demetevgar1

DEMET EVGAR İLE RÖPORTAJ

 

 


Arka arkaya farklı projelerle karşımıza çıkıyor Demet Evgar, “Aile Arasında” filminde yüzümüze bıraktığı tebessüm hala yerinde dururken bu ay da “Sofra Sırları”nda tekinsiz bir hisle dikkat kesiliyoruz. Mutfağının sınırlarını dünyasının sınırları yapmış bir kadın, yeni lezzetler yaratmak için kendine açtığı özgürlük ve yaratıcılık alamını adım adım genişletiyor. Ne kadar tutunmaya çalışsa da ezberlerine, korkuları onu karda yürüyüp izini belli etmeyen bir katile, sonra da yepyeni bir kadına dönüştürüyor.

Ben bir hikaye anlatıcısıyım” diyen Demet Evgar da bu son hikayesiyle hayatımıza yeni bir ayna tutuyor. Evgar’la, insanın içindeki gücü arayışından, hayattaki seçimlerden, alınan derslerden ve hayata anlam katan heyecanlardan konuştuk.

“Sofra Sırları”nda hiçbirimize yabancı olmayan bir kadınla, Neslihan’la karşılaşıyoruz. Hayatı, kaygıları, ritüelleriyle hepimiz tanıyoruz onu aslında. Ama filmde her şey birden bizim alıştığımız düzenin dışına çıkmaya başlıyor. Neslihan bize ne anlatmak istiyor?

Neslihan yalnız bir kadın. Aslında yalnızlıktan kurtulmak için evlenmiş ama kendini bambaşka bir yalnızlığa hapsetmiş. İnsan; ailem, kocam, evim dediği o güvenilir yerde kalma ihtiyacıyla, kendi gücüyle karşılaşmadığında, yapması gerekenleri de yapamıyor. Kişinin gerçek gücü, kendi sorumluluğunu aldığında ortaya çıkıyor. Neslihan mutlu olduğunu zannettiği bu sınırlar içinde kalmış ama o sınırların ona yetmediği yerde de sınırlarının dışına ama gücünün içine adım atıyor. Filmin sonuna doğru da onun nasıl özgürleştiğini görüyorsun. Onca zaman güvenilir sularda kalmanın işine geldiğini zannederken, aslında kendi gücünden yemiş. Çok derin ve kadın zekasını ortaya koyan bir film aslında. Ümit (Ünal), müthiş bir marifetle o kadının doğasına inmeyi beceriyor. Bunu göstererek ya da sözle değil, attığı adımlarla, tavırlarla, sustuğu yerlerle anlatıyor.

Bir kadının özgürleşme hikayesi diyebiliriz o halde.

Evet, filmin sonundaki kadınla başındaki kadına baktığında, iki farklı kadın gibi. Bütün film boyunca o kadının diğer kadına dönüşme hikayesini izliyorsun. Günbegün, o kadın, o kadın oluyor ve bu durum bütün incelikleriyle perdeye taşınıyor. Bu bir kadının dönüşüm hikayesi.

Her kadının ihtiyaç duyduğu bir hikaye.

Şu anda kadınlar, artık zincirini kırmış gibi modern hayatta daha fazla görünür oluyor bence. Kadın arke tipine bakın. Ortaçağda cadı denilerek yakılan bilgeleri düşünün. O dönemden beri kadının gücü bir hapishanede sanki. Bütün dünya için geçerli bu. Sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Türkiye’ye sıkıştırıldığında doğru tespit yapılamıyor bence. İnsan korktuğu gücü baskı altında tutmaya çalışıyor.

Filmde Neslihan bir çok kişiyi öldürüyor, o anlarla nasıl empati kuruyorsunuz?

