scarlett-johansson-psikoloji

DİVAN: SCARLETT JOHANSSON

 “Güçlüyüm, özgürüm, yine de sevgiye ihtiyaç duyuyorum”.

Bilimkurgu ve fantastik filmlerin vazgeçilmez isimlerinden biri haline gelen Scarlett Johansson, son filmi “Kabuktaki Hayalet”te insan olmayı ve insan bilincini sorgulamamızı sağlıyor. Canlandırdığı karakterden ilişkilere bakış açısına, annelikten yeni teknolojilere samimi açıklamalarıyla karşınızda.    

Scarlett Johansson filmlerde birilerinin hakkından gelme konusunda oldukça tecrübeli! Yönetmen koltuğunda Rupert Sanders’ın oturduğu “Kabuktaki Hayalet” filminde Scarlett başrolü efsanevi Japon aktör, “Beat” lakaplı Takeshi Kitano ile paylaşıyor.

2070 yılında geçen filmde Scarlett, robot bedende insan zihni taşıyan bir asker olan Binbaşı Mira rolü ile karşımıza çıkıyor. Takeshi ise Şef Daisuke Aramaki’yi canlandırıyor. Yakın zamanda, kızı Rose’un babası, Fransız eşi Romain Dauriac ile yollarını ayıran Johansson’ı, bilimkurgu-aksiyon filmi olan “Kabuktaki Hayalet”te her zamankinden daha mücadeleci bir role hayat verirken izliyoruz. Gerçekten çok tutkulu biri. Kadın haklarına son derece önem veriyor ve kadına şiddet üzerine de oldukça etkili açıklamalar yapıyor.

Psychologies: Filmlerde “birine haddini bildirme” konusunda artık uzmansınız diyebiliriz. Bu rolleri sizce eğlenceli kılan nedir?

Scarlett Johansson: Nedir, bir düşüneyim. Ah, hatırlamak çok zor şu an. Yani demek istediğim, işi seviyorum, çalışmayı seviyorum, problem çözme süreci hoşuma gidiyor. İşimin heyecan verici kısmı, kameralar seni çekerken sen de problemleri çözüme ulaştırıyorsun. Seçimler yapıyorsun, bir şeyler deniyorsun. İşte rolleri eğlenceli kılan bu. Gereken hazırlık süreci meşakkatli olabilir ama iyi bir netice almak için gerekli olabiliyor.

Filme dönecek olursak, yeni filminiz “Kabuktaki Hayalet”ten bahseder misiniz?

S. J.: Gelecekte geçen bir aksiyon filmi, ben de orada Binbaşı Mira’yı canlandırıyorum. Binbaşı; 9. Birlik adındaki özel görev gücünün başında yer alan, kendini aşırılık yanlısı, suçlu ve tehlikeli olanları durdurmaya adamış insan-saybörg hibriti özel bir operatör. “Azınlık Raporu”, “Robocop” ve Trump yönetimi karışımı bir şey (Gülüyor).

Rolünüz için aynı zamanda bir nevi Pinokyo benzetmesi yapabilir miyiz?

S. J.: Bir nevi evet, diyebiliriz. Çünkü Binbaşı’nın bilinci filmde gelişim gösteriyor ve bazı anıları ortaya çıkıyor. Onun ki

bir yolculuk, kendini keşfettiği bir yolculuk. Eksiklikleri var ama anılarını bastırmak yerine onlara karşı bir merak besliyor. Öte yandan onu robottan ziyade insan gibi hissettiren şeyler de bu eksiklikleri, kusurları. Kusurları onu daha da insanlaştırıyor. Onun merakı hoşuma gidiyor. Ben daima insanların ruhlarını incelerim. İşaretleri yorumlamaya, hepimizin içinde çoğu zaman saklı duran güzelliği keşfetmeye ve insanlığımızı bulmaya çalışırım. Hepimizin içinde açılmayı bekleyen ve açılması gereken bir Pandora’nın Kutusu var. Tabii bunu yapmaya yeterince cesaretiniz varsa.

Filmde canlandırdığınız Binbaşı karakteri, gerçekte kim olduğunun ortaya çıkmasıyla değişiyor mu?

S. J.: Evet. Binbaşı yavaş yavaş kendi hakkındaki şeyleri keşfediyor ve daha da insani bir hal alıyor. Aksiyon ya da fantastik filmlerde bile dokunaklı bir olay örgüsü yaratmak, oluşturabilmek mümkün. Umarım sonunda Binbaşı âşık olur. Ama malum, bu işler karışık, hayattaki her şey gibi.

Siz kolay âşık olur musunuz?

