sade

“DEPOSU DELİNMİŞ SON MODEL BİR ARAÇ GİBİYİZ”


Psikiyatrist Arzu Erkan Yüce, sadeleşme yolunda yapabileceklerimizi, hayattaki sıkışık alanlarımızı nasıl açabileceğimizi anlatıyor.

Röportaj: Sinem DÖNMEZ

Çocukluktan itibaren sürekli bir eylem halinde olmaya, hep daha çok şey yapmaya ve daha çok almaya yönlendiriliyoruz. Bu durum yetişkin insana da sirayet ediyor.

Evet. Hep “daha çok olmak” peşindeyiz aslında. Hiç erişilemeyen bir “daha çok” ile amacı ve doğrultusu şaşmış bir “olmak” bu. Sevgi, saygı, onay, güven, aidiyet, tutarlılık, bilme ve anlamaya dönük temel gereksinmelerimize ulaşmaya çalışan, kendini gerçekleştirmeye dönük bir “olmak” mı; yoksa avdan daha büyük payı koparabilmek için en iyi olmak, aç kalmamak için diğerlerinden eksik kalmamak, kurda kuşa yem olmamak için herkes gibi olmak, türümüzün devamı ve seçilimi artırmak için daha gösterişli olmak gibi sağ kalmaya ve daha temel gereksinmelerimize dönük daha varoluşsal bir “olmak” mı? Ya da sahip olamadıklarının derin hüsranını ve yitik yanlarını bizlere miras bırakan üst nesillerden aktarılan amaçlar ve hedefler, başarı ve mükemmeliyet peşinde bir “olmak” mı? Bana kalırsa bunların hemen hepsinden oluşan bir sarmalın içinde debelenip duruyoruz hepimiz. Bir yandan evrimin üst basamaklarına tırmanıp bilgi ve teknolojinin nimetleriyle donanırken, diğer yandan popüler kültürün bitmez tükenmez taleplerine gönüllü gönülsüz teslim ediyoruz kendimizi.

Doyumsuzluk olarak da görebilir miyiz bunu?

Temel motivasyonu her ne olursa olsun günümüzde herkes hep meşgul. Bir türlü doyuma ulaşılamayan, keyif alınamayan koşuşturmacalar içindeyiz. Bilim ve teknoloji alanında ilerledikçe, keşiflerimiz ve yapabildiklerimiz artıkça, eksikliğimizin ve hiçliğimizin bir o kadar farkına varıyor, kabullenemediğimiz bu gerçeğe “sürekli meşgul” hallerimizle umarsızca meydan okuyoruz. Bu yanılsamanın bir uzantısı olarak sahip olduğumuz her şeyi ve geleceğimizi, yaşamımızı bu tempoya borçlu olduğumuzu sanmaya başlıyoruz. Sanki çevirmeyi bırakırsak düşüp ölecekmişiz gibi, meşguliyet bisikletlerimizin pedallarını durmaksızın çeviriyoruz. Ne zaman ve nerede durmamız gerektiğini asla kestiremediğimiz gibi, bitkinlik ve telaştan seyrin keyfini de çıkaramaz durumdayız.

Bir yandan da endişe halini artıran bir durum mu bu? Gelecek endişesini, kaygıları, boş boş duramama ve telaş hallerini nasıl giderebiliriz?

Yoksunluğunu hissettiğimiz maddi ya da manevi her ne varsa yerine konmaksızın ondan vazgeçmemiz güç. “Ferrari’sini Satan Bilge”, Ferrari’yi alamasaydı, belki de şu anda hâlâ onu almak için çalışıyor olacaktı ve biz de onu o ünlü kitabıyla tanımıyor olacaktık. Bazı hedeflerimize erişince tamamlanacağımızı düşünürüz, bir bakıma öyle de olur. Her tamamlanışımız ise bir başka eksiğimizi çarpar yüzümüze. Bu yaşamın değişmez gerçeğidir; bir yanımız hep eksik kalır. Kendimizi bir yandan bütünlerken, diğer yandan da eksikliklere katlanabilme kapasitemizi geliştirebildiğimizde huzurlu bir dengeye ulaşırız. Elbette ki hepimizin her zamankinden daha fazla güce, paraya, üne, ilgiye, öneme, övülmeye, görselliğe vs. gereksinim duyduğu dönemler olabilir. Bana göre sıkıntı bu kazanımların peşine düşmekte değil, bu kazanımlar doruk düzeye eriştiği halde bile erişildiğinin farkına varamamakta. Kimileri çabalamayı bıraktığında koşulların eskisinden de kötü olacağını sandığından koşturmacayı bırakamaz. Bu grupta daha çok dayanıksızlık şeması, evham ve karamsarlık ön plandadır. Endişelerine söz geçiremez, tedbirde ifrata kaçarlar. Kimilerininse sahip oldukları varlıklar kendi kimliklerinin ve özlerinin önüne geçmiştir. Bunlarsız bir hiç olacaklarını düşünebilirler. Bu grupta ise daha çok değersizlik şemaları hâkimdir, vasat olmaya katlanamazlar. Geçmişlerinde sevgi ve güven dolu bir ortamda büyümemiş, hor görülmüş ya da koşullu sevgiyle büyümüş olma olasılıkları yüksektir. Her iki grubun da yaşam yolculuğuna güvenli ama keyifli bir seyir için çıktıklarını hatırlamaları, büyük hevesle bindikleri görkemli seyahat balonları yerden yeterince yükselemediğinde daha iyisini almaya kalkmak yerine, içine doldurdukları fazlalıklardan birer birer kurtulmayı denemeleri gerekiyor.

