüğü işlere göre. Giampino, bu yetersizlik duygusunun çoğunlukla kadınlar tarafından ifade edilmesinin bir tesadüf olmadığını açıklıyor. Bu “eksik kalmış” kadın, bilinçdışında sürekli asla sahip olamayacağı “daha fazla şey”in arayışında. Bu Freudyen düşüncelere sosyal baskıyı da eklemek lazım. Çünkü bugün hâlâ toplumlarda, görünüşte feminist tutumların arkasına saklanarak “seçim yapmayı” ya da “vazgeçmeyi” öğrenmeyi öğütleyen, yüzyıllar öncesinden gelen sesler yankılanmaya devam ediyor. İsviçreli bir politikacının karısı, “önemli” kocasına destek vermek ve çocuklarına bakmak için kariyerine son vermiş olmaktan gurur duyduğunu belirtip, “Çalışan bir kadın bunu sadece modayı takip etmek için yapıyordur” demişti. Psikolog ve Psikanalist Giampino, bu sözlere “Kadınlara daha az stresli olmaları için daha az çalışmaları gerektiğini söylemek, onlara çifte ceza vermek demektir” diyerek tepkisini ortaya koyuyor ve ekliyor: “Kadınlar böyle bir seçim yapmak istemiyorlar, ayrıca zaten böyle bir seçim yapmaları mümkün değil!” Giampino’ya göre kadınların zaman baskısını daha ağır bir şekilde üzerlerinde hissetmelerinin sebebi, erkeklere kıyasla kadınlardan bir gün içerisinde daha çok görevi yerine getirmelerinin beklenmesi. “Zamanın yokluğu konusundaki bu şikâyet, zaman algısını biraz unutarak yaşama zorluğundan kaynaklanır. Çünkü genelde, taşıdıkları ve büyüttükleri bebeklerden bakımını üstlendikleri yaşlı kişilere kadar hayattaki her yaşın yükünü onlar taşır.” Psikanalist Giampino, bu doğrultudaki tatminsizlik ve yetersizlik hissinin,
insan olmanın getirdiği sınırların açık bir şekilde bilincinde olmanın bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bunu “hafifletici ve gerekli” olarak değerlendiriyor. Ancak bu yararların farkına varabilmek için, suçluluk duygusu, kendini değersizleştirme veya mükemmeliyetçilik gibi zaman ile tatminsiz bir ilişkinin diğer sebeplerinin tuzağına düşmemek gerekiyor.

Ama endişeye gerek yok, erkekler de zamanın yetmediğini düşünüyor. Sylviane Giampino’ya göre zaman hep eksi tarafta. “Tersi durumda yani ‘fazla’ zaman olduğunda ise, genellikle zaman değil, bir kişi eksiktir” diyor. Buluşma noktasına henüz gelmemiş bir arkadaşı beklerken geçmeyen dakikalar veya âşık olduğumuz kişinin aramasını beklerken uzayıp giden dakikalar hemen aklımıza gelebilecek iki örnek. Objektif veri olarak “zaman” ile geçen zamanın sübjektif algısı yani “süre” arasındaki bu farkı Filozof Henri Bergson ortaya koymuştu. Yapılması gereken işler biriktikçe, süre daha da az gibi algılanıyor.

EYLEMLE FAZLA ÖZDEŞLEŞMEK

Bununla birlikte, Psikoterapist Beatrice Millêtre’in de hatırlattığı gibi, genelleştirilmiş bir “Kendin Yap” (Do It Yourself) çağında yaşıyoruz. Kendi internet bağlantını kur, fotoğraflarını bas, tatilini organize et… Teknoloji ve bireyci çağımızın özü, çeşitli becerileri herkesin erişimine sunmuş olmasında yatıyor. Tek başımıza yapabiliyorsak, neden başkasına devredelim? İçimizdeki megalomanın “Süper gelişme!” diyerek heyecanla karşılayacağı bir durum. İlerleme olduğu kesin, ancak zamanımızdan çalan bir gelişme olduğu da başka bir gerçek. Büyük işler gerçekleştirebileceğimiz şu değerli zaman! Bu “zaman yetmezliğinden” şikâyetin arkasında, frensiz bir hırs ve tümgüçlülük arzusunu kısıtlamanın getirdiği hayal kırıklığı saklanıyor.

