covid-19la-birlikte-olusan-bosluk-hissi

COVID-19’la Birlikte Oluşan Boşluk Hissi

COVID-19 ve karantina birçoğumuza belki daha önce hiç deneyimlemediğimiz düzeyde ani bir kayıp yaşattı. Salgın gerçeği bizi sahip olduğumuz gelecek planlarının, güç ve bağımsızlığın kaybolabileceğiyle yüzleştirdi. Yaşamın kırılganlığını ve öngörülemezliğini fark ettik. Elimizden fazla bir şey gelmediğini hissedince, mahcubiyet ve çaresizliğin tadına baktık hep beraber. Boşluğa savrulduk, kontrolü kaybettik. Bilinmezlikte kaldığımız durumlarda, geleceğe dair boşluğu neyle dolduracağımızı şaşırırız şüphesiz. Kimimiz “gerçeğe” tutunabilmek için haberlere fazlaca döner yüzünü, kimimiz ise astrolog ve kâhinlere, bazıları ise meditasyon ya da ibadete. Kimimiz de abur cuburdan bir set çeker, düşmemek için hissedilen boşluğun içine. Bakacak, tutacak, atıştıracak şeylerle bedenimizdeki boşlukları tıkar, teselli buluruz. O boşluğu doldurmadan durabilmek, yanıtı henüz verilmemiş sorularla kalabilmek birçoğumuz için kolay değildir. Boşluğun kendisi ne aktır ne de karadır aslında. Boşluk bilinmeyen bir geleceğe gebedir. Skype üzerinden takibine devam ettiğim danışanlarımın salgına verdiği farklı tepkilere şahit oldum. Karamsarlık ve iyimserlik arasında uzanan hatta bulunan farklı uğrak noktaları olduğunu keşfettim ve boşlukta durmanın farklı halleri üzerine düşündüm. Karamsarlığa yakın uğrak noktaları, paranoya, felaket tellallığı, hipergerçekçilikti; iyimserliğe yakın uğrak noktalarından birkaçı ise şükran, seçim, güven ve umuttan geçiyordu. İnsan neslinin devamını mümkün kılan zihinsel işlevlerden biri, tehlikeyi önceden algılayabilmek ve sezerek tehlikenin bertaraf edildiği senaryolar yazmaktır. Senaryolar yazmakla da kalmayız üstelik, onları oynar ve ustalaşıncaya kadar prova ederiz. Bir gerilim ya da macera filminde olduğu gibi, kendimizi kritik bir durumun içine atar, sonra oradan çıkış yolları ararız. Hayal gücünü bu şekilde harekete geçirmek, daha fazla kaygı ve stres üretse de, en kötü senaryoları zihnimizde canlandırırken, geleceği güvence altına aldığımız hissini yaşarız. “Yaratıcı Tür”ün yazarı David Eagleman’a göre, bu zihinsel işlev yaratıcılığının kökeninde bulunan hayatta kalma dürtüsüdür, ancak fazlası bizi yaşama karşı paranoyak ve kaygılı bir tutum içine sokabilir. Bu dürtüden doğan bir diğer tutum ise hipergerçekçiliktir, her an her ihtimale karşı tetikte olmaya neden olur. Bilgiyi bilinmeze karşı bir kalkan gibi tutarak insanın savunmada kalması yaşam alanını daraltır.

Yaşamda açılan bu boşluk süresince, zamanınızı, bedenizi ve zihninizi neyle dolduracaksınız, ilginizi neye yönelteceksiniz, nelerle meşgul olacaksınız? Zamanda boş bir tarh gibi açılan bu alana neler ekip büyüteceksiniz? Bu gibi soruların işaret ettiği gündelik seçimlerin her an var olduğunu hatırlamak ise bu zorlu dönemi anlamlı geçirebilmeyi mümkün kılar. Kimi zaman yeni bir yola koyulmuş olmanın verdiği tekinsizlik, kimi zamansa henüz kendi yolunu bulamamış olmak bizi kayıp hissettirecek pek tabii. Burada pusulanız kendi içsesiniz olsun. Adaptasyon sürecini kolaylaştıracak bir motto, “Yeniyi dene, kendini dinle ve seçimini yap!”, olsun. Mutlaka boşlukta kaldığımız bu zaman dilimi dirençlerimizi zorlayacak. Bu noktada, “asla”ları bırakıp nihayetinde kendi seçimlerimizi yapabileceğimiz inancıyla denemeye koyulmak ve nihai seçimin elimizde olduğunu hatırlamak süreci kolaylaştırır.

Yazı: Bihter Yasemin Adalı, Uzman sanat terapisti. Fransız Lape Hastanesi Sanat Psikoterapileri Servisi Klinik Direktörü.

 

 

Önceki Yazılar

Fotoğrafın Hikayesi: Summer 1993

Sonraki Yazılar

Beş Adımda Doğru Karar