Sürekli yeni bir şey almak, üç dört çeşit yemek yapmak, sonra da çöpe atmak modern insanın hayatını karmaşıklaştırma biçimlerinden biri mi? Bunun önüne nasıl geçebiliriz?

Belli bir yaşam standardına erişip belli bir zümreye dahil olabildiğimizi görme gereksinimimizi son derece insani buluyorum. Olanaklarımız varsa koşullarımızı iyileştirmemizin ne sakıncası olabilir ki? Burada o koşullar ile kendinize ve sevdiklerinize ayıracağınız zaman ve enerjinizin ne kadarını takas ettiğiniz önemli. Elinizdeki kredi kartı ile çok ihtiyacınız olduğuna emin olarak aldığınız son modaya uygun ayakkabınız ya da en son model telefonunuz için henüz kazanmadığınız bir parayı bankaya bağlarken, bunun için gelecek ay ne kadar daha fazla çalışmak zorunda kalacak olduğunuz önemli. Çünkü daha fazla çalışarak yıpranacak, bir sonraki alışverişi daha fazla hak ettiğinizi düşünecek, sonra onu ödemek için çok daha fazla çalışacaksınız ve bu böyle sürüp gidecek. Ne alırsak alalım, satın almadan önce gerçekten ihtiyaç var mı iyi düşünülmeli, mümkünse kartla değil, nakit alışveriş yapılmalı, açken ve yorgunken alışverişe çıkılmamalı. Aylık bütçe planlaması yapılmalı, gelir gider dengesi gözetilmeli. Elinizde bir liste ile alışverişe  idilmesinin ve liste dışı bir ürün alınmak istendiğinde bunu 48 saat sonra almak üzere ertelemenin ve eğer hâlâ gerekli ise almanın, gereksiz alışverişleri önlemeye yararı olabilir. Tabii o fazladan alınan ürünün yerine gelecek ayki listeden bir başka ürünü çıkarmak kaydıyla… Aylık gelirin bir miktarı birikim, bir miktarı ise ihtiyacı olanlarla paylaşım için ayırıldığında, kazancınızın daha fazla doyum getireceğini söyleyebilirim.

Kendimize sağlıklı zaman ayırmak, daha sade yaşamak için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Mutlu ve başarılı olmamız gerektiğine, sonu gelmeyen ihtiyaçlarımız olduğuna inanıyoruz. Tüketim çağının taktikleri gereği de inandırılıyoruz. En baştan söyleyeyim, dünyada bunca kötülük, haksızlık ve adaletsizlik varken, kimse mutlu olmak zorunda falan değil. Yapabileceğimizin en iyisi; yaşamı acısıyla tatlısıyla anlamlı kılmaya, yaşamayı öğrenmeye çalışmak, yeni bilgi ve deneyimlere açık olmak, olabildiğince esnemek ve kendimizi, yaşamı ve insanları yargılamadan kabul edebilmek.