İnsan, içindeki bazı duyguları öldürerek bazı duyguları var ediyor. Ben oradan ele aldım. Bir şeyi öldürmek değil de bir kavramı öldürmek, yok etmekle ilgili. Kendiliğinden yenisi geliyor. Güzel bir söz vardı filmde; “Belki de günahsızdı, belki de en büyük günahı ben işledim ama kim bilecek ki böyle şeyleri” diyor. Film kara komedi zaten. Yani o kadar insanın ölüyor olması, hiç kimseye bir acı vermiyor. Metaforik anlamı var. Fiilen onların ölmesinin dışında kendi kafasındaki bazı kavramları öldürüyor. Kendi kafasında, aslında var olabileceği başka yerlere adım atıyor.

Kadınlar, güçlerini keşfetme ve doğru kullanma konusunda yeterince iyi değiller mi henüz?

Kadın olmanın lüksünü kadın kendine yaşatmıyor. Bir yerde genel müdürse, eve gittiğinde de o genel müdürlüğü devam ettiriyor. Öğrenilmiş erkeksi tavırlar. Bir nevi erkeği de hadım etmiş oluyorsun. O ne yapsın? Onun senin yaptığın şeyleri aynı anda yapabilecek bir durumu yok ki. Doğası gereği yok. Ondan bunu beklemek aslında haksızlık. Ona yaptığın her haksızlık da aslında kendine yaptığın haksızlık. Güç kullanılmadığında büyük bir potansiyeldir bence, daha da kuvvetlenir. O gücü dağıtıyor kadın. Onu daha konsantre kullanmayı öğrenme aşamasında diyelim. Kadının kendine izin vermesi, dolayısıyla başkasına da izin vermesi lazım. Pek çok anne çocuklarının hayatını mahvediyor. Cennet benim ayaklarımın altında deyip köşeye çekiliyor. Öyle bir şey değil. Cennet doğurganlığın ayaklarının altında, yani üretkenliğin. Ürettiğin her yerde kadınsın.

Kadınlar topraklarını harmanlamayınca, kendilerini nadasa bırakmayınca, o toprak hiçbir şey… Yani tohumunu ekiyorsun, doğuruyorsun ama büyütemiyorsun, değiştiremiyorsun. Çünkü kendini başka bir şeyin varlığına hapsediyorsun. Bir ağaç bir tohumdan büyür, meyveleri olur, meyveler toprağa düşer. O meyvelerden başka bir ağaç olur. O artık ayrı bir tohumdur.

Başlarda Neslihan da aynı şekilde gücünü kocasından alıyor ve bırakma sorunu yaşıyor değil mi?

Evet, o da bırakmıyor. Bir sonraki adımın daha iyi olacağını sen istediğin kadar anlat; orda olsun, aman düzenim bozulmasın diyor. Shakespeare’in bir lafı vardır, “Bilinç, korkak eder insanı” der. Daha kötüsüne razı olur, bilinmezliktense. Daha savunmasızdır bilinmezlik. Ama kendi gücünü var ettiğinde, her türlü şeyde var olabilirsin; çünkü insanın doğası buna göre harmanlanmış. Sadece insan her şeye alışır. Karda yetişen bir çiçeği bir Akdeniz mevsimine getirdiğinizde yaşayamaz, ama insan her yerde yaşar.

Yalnız kalma, terk edilme korkusu da başka seçenekler olabileceğini görmemizi engelleyebiliyor.

Kocasının boşanma isteği karşısında Neslihan’ın ne yapacağım korkusu onu eyleme itiyor. İlk cinayeti onun yaptığı bir şey değil. Yani yaptığı bir şeyle değil, yapmadığı bir şeyle adam ölüyor. Birçok şeyi yapmadığımız için o kadar çok şey ölüyor ki aslında. Başta zaten Neslihan’ın kendi kendini öldürdüğünü görüyorsun. Hiçbir şey yapmayarak etkisizleştirmiş kendini. Çünkü etkili bir hale geliyor olsa, bir şey yapıyor olsa, sevmediği kocasıyla olan ilişkisini bitirecek. Her seferinde yalnız kalmamak için bir hareket yapıyor. Sonunda yalnız ve mutlu bir şekilde, en büyük korkusu en büyük özgürlüğü oluyor.

