symbolizing choice and determination to achieve

GERÇEK İLİŞKİLER KURUN

 

 


Manipülatörlerden kurtulmak, samimi olmak, işbirliği yapmak ve yardımlaşmak… İşte, sadelik ve hoşgörüyü artırmanın üç yolu.

BİRİNCİ YOL

Toksik kişilerden kurtulun

Bir ilişkinin zararlı olduğunu nasıl anlarız?

Bir ilişkinin zehri kendini sinsi bir şekilde belli eder. Bize uygun olmadığını fark etmemiz için zaman gerekir, çünkü bizi bulanık ve sözle anlatılmaz bir sorunun içine çeker. Psikoterapist Isabelle Nazare-Aga bu tabloyu şöyle anlatıyor: “Yavaş yavaş endişeli, içine kapanık, neşe duymaz hale geliriz. Bu varoluşun her alanında ortaya çıktığında, belirli biriyle bağlantısını kurmak zordur. Yanında solduğumuzu hissettiğimiz ilişkilerde ise çok daha belirgindir.” Psikiyatr ve Psikanalist Dominique Barbier’e göre, “Toksik ilişkilerin bizi kendimiz olmaktan alıkoyma özelliği vardır. Bizi dönüştürürler, pusulamızı şaşırtırlar“. Bunu içgüdüsel olarak hissederiz ancak kabul etmek istemeyiz, özellikle de ebeveynimiz, eşimiz veya arkadaşımız gibi bir yakınımız söz konusuysa. Isabelle Nazare-Aga, bu ilişkilerin zararlı etkisinin “büyümemizi engellemeleri” olduğunu belirtiyor. “Eşimin iznini veya fikrini almadan karar veremiyordum” paylaşımında bulunuyor 37 yaşındaki Çiçek, “Özgür irademi kaybetmiştim. Kendimi tamamen değersiz hissediyordum“.

Diğerinde, bize bu kadar zararlı olan nedir?

Diğer insanların kötü olduğu anlamını çıkarmamak gerekiyor” diyor Dominique Barbier. “İki bilinçdışı arasındaki kötü bir karşılaşma söz konusu olabilir. Her birinin karanlık tarafı diğerini tetikler.” Karakterlere bir hastalık giydirmeksizin, bazı kişilikler zarar verici etkiye sahip olabilir. “Bu kişi, sürekli riskler konusunda bizi uyaran ve iyi öğütlere boğan, endişeli ve suçluluk duygusu yaratan, bağımsız ve güvenilir olmamızı engelleyen bir anne olabilir. Arzularını ifade etmeyen ancak sürekli şikayet eden ve her öneriye direnen, pasif-agresif davranan bir eş; veya tekerleğimize taş koyacak, fitne tohumları saçacak, hastalık derecesinde kıskanç bir ofis arkadaşı da olabilir” diyerek örnekleri sıralıyor Isabelle Nazare-Aga. Ve bir de ünlü narsisist sapkın figürünü unutmamak lazım. Bu kişiliği Dominique Barbier, “kedinin fareyle oynadığı gibi avıyla oynayan bir avcı” olarak tanımlıyor. “Önce bir pençe atar, kendine gelmesini bekler, ardından daha kuvvetli bir tane vurur. Farenin ayağa kalkmak için sarf ettiği çaba her seferinde daha da artar, ta ki tükenene kadar. Narsisist sapkın, diğerine karşı hissiz, benmerkezci, nezaketsiz olan sıradan sapkından, avını yok etme arzusuyla ayrılır. Narsisizmi yaralı olduğundan, kurbanını silmeye kadar gidebilecek bir değersizleştirmeyle sadece kendini önemli hisseder.

Toksik ilişkilerin bizi kendimiz olmaktan alıkoyma özelliği vardır. Bizi dönüştürürler, pusulamızı şaşırtırlar.Dominique Barbier, Psikiyatr ve Psikanalist

Balls balancing

Sizi manipülatörlerin hedefine hangi eksikleriniz koyuyor?

