sadelesmek

“HAYATTA YAPACAĞIMIZ EN FAYDALI YATIRIM KENDİMİZİ ÇÖZÜMLEMEYE ÇALIŞMAK”


Begüm Başoğlu ve Ege Erim, sadeleşme fikrinin Türkiye’de akla gelen ilk isimlerinden. “Sade” adında bir kitapları da olan Başoğlu ve Erim’e, sadeleşme yolculuklarını ve yeni başlayanlar için sadeleşmeyi sorduk.

Röportaj: Sinem DÖNMEZ
Fotoğraf: Tanla ÖZUZUN

Sadeleşme fikri nasıl geldi, birdenbire bir aydınlanma anı mı, yoksa bir şeylerin üzerinize üzerinize gelmesiyle mi? Hayatınızdaki fazlalıkları mı fark ettiniz örneğin?

Ege Erim: 2007 yılında, çok severek ilgilendiğim orkidelerimle ilgili bakım önerileri bulmak için kurcaladığım ABD merkezli bir tartışma platformundan, artık nasıl olduysa, pinpon topu gibi sekip kendimi minimalizm forumlarında buldum. Tam olarak böyle başladı sadeleşme hikâyem. Forumdaki tartışma konuları çok ilgimi çekince, ortamın kutsal kitabı gibi bahsedilen “Your Money or Your Life”ı ısmarladım hemen. Bu kitabı okumak parayla ve sahip olduklarımla kurduğum ilişkime ciddi bir format atmamı sağladı.

Begüm Başoğlu: Sadeleşme fikrinin aklıma düşmesi yaptığım işten mutlu olmadığımı anladığım zamana denk geliyor. Her ne kadar neye heyecan duyduğunu erken yaşta keşfedip eğitimini ona göre şekillendiren biri olduysam da iş hayatına adım attığımda bir şeylerin beni mutlu etmekten çok uzak olduğunu gördüm. Ve çözümlemeye başladım. Bir yandan sayısız makale okuyup, bir yandan da hayatımı gözlemliyordum. Neleri sevmiyor, nelerin yükü altında boğulmuş hissediyor, buna karşın hangi insanlara baktığımda içimde bir imrenme duygusu hissediyordum? Sakin insanlara, istediği şeylere istediği kadar vakit ayırabilenlere, telefonu sürekli çalmayanlara, “çok acil” lafını duymayanlara, birini dinleyemeyecek kadar meşgul olmayanlara imreniyordum ben. Bu çıkarımlar, seçtiğim iş hayatında hızlı iletişimin temel olduğu, kriz yönetiminin gerekli olduğu dinamik yapılara yer vermemem gerektiğini gösterdi. Sevmediğim şeyleri yapmamayı seçmek, sevdiğim şeylere daha fazla tutunmamı, tutkularıma hayatımda derhal yer açmamı sağladı.

Ne kadar zamandır sade yaşıyorsunuz? Kademeli bir değişim miydi?

E. E.: 2007’den beri daha sade ve kendimin daha fazla bilincinde yaşıyorum. Benim hayatımdaki dönüşüm öncelikle parayı neye/nasıl harcadığımla başladı, sonra ilişkilerime, eşyalarıma ve son olarak da kariyerime sıçradı. Teknolojiyi ve sosyal medyayı zaten pek hararetli bir şekilde kullanmadığımdan o alanlarda sadeleşmem gerekmedi. Bir kez minimalizm virüsünü kapınca, yavaş yavaş ve siz farkında bile olmadan birçok seçiminizi etkilemeye başlıyor. Yani tam olarak sadeleşme “öncesi” ve “sonrası” gibi bir bölünme yaşadığımı düşünmüyorum. Zaten hiçbir zaman eşyaya pek düşkün değildim. Ama “Madem para kazanıyorum, öyleyse tabii ki hepsini her ay son kuruşuna kadar harcayacağım” kafasından çıkınca, hayatta önümü çok daha net görmeye başladım.

B. B.: Kesinlikle kademeli bir değişimdi. Bahsettiğim dönem yaklaşık 2006-2007 yıllarına denk geliyor. Okuduğum onca şey sayesinde eşyaların, karmaşanın, istenmeyenlerin hükmettiği bir dünyadan çıkıp gerçekten anlamı olan, istediğim şeylerin var olduğu bir dünyaya geçiş yapmak adım adım gerçekleşti. Dolayısıyla eşyalar sadeleşmeye başladığım ikinci alan oldu benim için. Ardından yıllarca soyut bir kavram olmasına izin verdiğim parayla somut bir ilişki kurdum. Son dakika iptallerinden medet ummaya başladığım sosyal hayatımdaysa “Hayır” demeyi öğrendim. Tüm bu adımlar sayesinde özgürleşmeye devam ettim.

