duygusal-zeka-nedir (1)

Duygusal Zekâ Nedir?

Psikoloji ve nörobilim alanlarındaki son araştırmalar kanıtladı: İnsanı daha iyi biri yapan, ahlaki açıdan iyi ve kötü hakkında düşünebilme becerisi değil, hem kendinin hem de diğerinin duygularını hissedebilme kapasitesi.

“Adını asla öğrenemedim. Onun hakkında tüm bildiğim, gece yarısında otobanda kaza yapmış, dörtlüleri yanan arabamı görüp kendi hayatı pahasına beni kurtarmaya gelmek gibi inanılmaz bir karar almış olması. Bana ulaşmak için Washington eyaletinin en yoğun dört şeridinde karanlıkta karşıdan karşıya geçmişti. ‘Yardıma ihtiyacınız var gibi görünüyorsunuz’ demişti yumuşak bir sesle arabama binerken. Arabamı çalıştırdı, artık kendimi daha güvende hissediyordum, ama üşüyordum ve korkudan bacaklarım titriyordu. ‘Eve mi gideceksiniz? Sizi bir süre takip etmemi ister misiniz?’ diye sordu. ‘Gerek yok mu? Tamam. Kendinize dikkat edin’ dedi. Ona teşekkür ettim mi? Emin değilim.” Sene 1996’ydı. Ölüme teğet geçtiği bu kaza Abigail Marsh’ın kaderini değiştirdi ve Marsh bu olayın ardından psikolog olmaya karar verdi. Georgetown Üniversitesi’nde Sosyal ve Duygusal Nörobilim Laboratuvarı’nı yöneten ve “The Fear Factor” (Korku Faktörü) kitabının yazarı Marsh, iddialı bir sorudan hareketle duyguları ve duygusal zekâyı araştırıyor: Bir daha asla görmeyecekleri yabancı biri için, insanları kendi hayatlarını riske atmaya iten nedir? Başka bir deyişle, bizi daha insan yapan nedir?

Çok satan “Duygusal Zekâ” kitabının yazarı psikolog Daniel Goleman tarafından üne kavuşturulan duygusal zekâ kavramına hâlâ yabancı olanlar için kısa bir açıklama yapalım. Duygusal zekâ, kişinin kendi ve başkalarının ruh hallerine karşı net bir anlayışa sahip olması ve ilişkilerinde empatik olabilme yetisidir. Bu aynı zamanda, hissettiklerini surat asmak, agresifleşmek, migren veya karın ağrılarıyla bedensel olarak ifade etmek yerine “Kızgınım”, “Endişeliyim”, “Hayal kırıklığına uğradım” diyebilme yani söze dökebilme becerisidir. IQ’nun ölçtüğü zekânın zıttı olmamakla beraber onu tamamlıyor. Einstein’ın görelilik kuramını bulmasını ya da Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”ni yazmasını sağlamamıştır ama çevremizle ilişkimizde kötü biri olmamızı engeller.

Çoklu Zekâ

“Beyninizin Duygusal Hayatı” kitabının yazarı, psikiyatr Richard Davidson, “Zekânın birçok türü olduğu gibi duygusal zekâ da çoğul bir yapıya sahiptir” diyor. Davidson; özfarkındalık, olayları olumlu ya da olumsuz olarak deneyimleme becerisi (buna perspektif adını veriyor), dikkat, sosyal sezgi, esnek dayanıklılık ve bağlama duyarlılık yani çevresine uyum sağlama ve tepki verme yeteneği olmak üzere, duygusal zekânın altı özgün boyutu bulunduğunu belirtiyor. Her insan bu altı yeteneğe temel olarak sahip, ancak bu yetenekler kişiye göre daha az ya da daha çok gelişmiş bulunuyor. Böylece bazı insanlar keskin bir “özfarkındalık” sahibi ve iç gözlem konusunda özellikle yetenekliyken, diğerleri yüksek “sosyal sezgi” ile öne çıkıyorlar; karşı tarafın niyetini, ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, rahatsız olup olmadığını veya hoş karşılanıp karşılanmadığını şimşek hızıyla kavrayıp buna göre davranabiliyorlar. Üstün “dikkate” sahip olanlar etraflarındaki insanların olumsuz ruh hallerinin kendilerine bulaşmasını engellemeyi biliyorlar. “Bağlam” içeriğine aşırı duyarlı olanlar ise başkalarının ihtiyaçlarını dikkate alıyor ve iyi olma hallerine saygı gösteriyorlar. Örneğin diğerlerini rahatsız etmemek için sinemada patlamış mısır yerken ağız şapırdatmamaya özen gösteriyorlar veya toplu taşıma araçlarında uzun süre cep telefonuyla konuşmuyorlar. Şoklara dayanıklı olma yani “esneklik” kabiliyeti söz konusu olduğunda ise insanlar yine aynı değil, bazıları buluttan nem kaparken ya da en ufak uyarıyla yerle bir olurken, diğerleri saldırıları hızla unutuveriyor. Son olarak da “perspektif” meselesi. Bunu her gün görüyoruz. İnsanlar, bardağın yarısını her zaman dolu gören iyimserler ve her zaman boş gören karamsarlar olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ancak problemlerle başa çıkmak için ikinci grup belki ilk gruptan daha donanımlı, çünkü kendilerini kötü koşullara sürekli hazırlıyorlar.

