WEST HOLLYWOOD, CA - JULY 20:  Actress Diane Kruger arrives at the 2014 Television Critics Association Summer Press Tour - FOX All-Star Party at Soho House on July 20, 2014 in West Hollywood, California.  (Photo by Amanda Edwards/WireImage)

DIANE KRUGER


Hikayesi rüya gibi görünse de aslında oldukça hüzünlü. Model ve komedyen olmak için, Almanya’da doğup büyüdüğü kasabayı 13 yaşında terk ediyor. Büyüleyici güzellikteki genç kadın, babası tarafından ilgi görmüyor, aşkta kaybediyor. Sonunda kamera ve psikanaliz sayesinde ayağa kalkabiliyor. Diane Kruger uzun zaman hep drama rollerini tercih etti. Kendi “mükemmel planı” sayesinde artık komedilerde de rol alabiliyor. Bu cesur kadın, ciddiye alınmamaktan artık korkmuyor. Geçmiş ilişkilerinde “inanılmaz hayal kırıklıkları” yaşadığı için artık bazı şeyleri kesinlikle kabullenmediğini açıkça ifade eden Kruger, Paramparça’daki rolüyle Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı.

Hafif kırışmış düz beyaz tişörtü ve siyah beyzbol şapkasıyla hiç dikkat çekmeden sandalyesine gömülmüş şekilde oturuyor. Dışarıdan bakınca kesinlikle yalnız kalmak isteyen ve yanına kimseyi yaklaştırmayacak bir kişi imajı çiziyor. Bembeyaz teni tamamen makyajsız ve Fransız-Amerikalıya benzeyen Alman güzelin gözlerinde endişe ve şüphe var. Yoksa soğukluk demek daha mı uygun olur? Böyle düşünmeme şaşırıyor ve hafif gülümsüyor: “Çok da güler yüzlü sayılmam ama ilerleyen dakikalarda gevşeyeceğimi düşünüyorum. Yani, umarım!” Yüzü ve bakışları küçük bir kız gibi, sesiyse alçak çıkıyor. Taşıyarak büyüdüğü alçakgönüllülük ve kararlılık zırhı, belki de ona biraz fazla yoğun bir duygusallık katıyor. Yıllar içinde ağırbaşlılık kazanmış ama kendini ifade etmeye son derece hazır. Kendinden bahsetme şekli, bunu destekler nitelikte.

En baştan başlayalım. Nasıl bir çocuktunuz?
Daha çok içime kapanıktım, korku ve öfke doluydum. Ailevi durumumuz beni çok rahatsız ediyordu. Babam alkolikti. Hala da öyle. Evde tamamen kaos ortamı hakimdi. Erkek kardeşim için de olaylar acı vericiydi ve kendimi ondan sorumlu hissediyordum. İki bin nüfuslu bir kasabada yaşıyorduk ve kendimi çok korunmasız hissediyordum. Sebebini bilmeden, kendimi diğer kızlardan hep farklı hissediyordum. Ne olduğunu bilmiyordum, tek bildiğim sadece orada olmak istemediğimdi.

Sonra sizin için bir tutkuya dönüşen dansla tanıştınız…
En başta bu benim için bir tutku değildi. Annem beni dansa yazdırdığında çok küçüktüm. Ama çok çabuk sevdim, çünkü öfkemin dans ve bale sayesinde hafiflediğini gördüm. Bütün olumsuzluklar içinde hoşuma giden bir aktivite bulmuş olmaktan memnundum. Dansın tutkuya dönüşmesi, 10 yaşındayken ilk defa sahneye çıkmamdan sonra oldu. İzlenmek ve seçilmiş olmak güzel bir duyguydu, kendimi tanınmış biri gibi hissettim. Sahne üzerinde her şey daha anlamlıydı; yaşadığım ve yaşamak zorunda kalacağım hayattan farklı bir yola sapabiliyordum. Kendi gerçekliğimden kaçabiliyordum. Ama herkesin vücudu yüksek yoğunluklu figürleri gerçekleştirmeye elverişli değildir ve ben de zamanla, yoğun antrenman yapmama rağmen, buna fazla uygun olmadığımı fark ettim.

Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum

Bunu fark ettiğinizde, neler hissettiniz?
Asla bir yıldız olamayacağımı kabullenmek çok zor oldu ve benim için sahnenin derinliklerinde, bir köşede dans etmek söz konusu bile olamazdı. Hep en görünen olabilmek için ısrar ettim. Ve bir gün sakatlanınca, dansı bırakmak zorunda kaldım. Tam bir felaketti! Sadece bütün enerjimi ve umutlarımı odakladığım dansın bir başarısızlık olması değil, aynı zamanda eski hayatıma geri dönecek olmam benim için hayal kırıklığı oldu. Bu arada annem ve babam boşanmıştı; evdeki hava biraz rahatlamıştı. Ama okula gidip ileride annemin istediği gibi muhasebeci olmak istemiyordum. Kendimi olmam gereken yerde, olmam gereken durumda hissetmiyordum. Gerçekten depresifti.

Sizi ayakta tutan neydi?
Şans! 16 yaşındayken, Paris’teki Elite France model ajansı beni deneme çekimleri için çağırdığında, uçağa bindim. Artık geri dönmeyeceğimi biliyordum. Annem bana Paris’teki balayında hamile kalmış. Bu yüzden evimizin her yerinde annemin çok sevdiği Paris fotoğrafları vardı. Ben de her zaman Fransa’ya gitme hayali kurardım. O yaşta güzelliğinizin farkında mıydınız? Hayır, fiziksel görünüş bizde pek kafaya takılan şeyler değildi, başka sorunlarımız vardı. Hatta bunun dansta bile bir önemi yoktur, disiplin hep önde gelir. Tabii ki 14-15 yaşlarındayken, erkeklerin bana olan bakışlarının farkındaydım ama hayatımı bundan kazanacak kadar da güzel olduğumu düşünmüyordum. Dans için Londra’ya gitmeden önce hiç büyük şehir görmemiştim ve kasabada büyüyen birisi olarak Claudia Schiffer isminin benim için uzaylıdan bir farkı yoktu.

Modellik size neler öğretti?
Modellik gerçekten garip bir meslektir. Modelliğe yeni başlayan her kız gibi ben de daha çocuk yaştaydım, uzaktan geliyordum, bilgisiz ve deneyimsizdim, kendimi bir anda yetişkinlerin dünyasında bulmuştum. İki katım yaşındaki adamlar için bir ava dönüşmüştüm. İnsanın sahip olduğu güç çok garip bir şekilde değişebiliyor. O zamana kadar annem hep akşam 10’dan önce evde olmamı söylerdi. Ama bir anda, her gece sabahlara kadar kulüplerde gezmeye başlamıştım. İlk başlarda büyümem ve gücümün farkında olmam için faydalı oldu. Ama kafanız biraz çalışıyorsa, sadece güzelliğiniz için oralarda istendiğinizi çabuk idrak ediyorsunuz. Üstelik seçimlerinizde özgür davranamıyorsunuz; size söylenen elbiseleri giyiyorsunuz ki bazen hepsi birbirinden çirkin olabiliyor ve sizden istenen pozları veriyorsunuz. Açık konuşmak gerekirse, bu gerçekten de can sıkıcı! En azından ben, 20 yaşında bundan sıkılmıştım. 60’lı yıllar tekrar moda olduğunda, kendi kendime “Artık ben yokum” dedim (Gülüyor).

Aslında kendinizi pek özgür hissetmiyordunuz, değil mi?
Evet. Özgürlüğü, tüm bunlardan vazgeçip Paris’te tiyatroya başladığımda buldum. Eğitim programındaki tek yabancı bendim ve Fransızcam kötüydü ama ilk provam için sahneye çıktığımda emindim, olmam gereken yerdeydim.

Aslında bu cesurca bir hareket. İyi bir modellik kariyerine sahipken kendinizi kolaylıkla kaptırabilirdiniz…
Annem işi bıraktığımı öğrenince, deli olduğumu söyledi! Ama ben kaybedecek bir şeyim olmadığını hissediyordum. O dönemki erkek arkadaşım kalbimi kırmıştı ve modellik hayatı artık beni mutlu etmeye yetmiyordu. Özellikle cesur olduğumu düşünmüyorum, sadece kendimi kandırmayı sevmiyorum. Benim ruh halim hemen yüzüme vurur. Üstelik iyi bir karar verdiğimi kısa bir süre sonra anladım. Tiyatroya başladığım dönem hayatımın en güzel yıllarıydı. Okulu 15 yaşında bıraktığım için öğrenciliği tam olarak yaşayamamıştım ama tiyatro eğitiminde bunu yaşayabiliyordum. Sınıf arkadaşlarım vardı, sigara içmeye başlamıştım, kafelerde oturup şarap içiyorduk… Tam hayal ettiğim Parizyen hayatı yaşıyordum!