S. J.: Hem de nasıl. Güçlü, özgür bir kadınım ama yine de bir erkeğin cazibesi karşısında çok kolay av olabiliyorum. Kendime yetiyor, kendimle ilgileniyorum ama yine de sevgiye, yakın ilgiye ihtiyaç duyuyorum. Hayattaki en değerli an, aşka düşmek üzere olduğun andır. Yatakta uzanıyorsundur, o yanındadır; sana bakar, sen ona bakarsın ve derinlerinde hissedersin.

Fakat kısa bir süre önce tekeşliliğin doğal olmadığını söylemiştiniz. Bu sözünüzü biraz detaylandırabilir misiniz?

S. J.: Tekeşlilik, daimi ve metanetli olarak emek vermeyi gerektiren ve bazen de gereksiz olan bir şey. Bence tekeşlilik erkeklerde hatta biz kadınlarda da yani insanın doğasında var olan bir şey. Fakat şimdi hepimiz bağımsız varlıklarız. Eski sevgililerim ve eşlerim (Ryan Reynolds ve yakın zamanda boşandığı eşi Romain Dauriac) dahil bu tekeşlilik mevzusu hep ön planda ve ilişkinin merkezindeydi.

Evliliğe hâlâ inancınız var mı?

S. J.: Evet, evliliğe hâlâ inancım var ama bu konuda artık oldukça temkinliyim! Her kazanç beraberinde kaybı da getiriyor ve aynı şekilde her kayıptan da bir kazanç elde edebiliriz değil mi?

Bilmen gereken nasıl seçim yapacağın. Evliliğin oldukça romantik bir fikir

olduğunu düşünüyorum. Çok güzel bir fikir ama tıpkı sosyalist sistem gibi; uygulamaya dökmesi neredeyse imkânsız! Daha önce dediğime gelirsek, tekeşliliğin doğal olduğunu düşünmüyorum evet. Şimdi

bunu dediğim için beni taşlayabilirler.

Ama ben sözümden dönmeyeceğim. Tekeşlilik göz korkutacak derecede ciddi bir çaba istiyor.

Ama birçok çift bunu başarıyor.

S. J.: Bu emeği verebilen, aşklarını yaşatabilen, yani tekeşli bir birlikteliği sürdürebilen çiftlere çok saygı duyuyorum. Herkesin başarabileceği bir şey olduğunu düşünmüyorum. Benim açımdan içgüdülerime karşı bir duruş tekeşlilik.

Anne olarak böyle bir sorununuz yoktur diye tahmin ediyorum.

S. J.: Annelik karşıt olmasa da kadın ve erkek ilişkilerine paralel bir evren gibi. Parkta yürüyüş yapmak gibi annelik; çift problemleriyle kıyaslandığında çok basit kalıyor her şey. Kızıma âşığım; basit, naif bir aşk bu, rahatlatıcı, sakin. Bana daimi bir mutluluk hissi veriyor. İleride daha çok çocuk sahibi olacağım. Kesinlikle öyle, içgüdülerim bana bunu söylüyor.

Bu filmdeki rolünüzle “Derinin Altında” ve hatta “Yenilmezler”deki Kara Dul rolünüz arasında benzerlikler görülüyor. Hepsi bir görev için programlanmış ama yolundan ayrılarak kimliğini ve amacını sorgulayan karakterler. Bu filmlerin ardından Binbaşı rolü gelince, “Bu daha önceden deneyimlediğim bir şey” diye düşündünüz mü?

S. J.: Evet, karakter kendine sunulan kimliğin içinde benzersiz bir deneyim yaşıyor diye düşünüyorum. Onu, zihninin derinliklerinde kemiren bir şeyler var. Bu kemiren şey de onun asıl kimliği ve eğer onu takip ederse, bir çeşit karanlığa doğru çekilecek demektir. Şahsen ben bu tür bir kimlik arayışı deneyimledim mi gerçekten bilmiyorum. Fakat geçmişte, son 10 yılda oynadığım roller hep bu tarz benlik-kimlik arayışları olan karakterler oldu. Belki bu bir çeşit bilinçsizce kendimi yansıtışımdır, bilemiyorum. Belki ileride çok da meraklı olmayan roller canlandırmalıyım (Gülüyor). Değişik olur.

Filmde teknoloji önemli bir rol oynuyor ve birçok ahlaki soruyu da beraberinde getiriyor. Bunun üzerine hiç düşündünüz mü? Teknoloji hayatlarımızı ve geleceği nasıl etkiliyor sizce?

S. J.: Elbette bunu düşünüyorum, bilinçli her birey kadar. Üstüne üstlük bir de çocuğumun olması, artık geleceğe daha da başka bakmamı sağlıyor. Teknoloji yeni bir tehdit ve hikaye anlatımı açısından gayet iyi bir konu olduğunu düşünüyorum. Önceden tehdit, uzaylılar ya da “Ruslar”dı, şimdiyse teknoloji ve  bizleriz. Film konusu olarak etkili ama gerçek hayatta bu kesinlikle korkutucu bir şey.     