Oyunculuk birçok duyguyu tanımayı getiriyor beraberinde, bu kadar duyguyu nasıl canlandırıyorsunuz?

İnsana ait bir duygu olduğu için, mutlaka benim de bir yerlerimde olduğunu buluyorum. İçimde bulduktan sonra, o duyguya odaklanıp kendiliğinden çıkmasına izin veriyorum. Beynimiz oyunla gerçeği ayıramıyor. Çok ağır bir tiyatro oyunu oynuyorsam, onu ayırmak için telkinler yapmam lazım. Onun gerçek olmadığını, sadece ayna görevi gördüğünü beynime anlatmam lazım. O zaman benim egom, benim zaaflarım kenara çekiliyor. Seyirci gibi, yaptığım şeyi izliyor. Ancak o zaman güzel mi oldum, acaba oram öyle mi çıkmış diye düşünmüyorum. Dolayısıyla oradaki, benimle ilgili bir şey değil. Tabii kendimden aldığım bir şey oluyor. O da Demet olarak benim yorumum. Her oyuncu geçmişiyle var. Her karakterin de başka bir geçmişi var. Ben bana ait olmayan bir geçmişi oynuyorum orada. Öğrencilere de bunu söylüyorum. Duygusal bir sahne için, “Hocam büyükbabamla yaşadığım bir şey var, ben öyle anlarda bunu kullanıyorum” diyor. “Hayır” diyorum. “Hayat böyle anlarda kurban edilecek bir şey değil.” Bir oyunu haftada dört kez, ayda bilmem kaç kez oynarken, her seferinde dedenle olan o acıyı oraya taşımak, o duyguyu özgürleştirmek değil, orada hapsetmek. O yüzden kendi hayatımla ilgili şeyleri temizleyip bırakmaya çalışıyorum. Bıraktıkça da bütün o yelpazelere, bütün o karakterlere daha rahat bir şekilde girip çıkabiliyorum. Ziyaret ediyorum onları aslında. İzin veriyorum. Onu deneyimliyorum, deneyimletiyorum.

Oyuncu olmak hayatınızda ne ifade ediyor?

Yaptığım iş, ben sadece sahne alayım, herkes beni alkışlasından ibaret değil. Bunların dışında başka bir manası var. Bu manayı düşündükten sonra, bu iş bende başka bir hayat amacına dönüştü. Herkesin yeteneği başkadır. Benim de oyunculukla ilgili bir yeteneğim varsa, her yetenek paylaşılmak için gelir. Bunu keşfettiğim anda, oyunculuğun başka bir manası oldu artık. Çünkü insanlık var olduğundan beri tiyatro var. Bütün psikoterapinin özü, aslında seyirciye o katarsisi yaşatmak. İnsan kendini görerek tedavi olur. Dolasıyla şifahen bir amacı var. Benim işim de hikaye anlatmak. Ne anlattığım çok önemli. O yüzden mesela, “Bir Kadın Bir Erkek” bitince dört yıldır bir daha dizi yapmadım. Yaptığım şey hayat amacımla, var oluş şeklimle o kadar el ele yürüyor ki… O yüzden, içinde olduğum her şeyin bir şeyi anlatması, bir yere ayna tutması, bir yerin perdesini aralaması benim için çok kıymetli.

Bu farkındalığa ne zaman eriştiniz sizce?