Varlık, başarı ve ün peşinde koşarken heybemizde topladığımız ne varsa bir yandan döküp saçıyor, yolun sonunda koca bir boşluk duygusu ile kalakalıyoruz. Tükenmişlik sendromu, kronik psikosomatik rahatsızlıklar, depresyon, kaygı bozuklukları, alkol-madde kullanım bozuklukları, ilişki sorunları gün geçtikçe artmakta. Peki, bunca koşturmaca ve çaba ile bu kadar çok “iyi”ye sahipken nasıl oluyor da sağlığımız bozuluyor? Çünkü anlık mutlulukların peşinde koşarken daha birine doymadan diğerini kovalamaya başlıyoruz. Deposu delinmiş son model bir araç gibiyiz; yakıt ikmali yapmak için sürekli duruyor, yolculuktan zerre haz alamıyoruz, gidilecek yollarsa hiç bitmiyor. Tüm meslekler işi gücü bıraktı mutluluğun formülü aranıyor. Ne yiyeceğimizden ne giyeceğimize, hangi sporun neremize iyi geleceğinden hangi yatakta uyuyup nerede uyanacağımıza, hangi burçlarla ilişki kuracağımıza kadar yönergeler uçuşuyor. “Kendimizle baş başa kalmak”, “inziva”, “şükür”, “şefkat”, “dinlenmek”, “tadını çıkarmak” kavramlarını unutalı çok olmuştu, neyse ki imdadımıza yine popüler kültür yetişti de minimalizm, sade yaşam, farkındalık, anda kalma, nefes ve yoganın “trend” olmasıyla ruhumuz bir nebze huzur buldu (Gülüyor). Saydığım tüm kavramları  oldukça anlamlı buluyor ve önemsiyorum elbette, yalnızca her kavramın hemen içinin boşaltılıp bir trende, sektöre dönüştürülmesine itirazım var. Yoga deneyimi sırasında “o poza giremediği için” stres olmamalı, “evrene pozitif mesaj gönderemediği için” yetersiz hissetmemeli insanlar. Minimalistlik, yarıştırmak gibi ironik bir durum örneğin, bunun için yapılan yaygara ve müsriflikse akıllara zarar. Her türlü fanatizmi zararlı buluyorum. Yoksulluğun mutsuzluk getirdiğini söyleyebiliriz, ancak varlıklı olmak da mutlulukla belli bir yere kadar doğru orantılı, belli bir yerden sonra ise ters orantılı olduğu görülüyor. Yani para mutluluk getirmiyor ama parasızlık mutsuzluk getiriyor. Geçimini sağlamak, azıcık tasarruf, azıcık bölüşmek ideal denge sanki. Çok çalışmak yerine “yeterince” çalışmak ve “aylak” zamanlar geçirebilmek de geçer akçe sayılmalı. Yeni deneyimler, yolculuklar, keşifler, yeni bir dil ya da çalgı çalmayı öğrenmek ya da bir gösteri izlemek, iyi hissettirmenin yanı sıra uzun dönemde de iyi hatırlanan ve kişiyi doyuma ulaştıran eylemler.

Yapılan araştırmalarda cömertlik, şefkat, kabul ve şükran kavramlarının ruh sağlığı üzerine olumlu etkileri olduğu ortaya çıkarıldı. Hepimiz geçmişimiz ve popüler kültür tarafından bizlere dayatılan, başarı, statü, ün ve daha fazlasına kendi ölçeğimizde kavuştuğumuza göre dağılabiliriz (Gülüyor). Bundan sonraki nesillere sadeliğin, daha azıyla yetinmenin, koşulların elverdiğinin en iyisi ile mutlu olabilmenin de hayati bir gereksinim olduğunu öğretmek bizlere düşüyor.

Hayatımızı zorlaştıran arkadaşlarımız da sade yaşamdan bizi uzaklaştırıyor. Bazen yaşamımızdaki yüklerden kurtulmaya çalışırken arkadaşlarımızdan da vazgeçmemiz gerekebilir mi?

Arkadaşlıklar çok kıymetli, “kendi seçtiğimiz kardeşlerimiz” deniyor ya işte öyle anlamlı dostluk. Ancak yaşam çizgisinde geldiğimiz noktada arkadaşlarımızla oluşturduğumuz makasın açıklığı gitgide artıyorsa, ilişkilerin gözden geçirilmesi gerekebilir. Geçmişimizden getirdiğimiz şemalarımız ve başa çıkma yöntemlerimiz değiştikçe, deneyimlerimizle bizler de değişir, dönüşürüz. Eski hallerimizle seçtiğimiz dostlar, eşler ile ortak paydada buluşmak olanaksız hale gelebilir. İlişkiler dans gibi, siz adımlarınızı değiştirdiğinizde karşınızdaki sürekli aynı adımları atmaya devam ettiğinde bir ahenkten bahsedemeyiz. O zaman dansın bir anlamı kalmıyor, sürekli ayağınıza basılması ve canınızın yanması da cabası. İnsanlar birbirine ruhsal olarak yük olmaya başladıklarında yollarını ayırabilmelidirler. Sadelik yolunda en zor gözden çıkarılanlar ilişkiler oluyor. Eşyalarla başlamak iyi bir başlangıç olsa da ilerleyen aşamalarda ilişkileri de gözden geçirmekte yarar var. İlişkileri yürütmek için verilen emek ve yapılan fedakârlıklar ne kadar kutsalsa, bitirebilmek için olanlar da öyledir. Bağımlılık, yetersizlik, terk edilme, duygusal yoksunluk, onay arayıcılık ve kendini feda şeması olan kişiler yolunda gitmeyen ilişkilerini sonlandırma konusunda oldukça güçlük yaşarlar. Bu konuda Şema Terapi kendine yardım kitaplarını ve kaynakları takip etmek ve gerekir.

 

 

Önceki Yazılar

ORGAZM GERÇEĞİ!

Sonraki Yazılar

PLAYBOY’UN KURUCUSU HUGH HEFNER HAYATINI KAYBETTİ

Bir cevap yazın