Filmde şöyle bir repliğiniz var: “Belki gelecek sefere beni daha iyi tasarlarsınız.” Eğer imkânınız olsaydı, kendinizi yeniden tasarlar mıydınız?

S. J.: Kendimi tasarlamak? Ben şahsen iyiyim (Gülüyor)! Sahip olduklarımla mutluyum, tam güç çalışıyorum. Minnettarım.

Peki ya insanlığı tekrar tasarlayabilseydiniz?

S. J.: Bence eninde sonunda herkes olması gerektiğine dönüşüyor. Bu tarz ilahi müdahalelere inanan birisi değilim. Sahip olduklarımıza şükretmeliyiz. Bence kimsenin tekrar tasarlanmasına gerek yok. Böyle de iyiyiz değil mi (Gülüyor)? Herkesin kendine has bir şeyleri var. Ama evet, yine de fazladan bir kola hayır demem.

Belki insanları, birbirlerini incitmelerini engelleyecek şekilde yeniden tasarlayabilirsiniz.

S. J.: İnsanları daha merhametli yapacak bir yeniden tasarlama olduğuna inanmıyorum. Çünkü merhamet, yaşam tecrübesinin bir parçası gibi. Ve biz bu parçaların toplamıyız. Bu nedenle merhamet, empati gibi şeyleri birine tasarıyla verebileceğimize inanmıyorum. Bunlar herkesin kendi yaşam tecrübesinde edindikleridir. Ya sahipsindir ya da değilsindir. Ama gerçekten fazladan bir kol kullanabilirim, çok yardımcı olurdu ya da iki tane fazladan kol (Gülüyor)!

Filmin yapımcısı çok kültürlülük konusunda bilinçli bir çaba göstermiş. Bu saygılı kültürel temsilleri sağlamak için ne gibi şeyler yapıldı?   

S. J.: Yapımın en başından beri yönetmen Rupert Sanders, ekibin içinde çeşitlilik olmasını istedi. Filmi temellendiren ve onun gelecek algısını şekillendiren bu bakış açısıydı. Öyküyü anlamlı kılan detay da buydu. İnsanların dünyanın dört bir yanından göç ettiği bir şehir düşünün. Hong Kong, insanların sığındığı, bir şehrin üstüne başka bir şehrin kurulduğu bir şehir halini alıyor. Kostümlere ve şehrin mimarisine baktığınızda, şehri dolduran farklı karakterlerin o görüntüsü çeşitlilik dolu. Oldukça farklı kültürel referanslar içeriyor. Kullanılan bütün kumaşlar da buna uygun seçildi. Bazen bir kabileye ait, bazen teknik, bazen de her iki kumaş türünün garip plastik vücut parçalarıyla birleştiğini görüyoruz. İşte bu yama fikri ve şehrin bu yamavari hali aslında Rupert için filmin temelinde yatan bakış açısı. Ben de bunun büyük bir destekçisi oldum. Anlattığı öyküyü destekleyen bir fikirdi. Ayrıca görsel olarak da uyarıcı, renkli ve heyecan vericiydi.

İnsanların hakkınızda neler düşündüğü sizi endişelendiriyor mu?

S. J.: Umarım performansımı beğenirler. Eğer kendimle bağ kurabiliyorsam ve izleyenlere de vesile oluyorsam, bu benim için kazançtır. Sinemaya gitmek insan bilincinin sınırlarını zorlayan bir eylem olabilir. Umarım bazı insanlar için bu tarz bir deneyimin aracı olabilirim.

Bir karaktere hayat verirken, dünyaya bu rol aracılığıyla bir mesaj vermeye çalışıyor olabilir misiniz?

S. J.: Bilmiyorum. Düşünmem lazım…

Çünkü birçok insan sizi örnek alıyor, izliyor ve sizin gibi olmak istiyor ama aynı zamanda da ne düşündüğünüzü ve ne söylemek istediğinizi bilmek istiyorlar.

S. J.: Doğru, ben bir oyuncuyum, politikacı değilim (Gülüyor). Geleneksel anlamda bakarsak kendimi örnek alınan biri gibi görmüyorum. Ben olduğum yere gelebilmek için çok çalışmış bir kadınım. Başarısızlıktan korkmaksızın çok fazla risk aldım ve her kazancın beraberinde kayıp da getirdiğini kabullenerek rüyalarımın peşinden gittim. Bunun ilham verici bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Parçası olmayı seçtiğim filminse insanlar için özel bir mesaj taşıması benim için bir gereklilik değil.

Etiketler:
Önceki Yazılar

ŞARKI SÖYLEMEK İYİLEŞTİRİYOR

Sonraki Yazılar

ANNEMİZİ SEVMEK ZORUNDA MIYIZ?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir