hayati-sevmenin-yollari (1)

HAYATI SEVMENİN YOLLARI

 

 

Yaşamın tadını çıkarmak her zaman kolay değil, özellikle de bize güzel sürprizler yapmadığında. Oysa hayatımızın tekilliğinin ve geçiciliğinin bilincine vararak, onu bütünüyle sevmeye başlayabiliriz.

Bizden ve hayattan keyif alma becerimizden bahseden sihirli bir hikâye: Hayali bir ülke olan Krakozhia’dan gelen Viktor Navorski, kendini bir gün New York’taki JFK Uluslararası Havaalanı’nın transit alanında sıkışmış bulur. Tutuklanmasının kesin nedenlerini ve onu bu durumdan kimin, ne zaman çıkarabileceğini bilmemektedir. Ona tahsis edilen alanda kalmak, kendi başına oranın dilini öğrenmek, beslenmek gibi zorluklarla karşı karşıyadır. Özgürlüğü ise, bu yerde yaşamak için elinden geleni yapmak olacaktır. Bu neredeyse Kafkaesk olan evrende, Navorski yavaş yavaş harika bir varoluş inşa eder: Araftaki diğerleriyle derin dostluk bağları kuracak, havaalanındaki şantiyeden bir iş kapacak ve bir kadını sevecektir. Cesaret, irade ve gözlem (etrafını saran dünyayı izleyerek ve onu çözmeye çalışarak çok zaman geçirir) sayesinde, absürt bir duruma düşen bu kahraman dolu dolu, mutlu ve ilham verici bir hayat yaşar.

Gerçek bir hikâyeden alınan ve Steven Spielberg tarafından beyazperdeye aktarılan “Terminal” (2004) filmindeki bu kahramanın yolculuğu, durumumuzun bir metaforudur. Viktor gibi, bilinmeyen bir zaman ve sebeplerle dünyaya fırlatıldık ve bununla başa çıkmak zorundayız.

Bazı insanlar, bu oyunu şaşırtıcı bir kolaylıkla, güzel bir enerjiyle ve durmadan yenilenen bir yaşam iştahıyla oynuyor gibi görünür, sorgulamazlar. Bazıları içinse zorlukların üstesinden gelmek daha zordur. Kendi hayatını sevmenin hazır bir formülü olmasa da, acaba bizi oraya hangi yollar ulaştırabilir?

Zorluklar ve tekillikler

Bir beden, bir doğum yeri, bir meslek… Antik Yunanlıların, dünya düzenini koruyan kader tanrıçaları Mireler’e insanların hayatına iyilik ve kötülükleri dağıtma rolünü atfetmeleri gibi, her birimizin “verilmiş” bir hikâyesi var. Ancak, doğduğumuzda, oyunun başında sahip olduğumuz kartlar ve sonrasında herkese gönderilen imtihanlar ve fırsatlar hiç de eşit olarak dağıtılmıyor.

Sonuçta hiç kimse “zengin, güzel ve sağlıklı olmaktansa; fakir, çirkin ve hasta olmayı” tercih etmez. Doğruya doğru.

Oysa maddi veya fiziksel koşullar, yaşamaktan mutlu olma yeteneğini garanti etmiyor. Psikoterapistler, onlara rahatsızlıklarını anlatanların nezdinde bunu her gün doğrulama fırsatı buluyorlar. Varlıklı hatta mal-mülk, rahatlık ve güvenlik bolluğu olan toplumlarda, depresyon oranının son 50 yılda tehlikeli bir şekilde arttığının görülmesi de bunun bir kanıtı değil mi? Bize her zaman uymayan ideal kriterleri kendilerine norm belirlemiş kusursuz hayatlardan çok uzakta, bir de bizimki var. Ancak, hayatın hem kıymetini bilmenin hem de tadını çıkarmanın sırrı, kendine özgü tatlarının ve pürüzlerinin farkına varmakta saklı. Peki, bu kusurları ve bize verilmiş hikâyeyi tam da kendimizi gerçekleştirmek için dayanabileceğimiz destek noktalarına dönüştürebilsek, nasıl olurdu?