Diğer yandan ateşe körükle gider gibi etrafımız “Evet, yapabilirsin!”, “İstediğin olabilirsin!” gibi iradenin gücünü savunan sloganlarla çevrili ve bunlar egoyu şişirirken bir yandan da aslında yaralıyor. Kentbilimci Paul Virilio’dan Filozof Hartmut Rosa’ya kadar tüm “zaman düşünürleri”, yaşadığımız süper-iletişim çağının hayat ritimlerimizi altüst ettiğine sürekli olarak dikkat çekiyorlar. Aciliyet, eşzamanlılık, hızlanma artık yeni tempomuz. Ancak Sylviane Giampino’ya göre bu şekilde değişen zaman kavramı, “kaçınma davranışlarının doğmasına sebep oluyor”. “Kendimizi hareketlerimizle özdeşleştirdiğimiz bir noktaya geldik ve bu bize acı veriyor, çünkü hayatımızı içselleştirmek, hislerimize kulak vermek ve var olmak için gerekli boş geçirdiğimiz zamanlarımız artık yok” diyor. Koşu temposunda yapılan aktiviteler, mesleki randevular ve eziyete dönüşen hızlı alışverişle sağa sola sallanan bir yelkovan gibi olmak yerine kendi hayatının aktörü olabilmek önem taşıyor.

YAPILACAKLAR LİSTESİNDEKİ YANLIŞ

Zamanla ilgili ıstırap kaynağı haline gelen bu ilişkiden ve ateş çemberinden nasıl çıkmalı? İlk eğilim, zamanı organize etmeye çalışmak. Yapılacaklar listelerinin efendisi olmak, hatta size bütün bunları tam gerektiği gibi organize edecek bir koça danışmak. Bu, tamamen yanlış! “Zamanı rasyonalize etme ve düzenleme araçları, doğal halinde kendi kendine ayarlanan bireysel ve kolektif tempoya zarar veriyor. Zamanı ne kadar mantık düzenine yerleştirmeye çalışırsak, o kadar kısalıyor ve elimizden kaçıyor” diyor Sylviane Giampino. Saatlerin aklın otoritesi altına girmesi bize önce güven verir, her şey sonunda “kontrol altında” gibi görünür. Ancak bu bizim sorumluluk duygumuzu azaltıp zayıflatıyor. “Zamanı bu şekilde yönetmeye çalışmak, yavaşlama, nefes alma ve gerekiyorsa hızlanma gibi zamanı yönetme kapasitemize güven duymamakla sonuçlanıyor” diyerek sözlerini tamamlıyor. Kısacası deneyimli bir dansçı gibi dışarıdaki tempo değiştiğinde, kendi iç hareketini dinlemek ve kişisel ritimden uzaklaşmadan uyum sağlamak gerekiyor. Bu noktada zorluk, bize ait bu ritmi hissetmekte yatıyor. Büyümek, etraftaki girdaba kendini bırakmak ve bu iç ritmi dinlememeyi öğrenmek anlamına geliyor. “Hızlı ol!”, “Daha çabuk!” veya tam tersine, “Bekle, biraz yavaşla!”, “O kadar hızlı değil” gibi. Doğru tempoyu bulmamızda bize tek bir ritim yalan söylemez, o da Şair Rainer Maria Rilke’nin deyimiyle “ritim kundağı” yani nefes alıp verişimizdir. Sakin, heyecanlı, kesik kesik veya derin… Ritmi ne olursa olsun nefesi dinlemek kendi metronomunu bulmak anlamına geliyor.

Çeviri: Nihan KARAHAN

 

 

Önceki Yazılar

İzlemek İçin Üç Neden: Bedenimi Kaybettim

Sonraki Yazılar

Değişime Nasıl Başlamalı?

Bir cevap yazın