Erkek kardeşinizi geride bıraktığınız için pişmanlık duyuyor muydunuz?
Evet. Eğer onu Fransa’ya, yanıma alsaydım, nasıl bir hayatı olacağını bugün hala düşünürüm ama artık kendi hayatını kurdu. Hiç ayrılmadığı kasabamızda evlendi ve bahçeli bir evi oldu. Hayatlarımız artık o kadar farklı ki iletişim kurmakta zorlandığımız zamanlar oluyor. Ama mutlu görünüyor, eşi de muhteşem bir kadın.

Babanızla ilişkiniz nasıl?
13 yaşından beri onunla görüşmüyorum. Bir kere 16 yaşında gördüm, o kadar.

Size yaşattığı çocukluk yüzünden onu affetmediniz mi?
Tabii yıllar geçtikçe yaşadıklarımın tamamının onun suçu olmadığını kabul ettim, bu kadar basit olamaz. Bir dönem, “Truva” filmi çıkmadan önce, onunla görüşmeye yeltendim ama o, benim bebeklik fotoğraflarımı Alman basınına sattı. Sonra onunla görüşmenin imkansız olduğunu, bunu yapamayacağımı anladım. Dibe vurdu ve o zamandan beri hayatını düzeltemedi. Artık bizim için çok geç.

Kendi hayatımdan daha güzel bir rol oynamamaya karar verdim.

Tüm bunları yaşıyor olmak zor olmalı.
Sanırım bunun acısını uzun süre sevgililerimden çıkarttım (Gülüyor).

Nasıl yaptınız bunu?
Babamla olan ilişkim, erkeklere karşı kendimi korumaya almama sebep oldu. Hala erkeklere zor güvenirim, profesyonel anlamda bile. Bir erkeğin beni hafife almasına, konuyu anlamıyormuşum gibi konuşmasına tahammül edemiyorum. Bu sanırım babamdan kaynaklanıyor; çünkü hastalığı yüzünden annem, kardeşim ve benimle resmen dalga geçiyordu. Hiçbir zaman değişmeye çalışmadı ve başkalarına karşı bu kadar kayıtsız olma haline dayanamıyorum. Bu, bütün ilişkilerime yansıdı. Ben ciddiye alınmak istiyorum. İlişkilerimde saygı bekliyorum.

Size saygı duyulmasını kolayca sağlayabiliyor musunuz?
Evet! Hatta belki biraz fazla (Gülüyor)! Hatta gitgide kendimi daha çok ifade edebiliyorum; sanırım başarı sayesinde kendime daha fazla güveniyorum. Ve hala biraz erkek egemen olan sinema dünyasında kadın-erkek eşitliğine saygı duyulması gerektiğini hissediyorum.

Guillaume Canet ile neden bu kadar genç ve çabuk evlendiğinizi düşündünüz mü?
Tam olarak söylediğiniz gibi, genç olduğumuz için! Gençtik ve birbirimizi seviyorduk, hayatımız çok romantikti…

Aldığınız Katolik eğitim sizi bu evliliğe itmiş olabilir mi?
Hayır! Katolik bir okulda, rahibelerle eğitim aldığım doğru ama bütün bu din dayatmaları bende işe yaramadı. Saçma buluyordum, çünkü inanmıyordum. Ben realist bir insanım ama yine de inançlı insanların tutkusu beni büyülüyor. Fakat benim ruhani yanım sanırım yalnız kaldığımda, kendimle yüzleştiğim zamanlarda, hayatımı sorguladığımda ortaya çıkıyor. Örneğin bir kiliseye girdiğimde veya tek başıma seyahate çıktığımda…

Çok sık yalnız seyahat ediyor musunuz?
Evet, tek başıma veya yanımda sadece bir kişiyle seyahat etmeyi çok severim. Bundan yıllar önce sırt çantamla Çin’i gezdim. O yolculuğumun çok iyi bir deneyim olduğunu söyleyemem ama seyahatlerden her geri dönüşümde, hayatıma ve sevdiklerime daha çok bağlanıyorum. Psikanaliz esnasında, yalnızlığa fazla düşkün olduğumu keşfettim. İnsanlarla daha fazla zaman geçirmem gerektiğini biliyorum, fakat bunun düşüncesi bile beni rahatsız ediyor.