Kabul yolu

Antik Yunan filozofları, Nietzsche veya Swâmi Prajnänpad gibi Hint bilgeleri, kaçınılmaz bir ilk adım olduğunu düşünürler: Gerçeği tamamen kabul etmek ve olanla yetinmek. Herhangi bir pes etme içermeyen bu görüş sayesinde, bizim elimizde olanlarla bize bağlı olmayanları ayırt etme kapasitemizi artırabiliriz; “Hayatımın aşkıyla karşılaşmadım ama harika arkadaşlara sahibim” veya “Üniversiteye giremedim ama kendi şirketim var” ifadelerinde olduğu gibi.

İşte tam da burada büyük bir paradoks mevcut. Sınırlarımızı bilmek, bize belli bir özgürlük kazandırır, çünkü o zaman, hayatımızı daha iyi hale getirmek için hâlâ mümkün olan değişiklikleri ve kararları belirleyebiliriz. Başka bir varoluşu hayal etmek veya fantezisini kurmak ise, çoğunlukla kendine ket vurmaya sebep olur ve hareketsizliğe mahkûm eder. Bir başka deyişle, hayatını hayal etmektense, hayallerini yaşamak daha iyidir.

Zamanın öğretileri

Hayatınızı sevmek için izlenecek bir diğer doğru yol ise, onun kırılgan ve değerli olduğunun farkına varmanızdır. Çocukluk çağında ve dahası ergenlikte, bize verilen zaman sınırsız ve sonsuz, yaşam enerjisi ise tükenmez görünür. Bazıları kendini bu “yaşam kapitalini” israf ederken bulur. Bu yıllar aşırılıklar, riskli davranışlar ve büyük savurganlıklar dönemi olarak yaşanabilir.

Bir gün, yolun ortasında, ölümün sadece diğerlerinin başına gelmediğinin farkındalığı doğar. Genetikçi Albert Jacquard, “Hayattan tekrar zevk almak, zaman ırmağına geri dönmektir. Ailevi kutlamalara dönüşen doğum günlerinden ziyade, mevsimlerin dönüşümü ve sıklıkla kışın, soğuğun, rüzgârın geri dönüşü, zamanın bize çizdiği sınırların farkına varmamızı sağlar” der.

O zaman hayatı sevmek, tıpkı bir çocukla yaptığımız gibi, onunla ilgilenmek değil midir? Kalan zamanımızın farkındalığı bizi ilerlemeye doğru iten bir motora dönüşür ve bazı seçimler artık kaçınılmaz olur. Hayatımızda istemediklerimizi değiştirmek için kendini dayatan kararları sonunda alırız; terapiye başlamak, mesleki danışmanlık almak gibi…

Şimdiki zamanda var olmak

Şimdiki zamanı tatmak ve ondan gerçekten faydalanmak, istediklerine sahip olamama kırgınlığı ve ideal bir hayata dair öngörüler sona erdiğinde mümkün olur. Varoluş o zaman kendini yakalanacak veya reddedilecek bir fırsatlar silsilesi olarak sunar: Şu ilanıaşkın vakti şimdidir, çünkü yarın belki diğeri bu kadar yakın olmayacaktır; iş değiştirmek için ihtiyacınız olan şu eğitimin de…

Böylece hayatın bize dayattığı zorluklar içerisinde, özgürlük ve nefes anlarına yer açabiliriz. Psikanalist Jacques Arènes, “Özne, tabii ki de varoluş nehrinin yatağını, sihirli bir şekilde, akışın güçlü ve zorlu olduğu noktalarda değiştiremez, ancak gün geçtikçe bir tanıdıklık ve gizli bir ortaklık hissi içerisinde belirlenen yolu derinden izleyebilir” diyor.

Önemli bir geçiş yapmaya ne dersiniz? Sıklıkla dış koşullara bağlı olan “hayatını sevmek” tutumundan, sadece “yaşamayı sevmeye” geçmek. Farklı bakış açılarına rağmen, varoluşun mayasını tadabilmek ve sevmeyi bilerek yaşayabilmek önemlidir: Macera, belirsizlik, iyi ve kötü sürprizler ve hatta zorluklar, bu varoluş hissini korumak için sürdürülen mücadeleler. Viktor Navorski için olduğu gibi, varılacak hedef veya amaç önemli değildir, heyecan verici olan yolculuğun kendisidir.

 

 

Önceki Yazılar

ROMAN GİBİ BİR HAYAT

Sonraki Yazılar

BOBBY MCFERRIN: GIMME5