Yaklaşık beş sene önce. Zamanı gelmişti herhalde. Dünyadaki, Türkiye’deki değişikliklerle birlikte ben de kendimin bazı yönleriyle; bu ülkede kadın olmakla, Demet olmakla, bir vatandaş olmakla ilgili; bu dünyada bir insan olmakla ilgili düşünmeye başladım. İnsanın bir sıkışmışlığı olur ya. “Yeter” dediği zaman. Bütün olaylar üst üste gelir ama üst üste gelen olaylar senin içinde bir şeyin yansımadır. Hayat seninle nasıl konuşacak? Karşına getirdiği şeylerle. Eğer sen hayatın karşına getirdiği şeyleri hep ötekine itersen; başımızdaki böyle olduğu için, berimizdeki böyle olduğu için, annem böyle olduğu için, babam böyle olduğu için böyleyim, diye hep topu başkalarına atarsan, olmaz. Hayat onlar aracılığıyla seninle konuşuyor. Aslında onlar kendi içine dönme şansı. Ben beş sene önce bakışımı içeri çevirdiğimde, aslında dışarıda şikayet ettiğim birçok şeyin tohumunun yeşermek üzere olduğunu kendi içimde bulduğumda, “İçinde hangi tohumu besleyeceksin Demet?” dedim.

Dünyada ne kadar insan varsa, o kadar çok tohum var. Aynı birlik-teklik meselesiyle o tohumunun hepimizde yansımaları var aslında. Biz geçmişimizle, karakterimizle, bize biçilmiş kaderle nereyi büyütüyoruz? Nereyi sulamayı tercih ediyoruz? Bazen bir yeri sulamak da bir alışkanlık. Sırf alıştığın için sana iyi gelmeyen bir yeri suluyor olabilirsin.

Ya da musluğu açık unuttuğun için…

Aynen. Ama işte o su sarfiyatı, olmasın.

Kendi içinizde büyütmek istediğiniz tohumlarınız neler?

Sahiplik ve şahitlik arasındaki farkı anladığım bir dönemden geçtim. İlham aldığım kişilere, “Ay ne kadar muhteşem bir yeteneğe sahip” derdim. Aslında o dönem fark ettim ki yetenek bile sahip olduğun bir şey değil, sadece şahitlik ettiğin bir şey. Sana ait bir şey de değil. Sadece sen ona geçiş iznini veren bir aracısın. O zaman alamını daha çok genişlettim. Son dönemlerde kendimde fark ettiğim bir şey, biraz “Bana ne” demeyi öğrendim.

Neyin karşısında bir “Bana ne”; dert etmeme gibi bir bana ne mi?

Duyarsızlıktan değil, duyarsızlıkla duygusallık arasındaki yerden bahsediyorum. “Çok duygusal bir insanım; ben duygusal olduğum için böyleyim” diye övünmek, övünülecek bir şey değil. İnsan duygusal olduğunda duyarlılığını kaybediyor. Sana duygusal olduğumda, kendime duyarlılığımı kaybedebilirim ya da kendime çok duygusal olduğumda, sana duyarlılığımı kaybedebilirim. Tabii insanın insan olma durumunu daha tamamlamadığını biliyorum. Hiçbirimiz bunları mükemmel yapmıyoruz ama bu taraflarımıza baktıkça, bunun çok büyük gelişimlere ve değişikliklere neden olduğuna şahit olduğum için, kendimle ilgili bu kadar net konuşuyorum. Bunu yüzde yüz başarmışlıktan bahsetmiyorum; sadece bu taraftan baktıkça, her şeyin daha sakin ve olması gerektiği gibi olduğunu ve o gücün aslında bir sertlik değil bir yumuşaklık getirdiğini görüyorum. Aslında güç sert bir şey değil, esneklik demek.

Karşınıza çıkan olumsuz herhangi bir şeye çok da sinirlenmemeyi ya da aşırı tepki vermemeyi başarabiliyor musunuz?

Bu konuda çok yol kat ettiğimi düşünüyorum. Bu hayat enerjimi artırıyor. Çünkü bütün sevdiklerimle ilişkilerim de başka yerden değişiyor. Beni seven çok yakın çevrem beni daha fazla seviyor olmuyor. Ben kendimi daha fazla seviyor oluyorum. Ben kendimi daha fazla sevdikçe; beni seven insanların gülümsemesine, rahatlığına şahitlik ediyorum. Neye şahitlik ediyorsan, o oluyorsun. Bu konuda şanslı bir insanım. Hem ailem hem dostlarım konusunda şanslıyım. Ama bunlar her şey sütlimanken gitmiyor. İnsanın doğasında kavga var. Eğer etmen gereken bir kavga varsa, o kavga edilmeli.