Uzun zamandır psikanalize gidiyor musunuz?
2008’den beri gidiyorum ve buna bayılıyorum!

Bu konuda ne kadar da heyecanlısınız!
Evet, bu benim Amerikalı tarafım, orada bu konular çok rahat konuşulur. Ben terapiyi herkese tavsiye ediyorum. En azından, psikanaliz sayesinde daha kesin kararlar verebildiğimi fark ediyorum.

Biraz detay verebilir misiniz?
Daha gençken kendimden beklentilerim devasa denebilecek boyuttaydı. Annemi hayal kırıklığına uğratmamam ve babamın yaptığı hataları yapmamam gerektiğini düşünüyordum. Kardeşime karşı da aynı şekilde hissediyordum. Kendimi ailemden sorumlu hissediyordum ki gerçekten bir dönem maddi olarak da onlardan sorumluydum. Aslında yetişkin rolüne çok erken büründüm ama işin aslı yetişkinliğe erişmem gerçekten uzun zaman aldı. Yeni yeni büyüdüm denebilir. Kendi başımın çaresine artık bakabildiğimi hissediyorum. Başkalarını kurtarmaya çalışmıyorum, hemşirelik yapmaya son verdim.

İlişkilerinizde de durum böyle miydi?
Evet, zayıf veya tam tersine çok güçlü erkekleri arıyordum ama ilişkide onlarla aynı seviyeye geldiğim anda soğuyordum. Aslında sevginin basit de olabileceğini anlamam uzun sürdü. Basit olmadığı zamanlarda ise, benim uzun zaman yaptığım gibi kaçmadan, zorluklar birlikte aşılabilir.

Yalnızlığa fazla düşkün olduğumu keşfettim.

İtici gücünüz nedir?
Sanırım hala keşif aşamasındayım ama ne pahasına olursa olsun bunun üzerine gitmiyorum. Özellikle psikanaliz sayesinde, kendi hayatımdan daha güzel bir rol oynamamaya karar verdim. Artık kariyer odaklı düşünmüyorum; hala hırslıyım ama eskisi kadar yoğun değil. Örneğin eskiden komedi yapımlarında oynamayı tercih etmezdim, çünkü o her zamanki saygı duyulmama, ciddiye alınmama korkusu beni engellerdi. Artık bu benim için bir sorun değil.

Ailenizin, özellikle de annenizin gözünde ciddiye alınmama korkunuz da geçti mi?
Annem benim için artık endişe duymuyor ama yine de ne yaptığımı tam olarak anlayabiliyor mu, emin değilim. Bununla ilgili bir anım var. Birkaç sene önce onu Paris’e, bir film çekimime getirdim. Biliyorsunuz ki aynı sahne farklı açılardan birkaç defa çekilir. Annem “Ne kadar güzel, harikasın” demek yerine yanıma geldi ve şöyle dedi: “Neden böyle yapıyorsun? Neden bir türlü beceremiyorsun ve baştan başlıyorsun?” Bu tam annemin vereceği bir tepki (Gülüyor)!

Kendinizden beklentinizi şimdi daha iyi anlıyorum…
Artık bu yönüm daha esnek. Hem kendimi olduğum gibi kabul ediyorum hem de başkalarına hoşgörülü yaklaşabiliyorum.

Doğduğunuz kasabaya hiç gidiyor musunuz?
Bazen büyükbabamı görmeye gidiyorum. Çocukken benim için çok önemli bir figürdü ve birbirimize karşı yoğun bir sevgi besliyoruz. Bugün benim en büyük hayranım odur. Beni görür görmez neşelenir, gözleri parlamaya başlar. Ama kasabamızda zaman durmuş gibi; ne zaman gitsem kendimi tekrar 16 yaşında hissediyorum. Bir yere gitmek istediğimde, beni annem götürüyor, sonra gelip beni alıyor. Aslında bunu garipsiyorum ama annem için de bunların tuhaf olduğundan eminim, çünkü evi çok genç yaşta terk ettiğim için büyüdüğümü göremedi. Onun gözünde aniden kadın olan, hala küçük bir çocuğum.

Röportaj: Anne Laure Gannac
Çeviri: Ceylan Özçapkın

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

SPOR İRADE MESELESİDİR!

Sonraki Yazılar

ÇOCUKLARIN RİTMİNE SAYGI