Bazı kişilerin yanında normal işleyişimizi kaybetmemiz, taşkınlıklarına sınır çekebilmemizi engelleyen hassasiyetlerimizden kaynaklanıyor. Isabelle Nazare-Aga, bunlardan birçoğunu sıralıyor: “Objektif olarak pişman olunacak hiçbir şey olmasa da, her şeyde kendini hatalı hissetmekle ifade edilen, suçluluk duygusuna eğilim. Duygusal bağımlılık, başka bir deyişle kendini düşmüş hissettirecek seviyede, sadece başkası bizi arzuladığında kendini değerli bulma izlenimi. Yalnızlığa toleranssızlık; bu durumda kendimizi onun seçimine bırakır ve ona bütün zamanımızı ayırmamız gerektiğini sanırız. Diğerini dinlemeye, özellikle bunalımdaysa veya öyle davranıyorsa, hiçbir sınır koyamayan, kurtarıcı sendromu yaşanır. Telefonu sabaha karşı dört bile olsa açarız.” Bunun dışında, eğer aşağılama, surat asma ve manipülasyona sıkça tanık olduğumuz bir ailede büyümüşsek, bu davranışların kabullenilmezliğini düşünemeden devam ederiz.

Narsisist sapkınlardan nasıl korunulur?

Avları genelde dışadönük, cömert ve ışıltılı kişilerdir. Nazare-Aga, sapkın kişi sahip olmadığı özellikleri arar ve onlara sahip olmaya çalışır uyarısında bulunuyor. “Diğerinin yaşam sevincinden beslenir. Bu kişi ise naifliği ve güven ihtiyacı yüzünden boyun eğen, insanlardaki kötü tarafların farkına varamayan biridir.” 41 yaşındaki Murat şüphelenmediğini söylüyor. “Bir iyi bir kötü davranıyordu, ancak ben sadece iyi özelliklerini görüyordum. Sosyal ortamlarda o kadar çekici, o kadar parlaktı ki. Benimleyse bir o kadar kırıcı. Davranışlarını hak ettiğimi ve beklentilerine layık olmam gerektiğini düşünüyordum.” Dominique Barbier’ye göre, narsisist sapkınlar tarafından uygulanan aşırı çekicilik alarm sinyali olmalı. “Eğer kendimizi aşırı derecede seviliyor, bir sütun kaidesine çıkarılmış hissediyorsak, dikkat tehlike. Çünkü bu toksik kişilikler çelişkili bir mekanizmaya sahiptir. Hem iyi hem de kötü yanlara sahip olmayı kabul etmemişlerdir ve kendilerinde tolere etmedikleri kusurları diğerinin üzerine yüklerler.

Kendimizi zararlı ilişkilerden nasıl koruruz?

Sensörlerinizi fişe takın

Isabelle Nazare-Aga, “Genelde, ruh hallerimizi saptamayı bilmeyiz. Özellikle kadınlar histerik damgası yememek için kızgınlıklarını frenlemeyi öğrenmişlerdir” diyor. Günlük sıkıntıların akışında giderken, alarm sinyalleri belli bir süredir yanıyor olsa da kabullenmemekte diretiriz. “Oysa ateşin başladığını fark etmek gerekir. Algılarımıza güvenmek acil bir önem taşır, durumun anormal olduğu kanaatine cüret etmek ve her şey yolunda taklidi yapmayı bırakmak gerekir.

Görüşmeyin

Bütün iyi niyetimizle bir uzlaşma ararız. “Hastalarımdan bazıları onlara kötü davranmış ebeveynlerine mektup göndermeyi düşünürler, bir farkındalık veya pişmanlık yaratma umudundadırlar, ancak bu önceden kaybedilmiş bir bahistir” diyor Nazare-Aga. Çünkü derinden toksik insanların, öyle oldukları hakkında hiçbir farkındalıkları yoktur ve değişmezler. “Olayları gözler önüne serebiliriz ama inkarı bir silah gibi kullanırlar” diye ekliyor Barbier. Bumerang etkisine de dikkat: “Masal anlatıyorsun, zavallı kızım, zaten seni memnun etmek her zaman zor oldu” gibi. Sonuç olarak çözüm; kaçınmak (Seni ne kadar az görürsem o kadar iyi hissediyorum), saklama (Bana zarar vermek için kullanabileceklerini senden saklıyorum) ve daha iyisi, görüşmemektir.

Çevrenizden destek alın

İş hayatında, görüşmeme seçeneği mümkün olmayabilir. “Bu genel geçer bir inanıştır” diye değerlendiriyor Nazare-Aga. Her koşulda, bu paylaşılmayan ve ezici ilişkinin bizi içine sürüklediği yalnızlıktan çıkmak gerekiyor. Ayrıca, hem kendini savunmak hem de başka duygusal bağlarla yeniden var olmak için çevreden destek almak önem taşıyor. “Yöneticimizin değiştirilmesi için birçok kişi toplanıp olayları listeledik” paylaşımında bulunuyor 31 yaşındaki Ayça. Toksik kişi ayrıldıktan sonra da zehirlemeye devam edebilir. Nazare-Aga, “Klasik olarak manipülatör eş, çocuğa bakmasa da velayetini kendine ister ve annenin imajına saldırır” diyerek uyarıyor. Konu hakkında bilgi sahibi olmak ve öngörülü davranıp çevrenizden lehinize tanıklık yapmalarını istemek yardımcı olabilir.

Gelecekte onlardan nasıl kaçınmalı?

Bir kere zarar görmüşsek, şaşmaz ufak işaretleri ve içgüdülerimizi dinlemeyi kabul edersek, sapkınların farkına varmayı başarabileceğimizi söylüyor Barbier. “Yine de avdaki eksik yönleri telafi etmek için bir uzman yardımı gereklidir.” Nazare-Aga’ya göre, bazı bilişsel şemaların değişmesi gerekiyor. “Örneğin, herkes tarafından sevilme, saygı görme, onaylanmamız gerektiği inancı veya kendimizi değerli hissetmek için yüksek seviyede yetenekli olmamız ve tüm amaçlarımıza ulaşabiliyor olmamız fikri.” Bu şemalar içimizde devam ettikçe, güvende değiliz.

Çağla, 29 yaşında, barmaid
Geçmişten gelen iletişimsizlik ve ilgisizlik bir şekilde hayatıma kökünden yön vermişti

Çocukluğumu aile yapısından uzakta, kreşte ve anaokullarında büyüyerek geçiren sessiz bir çocuktum. Annemle ilişkim yetişkin olduğumda son bulmuş, babamı ise hiç görmeden büyümüştüm. Sanırım bütün kopukluklarım bu şekilde başladı. İnsanlarla İlişkilerimde kendimi o kadar koruma altına alıyordum ki ilişkiyi yaşamamdan öteye geçmişti bu durum. Eksik taraflarımı ve kendimi olduğum gibi kabul etmek benim için çok zordu. Geçmişten gelen iletişimsizlik ve ilgisizlik bir şekilde hayatıma kökünden yön vermişti. İnsanlarla iletişime geçmek, soru sormak beni endişelendiriyordu. İnsanlarla konuşurken; yanlış bir şey söylemekten, yanlış bir soru sormaktan o kadar endişe duyuyordum ki hakkımda düşündükleri şeyleri kurgulayıp aşağılanmış hissediyor, hatalı konuşmaktan, yargılanmaktan korkuyor, insanlarla konuşmadan önce sürekli kendime bir duvar örüyor, sanki kimseyle konuşma hakkım yokmuş gibi düşünüyordum. Bu sosyal hayatımda da aynıydı; kimseden bir şey isteme, sorma hakkını kendimde bulmuyordum. Bunu yenmek, kendimle barışmak için çok mücadele ettim ama yaşadıklarımdan ötürü hiç vazgeçemedim. Yalnız başarma duygusu beni çoğunlukla yıpratsa da hep başardım. Hata yapmaktan korkmadım. Cesaretimi toplayıp insanları dinlemeye, onlarla konuşmaya, kendimden bahsetmeye, hakkımda ne düşündüklerini değil benim ne anlatmak istediğimi düşünmeye yönlendirdim kendimi. Kendimle ve başardıklarımla gurur duydum. İnsan ilişkilerimin iyi olması ve işteki başarılarım, geçmişte yaşadıklarımı ve beni ben yapan şeyleri doğru şekilde kullandığım için beni mutlu etti. Ailem olmadan, arkadaşlarımı içinde tuttuğum kocaman bir aileye sahibim.