Kavga etmek bazen cesaret gerektiriyor.

Kavga etmeyen ilişkiler pasif agresif oluyor. Var öyle ilişkiler. “Ay o kavga ediyor” diyorlar. Benim şahit olduğum şeyler de var. Kardeşler arasında da oluyor. Bir taraf daha çok kavgayı çıkaran kardeşmiş, biri daha sakinmiş gibi. Aslında ötekinin çok pasif agresif olduğunu görüyorsun. Yani ortada konuşulması ve tartışılması gereken bir şey varsa, bir ilişkinin içinde bu tek taraflı bir şey değildir. “Aman çizgimi bozmayayım, aman onu gibi olmayayım” deyince, karşındakine daha çok deli muamelesi yapıp, onu daha çok çileden çıkarıyorsun.

Siz hangi tarafa eğilimlisiniz?

Ben daha çok çileden çıkan karaktere eğilimliydim. Ama şimdi empati kurabiliyorum. Sürekli kendime telkinler yapıyorum. Çünkü bu bir anda olan bir şey değil. Bununla ilgili mesai harcıyorum; okuyarak, dinleyerek, meditasyon yaparak, dua ederek… İnsanlık var olduğundan beri durmak çok güçlü bir eylem. Hız bulanıklaştırıyor insanı. Özellikle ben toprak burcu kadını olduğum için, toprağın ve doğanın içinde daha sakin kalabiliyorum. İçinde bulunduğumuz şehirde beni tetikleyen şeyler oluyor. O huylarımızı yok edemiyoruz. Bu mümkün de değil. O bizim refleksimiz.

Doğaya kaçamak yapıyor musunuz?

Yapıyorum tabii ama bir zamandan sonra gitmesem bile doğayı ayağıma çağırıyorum; o da sağ olsun geliyor zaten. Aslında nefes almayı bile bilmiyoruz. Nefesle çalışıyoruz. Başka mazotumuz yok. İlk nefesimizde hayattayız, son nefesimizde de gidiyoruz. Bitti işte. Ve nefes almayı bilmiyorsun.

Güçlü olmaktan bahsettik. Siz kendinizdeki gücü ilk hissettiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz?

Çok geçmişte yatıyor, ta çocukken. Mesela babam benimle konuştuğunda, benim göz hizamda konuşurdu. Birey olduğum hep hissettirildi. En büyük şansım oydu. Ben bir bireydim yani. Onun verdiği güvenle de çok özgürleşiyorsunuz ve rahatlıyorsunuz aslında.

Aileniz seçimlerinizi de desteklemiş.

Benim hayallerimin üzerine oturmadılar. Benim yaptığım şey ne kadar saçma sapan olursa olsun, mesela ben o an kimsenin görmediği bir şeyi görüyorsam, hayal dünyamda gördüğüm şeyler varsa, “Ay orada arkadaşım var, oturma” dediğimde, kimse onun üzerine “Saçmalama Demet, orada kimse yok” diye oturmadı. Çünkü o benim hayalimdi ve hayalimin üzerine oturmadı.

Korkularınız, kaygılarınız neye dair oluyor?

Her insan gibi, her zaman sevdiklerini kaybetme korkusu, başarma-başaramama korkusu. Bunlar hep insanı anbean tetikleyen şeyler.

Başaramama korkusu sizi nasıl etkiliyor mesela?