Hâlâ başaramadığınızı düşündüğünüz şeyler var mı? Bu bir süreç mi hayatta?

B. B.: Evet, kesinlikle bu bir süreç. Hatta kimi zaman iki ileri bir geri de olabilir. İyi bir noktaya geldiğim bir alanda kontrolü yeniden kaybettiğimi fark edebilir ve hızlı çözüm önerileriyle durumu toparlayabilirim. Burada insanın kendine fazla yüklenmemesi gerektiğine inanıyorum. Bir örnek vermem gerekirse, yaptığım tüm işleri seviyor da olsam bazen öncelik ve zaman planlarını doğru değerlendiremediğimi fark edebiliyorum. İşte bu noktada berrak bir zihinle önüme kâğıdı kalemi alıp yeni bir yol haritası çiziyor ve adım adım hayata geçiriyorum.

E. E.: Benim açımdan sadeleşme sürecinin bir sonucu da “başarmak” fiiliyle olan ilişkimi değiştirmek oldu. Kime göre, neye göre başarmak? Hırslı biri değilim ama istediğim şeyleri, kafama koyduklarımı genellikle gerçekleştiririm. Dışardan bakan ve kendini benimle kıyaslayan daha hırslı, daha mükemmeliyetçi birinin gözünden başaramadığım birçok şey olabilir. Ama ben kendi gidişatımdan şahsen memnunum!

Yeni başlayanlar için sade hayat hakkında neler önerirsiniz, nasıl tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

B. B.: İşe kendilerini tanımakla başlamalarını öneririm. Hayatta yapacağımız en faydalı yatırımın kendimizi çözümlemeye çalışmak olduğuna inanıyorum. Zira sade yaşam konusunda da bireyden bireye değişecek çok fazla durum var. Kesinlikle tek bir doğru yok. Yeni başlayanların bu durumu bir “trend” gibi görme yanılgısına düşmeden sebep sonuç ilişkisini kurmalarını öneririm.

E. E.: Sadeleşme fikrini duyduğunuzda bu konu hakkında daha fazla okumalıyım/öğrenmeliyim isteği geliyorsa, zaten bu yolun yolcususunuz demektir. Bu açıdan yeni başlayanların henüz heyecanları tazeyken mümkün olduğunca çok kaynak kurcalama hevesini anlayabiliyorum. Ama sadeleşmek teoride değil, pratikte gerçekleşen bir süreç. Yani sadece okumak değil, oturup kendi üzerinizde çalışmak, takıldığınız konuları kurcalamaya gönüllü olmak ve öğrendiklerinizi hayata geçirmek asıl zor olan kısım. İlk adım olan tanışıklığı bir adım daha ileriye götürmeye kalktığınızda, bütün hayatınızı masaya yatırmanız gerekebiliyor çünkü.

Bu kadar teknolojiye bağımlı bir sistemde, kendinizi kargaşadan, komplikelikten nasıl uzak tutuyorsunuz?

E. E.: Sürekli tüketici, alıcı ve pasif konumda olmak sanırım benim kişiliğime uymuyor. O açıdan hayatımı başkalarının ne yaptığını takip ederek ve onlara uyarak geçirmek zaten sosyal medya yokken de ilgimi çekmiyordu. Doğru düzgün televizyon bile seyretmeden büyüdüm, çünkü kitap okumak, hikâyeler yazmak, resim yapmak, arkadaşlarımla olmak yani aktif olarak bir şeyler yapmak daha eğlenceli geliyordu. Bu anlamda hiç sadeleşmem gerekmedi. Teknolojiyi dozunda kullanıyorum; işimi yapacak ve istediğim zamanlarda iletişim kuracak kadar. Freelance çalışıyorum ve birçok açıdan zaten kargaşadan uzak bir hayatım var. Kendi gündemimi kendim belirliyorum. Dünya gündemine nadiren bakıyorum, çünkü sürekli olumsuz şeyleri dinlemek beni kendi gücümden alıkoyuyor, yapabilecekken yapamaz hale getiriyor. Teknolojiyle veya teknolojisiz, ne kadar komplike yaşadığımız meselesi bence duygusal beklentilerimiz ve seçimlerimizle ilgili. Başkalarının onayına, takdirine ve sevgisine bağımlı hale gelmek bu devirde özellikle çok kolay. Kendi kendimizi sevme ve kabullenme görevini başkalarına devrettiğimizde, hayatın komplike hale gelmesi belki de kaçınılmaz bir şeydir.

