duygularimiz-bize-ne-anlatiyor

DUYGULARIMIZ BİZE NE ANLATIYOR?

 

 

Duygular insan olmayı anlamlandırıyor, hayatımıza tat ve renk katıyorlar. Üzerinde yıllardır çalışılan duygular, çelişkilerinin yanında merak uyandırıyorlar. Nörobilimdeki son gelişmeler sayesinde duygularımızı daha iyi anlayabiliyoruz.

Çoğunlukla duyguların bize yaşattığı deneyimi tam olarak ifade edemeyeceğimizi düşünürüz. Bu gayet doğal; duyguları anlamak zordur, çünkü karmaşık bir yapıya sahiptirler. Duygular hakkında yüzyıllardır farklı teoriler üretiliyor. Bilim insanları da bu konuda hâlâ görüş ayrılıklarına sahipler. Örneğin birincil duyguların sayısı çağlara, disiplinlere ve araştırmacılara göre değişiyor.

“Konuyu karmaşıklaştırmayı bırakalım! Konu üzerinde ilerleyebilmek için, ortaya çıkan farklı mekanizmaları ayırt etmek gerekiyor” diyor Kaliforniyalı iki ünlü nörobilimci Ralph Adolphs ve David Anderson. İkili, duyguları parçalara ayırarak incelemeyi ve kendi alanlarına referansla biyolojik yönlerine odaklanmayı savunuyorlar. Duyguların bedeni ve zihni birbirine bağladığı fikri üzerinde duruyorlar. Duygular ise kendilerini farklı fenomenler aracılığıyla gösteriyorlar:

* Fizyolojik: Kalp atışlarımızı artırabilir, yüzümüzü kızartabilir veya bedenimizi titretebilirler…

* Bilişsel: Olumlu ya da olumsuz ruh halimiz bilincimiz tarafından tanımlanır ve analiz edilir.

* Ruhsal: Duygular kişisel hikâyemizle, bazen de özenle bastırdığımız olaylarla ilgilidirler.

* Tepkisel: Kaçınma, endişe veya şefkat ifade eden beden hareketlerini tetikleyebilirler.

* Sözsel: Sözle, hatta şiirle onları anlatmaya çalışırız.

Dengemizin hizmetindeler

Duygularımız elektrik devrelerine benzer çalışırlar. Başlangıç noktalarında ise görsel, kokusal, işitsel veya dokunsal duyulara dair bir uyarıcı bulunur. Bu uyarıcı, gerçek (ormanda bir aslanla karşılaşmak, korku yaratır) veya zihinsel (bir öpücüğü hatırladığımızda mutluluk duyarız) olabilir. Sonrasında ise bu uyaranı değerlendirmek için beyin sistemleri devreye girer. Eğer uyarana yaklaşmak istiyorsak, pozitif; kaçmak istiyorsak, negatif bir değer atfedilir. Duygu için kullanılan “pozitif” veya “negatif” tanımları da “iyi” veya “kötü” niteliklerinden değil, bu zihinsel süreçten kaynaklanır. Beyin sistemlerinin bir bölümü uyaranın yoğunluğunu, diğer bir kısmı ise tetiklediği bedensel aktiviteyi tespit eder. Bu ikisinden farklı kısımlar da yanıtımızı oluşturur ve davranışımızı harekete geçirir. Yani duygu, nörobiyolog Catherine Belzung’un “bedende bir hareket ve özel bir his” olarak özetlediği, bizi baştan sona harekete geçiren içsel bir durumdur. İnsan deneyiminin bu bileşeni onu tehlikelerden koruyarak hayatta kalmasını sağlamıştır. Belzung’a göre, 19. yüzyılda İngiliz doğabilimci ve paleontolog Charles Darwin tarafından savunulan bu bakış açısı halen güncelliğini koruyor. Bu, diğer hayvan türleriyle paylaştığımız; korku, öfke, sevinç, hüzün, şaşırma ve zehirlenmelerden kaçmayı sağlayan iğrenme gibi “birincil” olarak adlandırılan temel duygular için geçerli. Ancak hissettiklerimiz sadece bu işlevsel duygularla kısıtlı değil. Kültür ve içinde yetişilen çevreyle inşa edilmiş başka duygular da hissediyoruz: Suçluluk, can sıkıntısı, huzur, kıskançlık… Bu duygudurumlar bir arada bulunabiliyor. Ancak hayatta kalmamıza doğrudan hizmet etmiyorlar ve duyguların başka bir işlevini aydınlatıyorlar: Homeostatik dengeye katılım. Bu ne anlama geliyor? “Her canlı organizmanın dengesini, bütünlüğünü ve gelişimini yerine getirmesini sağlayan içsel düzenleme sistemi” olarak açıklıyor nörobilimci Antonio Damasio.

Hikâyemizin önemi

Peki, duygularımızın bazen bize karşı konumlanmasını nasıl açıklayabiliriz? Kendimizle ilgili açık görü eksikliğimiz, gerçeği görmeyi reddetmemiz, aynı zamanda da hatıralar ve travmalar bizi çevreden gelen işaretleri yanlış yorumlamaya iter. Geçmiş; algımıza, analizimize ve tepkimize müdahale ediyor gibidir. Duygularımızın kişisel hikâyemizden etkilendiğini hatırlatıyor Catherine Belzung. Araştırmalar, çocukluk döneminde suistimal mağduru olmuş kişilerde, beynin geri dönülmez şekilde değişikliğe uğradığını, duyguların doğru işlenmesini sağlayan beyin sistemlerinin zarar gördüğünü gösteriyor. Neyse ki beynin yüksek plastisitesi hakkındaki yeni buluşlar büyük umutlar sunuyor. Örneğin araştırmalar, sevdiğiniz kişiye küçük bir dokunuşun kaygıyı azaltmaya ve kontrol altına almaya yardımcı olduğunu gösteriyor. Antonio Damasio yine de şu notu düşüyor: “Keşiflerimiz oldukça mütevazı. Bilinmeyeni keşfe çıktığımızda, ne kadar büyük bir zihin açıklığına sahip olmamız gerektiğini gösteriyor bize.” Özellikle de konu ilginç içsel süreçlerimiz olunca.

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

YARGISIZ OLABİLMEK

Sonraki Yazılar

AŞKTA YEKVÜCUT OLMA FANTEZİSİ