İKİNCİ YOL

Bahisleri dürüstlüğe yatırın

Daha dürüst olmak, her şeyi anlatmak anlamına gelmiyor. Nezaket ve ölçülülük esas alındığında, hem özelimizi hem de diğerinin hassasiyetini korumuş oluruz. Basit bir ilişkisel kibarlık mümkünken, bu sıklıkla kılık değiştirme sanatına varabiliyor. Bu durumun kaynağının “hepimize verilmiş ilişki kullanım kılavuzları” olduğunu açıklıyor insan ilişkileri psikolojisi uzmanı Christian du Mottay. “Kendini çok gösterme, bir maske takarak ilerle, yoksa diğerleri aleyhine kullanır.” Du Mottay’e göre, “mış” gibi yapmak çözüm olarak gösteriliyor, oysaki problemin ta kendisi. Öncelikle herkesin duygularının gerçekliğini, benzersizliğini, savunmasızlığını kabul etmesi gerekiyor.

Sonra, kendimizi olduğumuz gibi göstermemizi engelleyen, çoğunlukla yargılanma, şaşırtma, sevgisizlik veya reddedilme, eksiklerimizi görme gibi yersiz olan korkularımıza bakmamız gerekir. Kendimize karşı açık görüşlü olmaya çabalarsak, kim olduğumuzu daha iyi kabul edebiliriz ve daha gerçekçi ilişkiler kurabiliriz. Bu yolda ilerlememize yardımcı olması için Christian du Mottay, üç egzersiz öneriyor.

Bedeninizi gözlemleyin

Samimi davranmadığımızı her zaman anlayamayız. Oldukça sıradan hale gelmiş mikro-kamuflajları fark edemeyiz. Samimiyetimizi artırmanın basit bir yolu kamuflaj amaçlı manevralarımızın farkına varmaktır. Ve kendimizi saklamaya başladığımızda, oluşan hisleri gözlemlemektir. Bunlar, sanki kendi kendimizi gözetliyormuş gibi bir uyumsuzluk izlenimi, risk hissi ve ona eşlik eden korku belirtileri (tansiyon, nefesin değişmesi, bakışlarımızın değişkenliği) olabilir. Bedeniniz size rağmen konuşmaya başladığında, sorunun ne olduğunu anlamaya çalışın; ya saklamayı tercih ettiğiniz kızarma, gerginlik gibi bir duygulanmayı gösteriyordur ya da söylediğinizin bedensel ifadesini karşılamıyordur (sesiniz titrer, hareketleriniz yeterli sempati göstermez). Hitap ettiğiniz kişinin bunları nasıl görmezden geldiğini gözlemleyin. Böylece kendinizi saklamanıza yol açan şeyi dile getirme riskini alabilirsiniz.