B. B.: Teknolojinin beni esir alabilmesi fikrinden hazzetmiyorum. Bu yüzden seçimlerim de bu yönde oluyor. Örneğin sosyal medyada hiç var olmamak, haberleri ertesi gün okumak ya da telefonumdaki tüm uyarıları kapalı tutmak gibi kendimi bu karmaşadan kurtarmaya yardımcı olan kararlarım var.

İnsanlara hayır demeye başlamayı nasıl başardınız?

E. E.: Zaten hep diyordum! Bu konu yetiştirilme tarzımızla derinden bağlantılı gibi geliyor bana. Büyürken ve ailemle yaşarken, bana da birçok konuda hayır dendi. Sınırlarım vardı, uymam gereken kurallar vardı. Son derece özgür ve demokratik bir aile ortamında büyüdüm. Ama hayır hayırsa bir sebebi vardı. Bazı insanlar özgürlüğün sınırsız bir evet ortamı olduğunu düşünür. Bence bir çocuğun gerçek ve bağımsız bir yetişkin olması ancak sınırlarla mümkün. Çünkü size çizilen sınırların içinde kalmak sevilme, önemsenme ve güvenlik duygusu veriyor. Siz bu güven duygusuyla büyüdükçe ve kendi sorumluluğunuzu almaya başladıkça zaten sınırlarınız da doğal olarak genişliyor. Sonuç olarak nasıl olursam olayım, ne yaparsam yapayım beni seven ve destekleyen bir aileye sahiptim. Bu da sanırım bana şu güveni verdi: “Hayır” kendi sınırlarımızı belirlemek adına geçerli ve önemli bir kelimedir. Ve kendi sınırlarımızı belirlemek önemlidir.

Bir daveti, bir programı reddetmek için ne yapıyorsunuz? Seçtiğiniz cümleler mi var? Yoksa artık fazla davet almıyor musunuz?

B. B.: Almak istediğimiz kadarını alıyoruz, neyse ki! Şaka bir yana, burada durumu ikiye ayırmak gerekiyor. Bir tarafta gerçekten içinde var olmak istemediğiniz davetler var, bir de normalde isteyeceğiniz ama o durumda zamanı kendinize ayırmayı tercih edeceğiniz olasılıklar var. İlki için davete teşekkür edip katılamayacağınızı bildirmenin yeterli olduğu, ikinci durum için ise samimi bir açıklama yapmanın hoş olacağı kanaatindeyim.

Sade yaşamaya başladıktan sonra insanlara dair gözleminizde neler değişti? Çok mu şey istiyoruz, kendimizi çok mu tüketiyoruz?

E. E.: Sade yaşadıkça değil ama genel olarak yaşadıkça görüyorum ki hepimizin dersleri başka. Bu yüzden cevapları tek bir doğruda bulmamız mümkün değil. Sizin kendinizi çok tükettiğinizi gözlemliyor olabilirim. Ama bu bana size karışma veya siz istemedikçe fikir beyan etme hakkı vermez. Çünkü sizin o tükenmişlikten öğrendiğiniz bir şeyler vardır mutlaka. Sınırlarınızın ucuna henüz gelmemişsinizdir. Son damla düşüp bardağı taşırmamıştır. Bu toplumda birbirimizin hayatına karışmaya çok meyilliyiz bence. Ben en çok bunu gözlemliyorum. Ne kendimizi ne de başkalarını rahat bırakmaya yanaşmıyoruz. Yapılacaklar ve olunacaklar listemiz çok uzun. Odağımızı kendi içimize, kendi isteklerimize çevirsek her şey çok daha kolay olacak. Ama şu anda çevirmeyi başaramıyorsak elbet bu da bir deneyimdir. Yardım ancak biz istediğimiz zaman gelir.

B. B.: Hayatın seçimlerden ibaret olduğu bilgisini çoğu zaman unutuyoruz. Çok tüketip, tükettiklerimizin prangasını kendi bileklerimize takıp sonra da özgürlük savaşı veriyoruz. Bu süreç bu kadar yorucu olmak zorunda değil. Kendimize doğru soruları sorarak kararlarımızı bize iyi gelecek biçimde verebileceğimize inanıyorum.

 

 

Önceki Yazılar

VÜCUDUNUZ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER!

Sonraki Yazılar

GÖRDÜK, DENEDİK, BEĞENDİK: TERS TAKILMIŞ TEL TOKA

Bir cevap yazın