Başarı, alkış sayısıyla da doğru orantılı bir şey değil. Başarı, günün sonunda kafanı yastığa koyduğunda sana geliyordur ya da gelmiyordur. Bir yerde çok büyük başarı kazanmışsındır ama uykuların kaçıyordur. O şimdi neyin başarısı? Nedir insanın en çok korktuğu şey? Biz “Hata Yapım Atölyesi“ni açtık. Çünkü benim de en büyük korkularımdan biri hata yapmak. Ama artık biliyorum ki öğrenmemin başka yolu yok. Oradaki öğrencilerime de söylüyorum. Ben bu şeyleri mükemmel yapıyor değilim. Sadece buraya baktığımda daha iyi gidiyor işler. Çünkü hata hayatın devam etmesi için gerekli bir şey. Hata öğrenme kapın. Bunu fark etmediğin anda bir felakete doğru gidiyorsun. Korkmaktan etkisizleşiyorsun, eyleme geçemiyorsun. Ama mümkün değil, öğrenmenin başka yolu yok.

Hata yaparak ne öğrendiniz peki?

Bizim “Tiyatro Pangar“ın ilk işlerinden birisi “Machbet“ti ve açılış oyunlarımızdan bir tanesiydi. Çok büyük bir prodüksiyondu. Birçok sorundan ötürü, o işi biz dört kere oynamak zorunda kaldık. İlk işimde herkes “Demet ne yapacak?” derken, maddi manevi battım; bittim. O kadar başarısız oldu ki. Ondan sonra elde ettiğim bütün başarıları ona borçluyum. Orada suçlayabileceğim bir sürü kişi vardı. Ben almam gereken şeyi aldım. Hatalarımı gördüm. Kendime de çok kızdım, sonra sevdim. Sonra ne oldu biliyor musun? Başarısız olunca, başarısız olmanın dünyanın sonu olmadığını fark ettim.

Geçmişe baktığınızda, yaş aldıkça sizde nelerin değiştiğini görüyorsunuz?

Yaşla beraber daha çok renkleniyor bence insan. Ben daha çok renk aldığımı, renklerimin daha çok farkına vardığımı hissediyorum. Kendimi daha çok sevmeye başlıyorum. Çünkü hayatta daha uzun zamandan beri varım; dolayısıyla daha çok bildiğim bir şeyin içinde gidiyorum. Bunun ne kadar çok değişebileceğini de biliyorum. Yaş almayı seviyorum. Çok daha genç yaştaki insanlar da bana çok ilham oluyor. Onlar da aslında belki neyi bildiklerinin farkında değiller. Daha küçük yaşlarımda, kendimi oradan buradan eleştiriyordum ama şimdi o zamana baktığımda, “O zaman da bir şeyleri biliyormuşum” diyorum. Gençler de belki benim gibi, ne kadar bildiklerinin farkında değiller. O yüzden ben de onlardan daha fazla faydalanıyorum şu anda.

Son zamanlarda sizi ne heyecanlandırıyor?

Yeni başlayacak “Avlu” dizisinde müebbetim. Kadın hapishanesinde geçiyor dizi. Acayip kadın hikayeleri… O yüzden çok heyacanlıyım. Ceren Moray, Nursel Köse, Kenan Ece var. Teoman Kumbaracıbaşı var. Bütün karakterler beni çok heyecanlandırıyor. Yüksel Aksu yönetmenimiz. Onunla çalışmak da çok heyecan verici. Kavramların içine şırıngayla dalmayı seven, derin bir insan.

Şiddete maruz kalan bir kadının hikayesi var dizide. Kendi içinde basitçe yaşamayı hayal ederken, hapishaneye bir serçe olarak girip nasıl bir kurda dönüştüğünün hikayesi.

Geçen gün mesela deniz kenarına gittim, bir daha denizi görememe fikrini düşündüm. Ona son kez baktığımı düşünmek çok garip. Ama hapishanede olmayıp da kendini denizden mahrum eden insanlar var. Aslında insanlar kendi hapishanelerini yaratıyorlar. Hapishanede değilsin ama kendine o hapishaneyi nerede yaratıyorsun?

Röportaj: Deniz Çakmakkaya

Fotoğraf: Serhat Hayri

Moda Editörü: Nazlı Alaca

Saç: İbrahim Zengin

Makyaj: Gila Benezra

 

 

Etiketler: