ff

“HAYATIMI FOTOĞRAFLIYORUM”

 

 


Ben çekiyorum, sen çekiyorsun… Biz paylaşıyoruz! Bir araştırmaya göre, toplumun yüzde 51’i her anını sosyal medyada paylaşıyor. Hatta 15-24 yaş arasında bu oran yüzde 83’e ulaşıyor. Örneğin 23 yaşındaki Melis, restoranda, havuz kenarında, arkadaşlarıyla gece dışarı çıktığında, Instagram’da paylaşımda bulunmadan önce art arda fotoğraf çekiyor. “Bu, hayatımı yansıtan dev bir fotoğraf albümü gibi aslında ve herkes görebiliyor.” Bu fazlaca büyük ve biraz fazla kişinin gördüğü bir albüm olabilir mi?

Anı yakalamakta zorlanıyorum. Sipariş verdiğimiz yemeği ya da arkadaş grubumuzla bir “selfie” çekiyoruz. Bunlar anı yakalamak için iyi. Psikanalist Katia Denard bu klişe davranış için şöyle diyor: “Hayatımızı fotoğraflarken, bu fotoğrafımız için neler söylenebileceğini düşünüyoruz.” Instagram’da fotoğraflarımıza ‘aden‘ filtresi uygulayarak, ya da ‘sepia‘ kullanarak kendimize 1970-80’lerden estetik bir hava katıyoruz. Kısacası, fotoğrafın üzerinde oynayıp ona vintage bir görünüm vererek ya da paylaşımımızın yaratacağı etkileri sabırsızlıkla bekleyerek, yaşadığımız anın tadını çıkarmayı ikinci plana atıyoruz.

Kendimi değerli kılıyorum.Hayatını fotoğraflayan kişi dünyayı değil, aslında kendini göstermek ister” diyor Psikanalist Gerard Wajcman. Başkasını gıpta ettirme arzusuyla kendisinin daha “değerli” bir imgesini vermek ister. “Genelde lüks bir restoranda yediğimiz yemeğin fotoğrafını çekiyoruz, ofiste masa başında değil!” Aynı zamanda da paylaşmak için her zaman en avantajlı selfie’yi seçiyoruz. Gerard Wajcman’a göre bu durum şu anlama geliyor: “Ben ne gösterirsem oyum. Bu da bir özgüvensizlik sorunu.” Katia Denard’a göreyse, narsisistik bir kırılmayı iyileştirmek için başkasının onayına ihtiyaç duyuyoruz. Belki de bunun sebebi küçükken ebeveynimizin bizi yaralayan bir bakışıdır. “Fakat bu aslında sonucu olmayan bir araştırma, çünkü fotoğraflarımızı paylaşmayı sürdürüyoruz” diyor Wajcman.

Bu tıpkı, başkası tarafından tanınmak için kontrol edilemez bir açlıkla saldırmak gibi!
Paylaşıyorum. Aslında cep telefonumuz ya da fotoğraf makinemiz yaralı egomuzu okşamak için basit birer oyuncak mı? Katia Denard’a göre ayrımı iyi yapmak gerekiyor. “Eğer sipariş ettiğim bir kokteylin fotoğrafını çekiyor ve sonrasında sosyal medyada paylaşıyorsam, bu her zaman etrafımdakileri kıskandırmak için olmayabilir. Aynı zamanda sanal olarak onlarla kadeh tokuşturduğum, bu güzel anımda onları düşündüğümü söyleme anlamına da gelebilir. Paylaşılan fotoğrafın aslında daha sağlıklı ve bağımlılık yaratmayan, kartpostala benzeyen bir boyutu da vardır.” Psikolog ve Psikanalist Yann Leroux, Instagram ile ilgili bir makalesinde bu uygulamanın isminin “instant telegram” yani anlık telgraf kelimelerinin birleşiminden meydana geldiğini söyler.

Eğer dünyaya kendi hayatınızı fotoğraflayarak gösteremiyorsanız bile en azından başkasına kendi evreninizin kapılarını açın.

NE YAPMALI?

Uçak modu“na geçin
Eğer her şeyi fotoğraflama arzumuz “anı yaşamamızın” önüne geçiyorsa, Psikanalist Katia Denard basit bir yöntem öneriyor: “Arkadaşlarınızla vakit geçirirken, cep telefonunuzu uçak moduna alın.” Anı ölümsüzleştirmek yerine bu anın gerçekten keyfini çıkarabilirsiniz.

Yeniden dillendirin
Gerard Wajcman’a göre hayatımızı fotoğraflayarak, sevdiğimiz yemekler, deniz kenarında oturmak gibi bedenimizi tatmin eden şeylerden bahsediyoruz. Hoşumuza giden şeyi söylemek yerine gösteriyoruz. Wajcman, bizi bunları konuşmaya davet ediyor.

Duyuları harekete geçirin
Bir çalışmaya göre, fotoğraf çekmek hafızamıza zarar verebilir. Bir anıyı hatırlamak için dikkatimizden çok fotoğraf makinamıza güveniyoruz. Neden fotoğraf çekmeden önce bakmaya zaman ayırmıyoruz? Bilgisayarımızın belleğinde yer kaplayacak bir fotoğraftansa, neden tüm duyularımızı harekete geçirerek hafızamızda yer alacak bir anıyı tercih etmeyelim?

Derleyen: Büke Tozlu

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

TRAJİK DERECEDE ŞİİRSEL BİR AYRILIK

Sonraki Yazılar

YAVAŞLAMA ZAMANI