durmadan-uretmek,-ama-ne-icin

Durmadan Üretmek, Ama Ne İçin?

“Ah tembellik! Sanatın, soylu erdemlerin anası, insanlığın sıkıntılarına bir teselli ol!”

Hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiğine dair ne çok laf var, değil mi? Ne kadar yemeliyiz, ne kadar içmeliyiz, ne kadar hareket etmeliyiz, ne kadar kazanıp, ne kadar çalışıp, ne kadar harcamalıyız derken liste uzar gider. Ne de olsa çağımız üretkenlik, optimizasyon, pragmatizm ve “az girdi, çok veri” çağı. Hep kendimizi geliştirmemiz gerekiyor, tıpkı şehirlerimizin, havalimanlarımızın, ekonomimizin sürekli büyümesi gerektiği gibi. Para, zaman ve enerji kaynaklarımızın tamamını mümkün olan en ekonomik şekilde kullanmalıyız, daha azıyla daha fazlasını elde etmek için çabalamalıyız.

Gerçekten böyle mi olması gerek? Bu arada prensipte kaynaklarımızı “akılcı” kullanmakta herhangi bir sorun yok. Tabii ki elimizden geldiğinde hesap kitapla yaşayabiliriz. Sanırım sorun, her anın ve her kaynağın mümkün olan en iyi şekilde değerlendirilmesi gerektiğine dair iddiayla başlıyor. Kendimi kurstan kursa atarken, herkesin gittiği, gördüğü, yediği, içtiği yerleri takip ederken, son moda en sağlıklı beslenme stillerine uymaya çalışırken, büyük bir riskle karşılaşıyoruz. Hayır, çok para harcamak değil. Kazık yemek hiç değil. Mutsuzluk da değil; kendimizi kaybetmek, kendimizi unutmak…

Psychologies Türkiye çıkmaya başladığından beri sanırım hiçbir yazıma bir alıntıyla başlamamıştım. Ama bu sürekli üretken olmak gerektiğine dair vurguya meydan okumak için sarf edeceğim hiçbir cümle, yukarıda okuduğunuz Paul Lafargue’nin “Tembellik Hakkı” kitabındaki kelimeleri kadar yerinde ve vurucu olamazdı.

Sosyolojiden bir parça varoluşçu düşünceye dönecek olursak, belki sormamız gereken ilk sorulardan biri, ne oluyor da bu kadar çoğumuz bu tufaya düşüyoruz? Mesele sanki canı gönülden üretkenliğe, bitmek tükenmek bilmez kişisel gelişime ve öğrenmeye inanmak değil. Sanki tembellik korktuğumuz bir kapıyı bizler için aralıyor; boşluk. Adeta Alice’in o tavşan deliğinden düşüp kendini fantastik ama bir o kadar da canlı bir dünyada bulduğu gibi, yeterince boş kaldığımızda biz de gerçekten kendimizle, iç dünyamızla karşılaşıyoruz. Boşluk, kendi kişisel gerçekliğimizle karşılaşmak için bir alan açarken, bizlerin payına genellikle düşen ürkmek oluyor.

Kendimizle, iç dünyamızla karşılaşmak neden bu kadar ürkütücü olabilir? Çünkü kendimizi bu zamana kadar nasıl kandırdığımızla karşılaşıyoruz. Bir de yetmezmiş gibi gerçek isteklerimiz, ihtiyaçlarımız ve arzularımızla baş başa kalıyoruz. Kendimizi gerçek isteklerimiz, niyetlerimiz ve arzularımızla ortaya koymak demek, kendimizi kırılgan bir konuma koymak demek. Ya insanlar beni kendi gerçeklerimle sevmezse? Ya kabul görmezsem? Ya dış dünyada bir karşılığı olmaz da hayal kırıklığına uğrarsam?

Anlamlı, dolu dolu ve canlı bir yaşam sürmek bu kadar vurgulanırken, anlamın, dolu doluluğun ve canlılığın anlamsızlık, boşluk ve sıkıntıdan doğduğunu vurgulamamak çok manidar. Bir o kadar da haksızca. Bu noktada Lafargue’ın sözlerine geri dönerek yazımı sonlandırmak isterim:  “Ah tembellik! Merhamet et bizim bu bitmek bilmeyen sefaletimize! Ah tembellik! Sanatın, soylu erdemlerin anası, insanoğlunun sıkıntılarına bir teselli ol!”

Yazı: Ferhat Jak İçöz (Uzman klinik psikolog ve psikoterapist. Varoluşçu Akademi klinik direktörü.)

 

 

Önceki Yazılar

Uzak İlişkilerinizi Kuvvetlendirin

Sonraki Yazılar

Neden Selfie Çekiyoruz?