Bilge, 37 yaşında, üst düzey yönetici
Çocukluğumuzda yaşadığımız derin arkadaşlık ilişkileri olmadığı sürece eksik kalıyoruz

Son dönemde özellikle arkadaşlık ve dostluk ilişkileri üstüne çok düşünüyorum. Dijitalizm, sosyal medya, iletişim vs. derken yaşadığımız dünya değişiyor ve haliyle hem bizler hem de yaşadığımız ilişkiler boyut ve şekil değiştiriyor. Bundan daha normal bir şey yok ama beni esas üzerinde düşündüren konu, arkadaşlık ve dostluk ilişkilerimizin şekil değiştirmesi. Yaşımızın getirmiş olduğu çocuk, aile, iş gibi sorumluluklar sebebiyle vakitler çok kısıtlı bunu anlayabiliyorum ama bana biraz da artık özenmediğimizi ve vakit ayırmadığımızı, garip bir şekilde giderek bencilleştiğimizi düşündürüyor. Benim kendi çevremde çok yakın olduğum arkadaşlarımla bile ki çok uzun yıllara dayanan dostluklarda dahi aylarca görüşmeden sadece telefonla konuşarak ilişkimizi devam ettirdiğimizi görüyorum. Bu beni üzüyor mu, açıkçası evet. 30’lu, 40’lı yaşlarda olan bizler çocukluğumuzdan itibaren sadece sohbet ederek ama olayları değil bize bunların neler hissettirdiğini paylaşarak büyüdük. Bunun ne demek olduğunu bildiğimiz için de sadece yaşadıklarımızı değil, hissettiklerimizi paylaşmadıkça, bana eksik, renksiz ve hatta tatsız geliyor arkadaşlıklar. Ben kendi adıma maksimum düzeyde arkadaşlarıma, dostlarıma, aileme, sevgilime özenle kaliteli vakit ayırmaya çalışıyorum.

Oldukça yoğun bir işim var ve buna rağmen bunu yapabiliyorsam, eminim bunu herkes yapabilir. Olayın sadece farkındalık olduğunu ve her bir kişinin isterse her şeye vakit ayırabileceğine inanıyorum. Sanıyorum bu yüzden de bir tatminsizlik ve mutsuzluk girdabına kapılıyoruz, çünkü biz farklı bir dünyaya doğduk, farklı bir dünyada devam ediyoruz. Alışmış olduğumuz ve çocukluğumuzda yaşadığımız derin arkadaşlık ilişkileri olmadığı sürece bu şekilde eksik kalıyoruz. Biraz çaba ve özenle kendi küçük çevrelerimizde çok daha harika bir dünya yaratabileceğimize inanıyorum.

Bir drama kurgulayın

Gerçekleşmesi gereken ancak biraz korktuğunuz bir karşılaşmayı zihninizde canlandırın. Bu durumda başınıza gelebilecek en kötüyü maksimum detayla hayal etmeyi içeren ‘kurgusal drama’ tekniğini uygulayın. Diğerinin hangi davranışı sizi rahatsız ederdi? Onun tarafından hangi davranış sizi yaralardı? Kendinizi kaybetmenize, acınası bulduğunuz bir şekilde davranmanıza ne yol açardı? Sonrasında, ötesinde gerçekleşmesi için az olasılık bulunan bir olasılık eşiği koymaya çalışın. Bu eşiğin altında, durumun kontrol edilebilir ve dayanılabilir kaldığını tespit edebilirsiniz. Böylece gerçekçi düşünüldüğünde gerçekleşmeyecek bir olay için önceden kendinizi korumaya alma ihtiyacınız bulunmuyor. Son olarak da, karşınızdaki kişiye ne hissettiğinizi söylediğinizde, hissedeceğiniz rahatlamayı hayal edin. Denemeye değer!

Sözlerinizi sakinleştirin

Yakınlarınızdan biriyle ilişkinizde tansiyon yükseldi. Hissettiklerinizi not alın. ‘Doğru’ veya somut olmaya çalışmayın. Yöneltebileceğiniz tenkitlerinizi sınırlamayın, aklınıza geldiği gibi yazın. Ancak o anda konuşmaktan kaçının. İçinizde olup biten hakkında yeterli derecede bilgilendiğinizde, sadece birkaç kelimeyle ve birinci tekil şahıs kullanarak, ışığa çıkardığınızı ifade etmeye çalışın: ‘Dün bana bunu dediğinde, kendimi…’ Onu hiçbir şeyle suçlamayın. Bu en önemlisi ve en zorudur. Tespitini yaptığınız ruh halinizi, memnun olmama pahasına, onunla paylaşmakla yetinin. Bedeninizin veya ses tonunuzun ‘yargılayıcı’ olmamasına çaba sarf edin. Hazırladıklarınızı söyleyebileceğiniz doğru zamanı bekleyin. Onun da açık olduğunu hissedin. Giriş cümleleri kullanın: ‘Sana bir şey söylemek istiyordum ve bu benim için kolay değil. Bu bir eleştiri değil. Sadece bunu senle paylaşmak benim için önemli’ gibi. Etkilerini gözlemleyin. Anında gelebilir veya beklemeye alınabilir. Belki kelimelere dökülmezler ama durumda bir şey değişecektir.

Kendini savunduğu bir tepki de gelebilir. Onu yargılamadığınıza ikna etmekle yetinin ve zamanın akışına bırakın. Samimiyet bulaşıcı bir süreçtir, asla bir ‘darbe’ değildir.

ÜÇÜNCÜ YOL

İşbirliğini deneyin

İşyerini kurtlar sofrası olarak tarif etmek biraz abartı içeriyor. Tabii ki iş arkadaşları arasındaki rekabet, küçük ve beceriksiz şeflerin varlığı birer gerçek. Ama işle ilişkimizi zorlaştıran, insan ilişkilerinin kalitesinden çok organizasyon şekli: Hiyerarşik düzen, karar alma süreçleri, tahsis edilen kaynaklar… Koordinasyonun eksik olması ve kararların birlikte alınmaması, dominasyon ilişkileriyle alakalı problemlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Amerikalı Psikologlar Edward Deci ve Richard Ryan, işte kişilerin kendilerinin en iyisi olabildiği ve en fazla tatmin aldığı koşullar üzerinde çalıştılar. Psikologlara göre bunun için üç şart bulunuyor: Eşit hissedilen bir ortamda çalışmak; gerçek yeteneklerini ortaya çıkarabilmek; işlerine ve şirketin çıkarlarına en uygun olduğunu düşündükleri kararları alabilmek. Daha büyük bir güç paylaşımı ve sisteme herkesin daha önemli derecede dahil olması olarak algılanan işbirliği, bu ihtiyaçlara yanıt verebiliyor. İşbirliği, sosyal medyanın lehine bir durum olan, daha karmaşıklaşan problemlerle başa çıkabilmek için kolektif zeka ihtiyacına bağlı olarak, piramidal düzenlere alternatif oluşturuyor. Psikososyal riskleri engellemenin yolu, ekiplerin etkisini artırmak ve şirkette yeni bir iyilik hali kültürü oluşturmak olarak görünüyor. Ancak, somut olarak bu noktaya nasıl ulaşılabilir?

Önyargılara karşı direnin

Sosyolog Norbert Alter’e göre, doğamız gereği yardımlaşmaya yatkınız. İlişki kurma arzumuz bizi, ofiste iş arkadaşımıza bir problemi çözmesinde yardım etmek, açıklama yapmak, onunla iş için farklı yöntemler tasarlamaya zaman ayırmakla kendini ifade eden, sosyal paylaşımlar yapmaya iter. Alter, “Bu eforu sarf etmeyi kabul ediyoruz, çünkü bize derin bir haz veriyor” analizinde bulunuyor. “Arkadaşlık, şükran, saygı gibi duyguların dolaşımda olmasını sağlıyor. Bir bütüne katılarak var olma hissimizi güçlendiriyorlar.” Bu durum sosyallik, motivasyon, ekip çalışması ve koordinasyonu artırdığı için şirket için hazine değeri taşıyor. Alter’e göre, çarkların bazen sıkışması ise, bugün hala günümüzde iş dünyasında çatışan önyargılardan kaynaklanıyor. “Çalışan tarafında, hiyerarşinin onları durmadan sömürdüğü ve manipüle ettiği fikri; yönetim tarafında, doğal olarak tembelliğe eğilimli ve değişime dirençli çalışanları harekete geçirmek gerektiği düşüncesi var.” Bu önyargılar sertleştiğinde, herkes işini kendi köşesinde yapmaya yöneliyor ve kolektif katılım zayıflıyor.

Kolektif düşünün

Otorite krizinin öne çıktığı bir çağda, hiyerarşilere şüpheyle yaklaşma eğilimindeyiz. Alter, “iyi olarak temsil edildiklerinde yararlı” oldukları hatırlatmasında bulunuyor. “Günümüzde sadece solistler olmasını ama beraberliklerinin iyi yönetilen bir orkestrayla aynı armoniyi üretebilmesini istiyoruz. Net bir durum değil.” Yöneticileri, etkili olmanın çalışanların da bir arzusu olduğunu kabul etmeleri gerektiği konusunda uyarıyor. Şiddetsiz iletişim ve katılımcı yöntemler konusunda eğitimci Isabelle Desplats işbirliğinin, yeteneklerin birbirini tamamlaması gerektiğini kabul etmek olduğunu öne sürüyor. “Kolektif kazanç için herkes kişisel kavgalarını bir yana bırakmayı kabul etmelidir.” Bu anlamda, çok sayıda toplantı, herkesin kendi statüsünü sağlamlaştırmak ve rakiplerini yenmek için fikrini kabul ettirmeye çalıştığı bitmek bilmez bir ego savaşı tiyatrosuna dönüşebilir. Desplats sözlerine şöyle devam ediyor: “Kolektif kazanç herkesin daha yapıcı bir ilişkisel duruş için sorumluluk almasını gerektiriyor: Zorluklardan kaçmamak, dominant veya kurban pozisyonunda olmamak, şartlanmalardan çıkmak ve beraber çözüm aramak…

Zeynep, 33 yaşında, eğitim koordinatörü
“Sosyal medyayı hayatımdan çıkardım”

Şanslıyım ki tüm bu sosyal ağlar henüz yokken arkadaşlık ve aile ilişkilerini yaşayabilmiş bir nesildenim. Aksi takdirde, bu mecraları hayatın ve ilişkilerin olmazsa olmazı olarak nitelendirebilirdim. Öncelikle kabul etmeliyim ki sosyal medya hayatın tüm alanlarında kişiyi kendi girdabına sokabilecek güce ve çekiciliğe sahip bir platform. Ben de, her ne kadar çok aktif paylaşımlarda bulunmasam da, ucundan bir yerinden sosyal medyanın karşı konulamaz döngüsüne girmiştim. Ancak bir süre sonra, İstanbul’da yaşayan, çalışan ve çocuk büyüten bir kadın olarak zaten kısıtlı olan zamanımı sanal dünyaya ayıramayacağımı fark ettim. Yılda bir kez bile görmediğim insanların ne yaptığına, ne dediğine bakabilmek için eşim ve oğlumla geçireceğim zamandan çalıyordum. Aynı sofrada oturup saatlerce telefonlarına bakan aileleri gördükçe ya da arkadaş buluşmalarının iyi bir poz yakalayıp sosyal medyadan paylaşmaya indirgendiğini fark ettiğimde, bu kararı vermem daha da kolaylaştı. Böylelikle gereksiz bilgi akışına maruz kalmıyor, yalnızca istediğim kişilerle istediğim zaman iletişim kurabiliyorum. Ayrıca teknoloji çağında doğan ve daha şimdiden sanal gerçeklik oyunları oynayan oğluma farklı bir iletişim mümkün diyebildiğim için de mutluyum. Kısacası interneti işim ve gündemi takip etmek için yoğun olarak kullansam da sosyal ilişkilerimi mümkün olduğu kadar bireysel ve yüz yüze gerçekleştirmeye çalışıyorum. Bu kararım beni ciddi ölçüde hafifletti ve mutlu etti.

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

OKUMA ÖNERİLERİ

Sonraki Yazılar

BÜTÜNSEL BİR YAKLAŞIM: HOMEOPATİ