Karışık sinyaller

Duygu ilk olarak onu tanınabilir kılan bir mimikle ifade edilir. Örneğin yüzde kolayca okunabilen korku ifadesi, etraftaki kişilerin bir tür imdat çağrısı algılamalarını sağlar: “İmdat, bana yardım edin!” Bu durum, kişilerin sosyopatik özellikler taşımamaları şartıyla geçerlidir, çünkü bu kişiler duygular karşısında duyarsızdır. Ancak sinyaller her zaman bu kadar net olmayabiliyor. Aslında her şey bağlam ve o anda orada olan kişilerle alakalı. Örneğin bir gülümseme arkasında derin bir rahatsızlık veya karşı tarafı kışkırtma isteği saklayabiliyor. Bilinçli benlik, bilinçdışı okyanusunda kayıp bir adadan ibaret. Kişi duyguları veya ruh hali hakkında konuştuğunda, beyni bambaşka bir şey söyleyebiliyor. Abigail Marsh, altrüizm üzerine gerçekleştirdiği nöropsikolojik araştırmalar için, tanımadıkları bir insanın hayatta kalmasını sağlamak üzere hayati öneme sahip bir organından vazgeçebilen böbrek bağışçılarıyla görüştü. Araştırmaya katılanlardan biri kendini mantıklı, duygusal olmayan ve çok az empatiye sahip biri olarak tanıtmıştı. Anlattığına göre, böbrek bağışının artılarını ve eksilerini uzun süre tartmıştı, organ nakli esnasında ölme riskinin düşük olduğunu araştırmalar doğruluyordu, o zaman kendine “Neden olmasın?” diye sormuştu. Öte yandan, emar, beyin görüntüleri ve davranış testleri bu katılımcıda çok farklı bir duygusal profil tanımladı. Abigail Marsh bu kişinin “test edilen tüm adaylar arasında, sıkıntı ve kırılganlık göstergelerine karşı en duyarlı olan” kişi olduğunun kanıtlandığını belirtiyor. Bunu doğrulamak çok zor değil, korkuyla karşı karşıya kalındığında, beynin ilkel ve derin yapısı amigdala sinyal veriyor.

Bu bulgular dışında Marsh’ın korku ve insanların korkuyla ilişkileri üzerine yaptığı araştırmalar duygular hakkında bildiklerimizi zenginleştiriyor. Sonuçta bizi daha iyi bir insan yapan, ahlak felsefesi denemeleri ya da okumaları değil, diğer insanların sıkıntılarına, korkularına olan duyarlılık derecemiz. Bir çocuğu kurtarmak için denize atlayanlar ya da alevler içindeki bir eve koşanlar kuvvetli duygular yaşamaya hevesli insanlar ya da insanüstü varlıklar değiller. Aksine bu kişiler kendi varoluşlarında tehlikeyle karşılaşma konusunda özellikle endişeli tiplerdir. Bungee jumping veya paraşütle atlama gibi tehlikeli sporlardan nefret ederler ve uçak yolculuklarından kaçınırlar. Kurtarma eylemlerinin arkasında sadece bir bunaltı haline son verme arzusu vardır. Onlar için tehlikede olan birinin algılanması, önüne geçilemez, bilinçdışından derin bir çağrı oluşturur. Bu çağrıya tek yanıtları vardır: “Buradayım!”