cinsiyetci-yaklasimi-degistirin (1)

CİNSİYETÇİ YAKLAŞIMI DEĞİŞTİRİN

 

 

Toplumsal cinsiyet, biz henüz doğmadan üstümüze normatif roller yüklüyor, çocuk yaştayken cinsiyetçi yaklaşımla tanıştırıyor ve giderek bu dili fark etmeden benimsememize neden oluyor.

Ataerkil toplumlarda ikili cinsiyet sistemi içerisindeki yaklaşımlar ve ayrımcılıklar sadece kadınlar ve yetişkinleri değil, tüm yaş gruplarını ve cinsiyetleri baskısı altına alıyor. Anne karnında cinsiyetimiz belli olur olmaz toplumsal cinsiyet rollerimiz biçilmeye başlıyor. Doğar doğmaz, bu rollere uygun baskılamalar ortasında buluyoruz kendimizi. Gelenekler, yetiştirme tarzı, yaşam biçimi ve eğitim sistemi toplumsal cinsiyeti normal olarak algılamamız, hatta bizzat sistemin yürütücüsü haline gelmemize neden oluyor; cinsiyetçi dil, konuşmaya başladığımız yaştan itibaren bilincimizi şekillendiriyor. Eğitim kurumlarında, medyada, aile ortamında cinsiyetçi söylemler devam ettikçe, çocukların cinsiyetçi söylemler kullanmamasını ve cinsiyetçi düşünce yapısına sahip olmamasını beklemek mümkün değil.

Çoğumuz ataerkil eğilimli bir aileye sahibiz ve cinsiyetçi algının hâkim olduğu bir ortama doğmuş durumdayız. Bebeklikteki pembe-mavi ayrımının ötesinde, aile içindeki anne-baba rolleri, çocuğun bakımından annenin sorumlu tutulması, ekonomik ve fiziksel güçle babanın özdeşleşmesi, kız çocuklarına ve oğlan çocuklarına ev içinde biçilen roller ve sorumluluklardaki farklılıklar cinsiyetçi yaklaşımın temelini atıyor. Toplumsal cinsiyet dendiğinde akla direkt somut olaylarla çocukların hayatını etkileyen davranışlar geliyor; kız çocuk okula gönderilmez, oğlan çocuk evde işbölümüne katılmaz, “ev işleri”ni kız kardeşi yapar gibi. Oysa toplumsal cinsiyet eşitliği kadın-erkek rollerinin ötesine geçmiş vaziyette. Cinsiyetçi yaklaşıma sahip olmadığını düşünen, kültürel olarak nispeten gelişmiş ailelerde dahi ataerkil yapının yansımalarını görebiliyoruz. Son yıllarda ülkemizde de yaygınlaşmış olan bebeğin cinsiyetini açıklama partileri, toplumsal cinsiyetin her kültürden insanın bilinçdışına nasıl yerleştiğinin en belirgin göstergelerinden biri.

Seksolog, cinsellik eğitmeni ve danışman Rayka Kumru, kendini modern olarak nitelendiren ailelerin dahi çocukları henüz doğmadan cinsiyet rolü üzerinde beklentileri olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bir bebek dünyaya gelmeden önce, onun nasıl bir ten rengi olduğunu, boyunun uzun mu, kısa mı, saçlarının düz mü, kıvırcık mı olduğunu duyurup kutlamıyoruz. Çocuğun onlarca karakter özelliği olabilirken, onu tamamen cinsiyeti üzerinden ifade ediyoruz; bu cinsiyetçiliğin başlangıç noktası. Toplumsal cinsiyet konusunda kendini bilinçli olarak niteleyen birçok kişi çocuğunun kız veya oğlan olacak olmasını kutluyor ve bunu ailesine duyuruyor.” Bu cinsiyet rolü ve bebeğe yüklenen beklenti, onun ileride nasıl kıyafetler giyeceği, hangi oyuncakları seveceği, sevgilisinin kim olacağı, bir gün çocuk sahibi olup anne-babasını büyükanne-büyükbaba yapıp yapmayacağı üzerine fikirleri de beraberinde getiriyor.

Cinsiyetçi yaklaşım baskısı okul öncesinde başlıyor

38 yaşındaki yabancı dil öğretmeni Lalehan, kızı Melisa’nın kreşe başladığında kişisel zevklerinden dolayı yadırgandığını anlatıyor. “Melisa’yı giyim zevki, oyuncak seçimi gibi konularda özgür yetiştirmeye çalıştık ve elimizden geldiğince cinsiyetçi dilden uzak tutmak için çabaladık. Kreşe başladığında, oğlan çocuklar için üretilen, ancak bunu önemsemeyip beğenerek satın aldığımız giysileri giyiyor olması arkadaşları tarafından eleştirildi. Oyuncak bebek veya mutfak ekipmanlarıyla oynamayı sevmediği, arabalardan ve tamir oyuncaklarından hoşlandığı için ‘Ne biçim kızsın’ söylemlerine maruz kaldı. İlk zamanlar bu durum Melisa’yı çok yıprattı.” Uzman klinik psikolog ve psikoterapist İpek Gökozan, çocuklarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önüne geçmek için öncelikle kız ve oğlan çocuklar için farklı oyuncak, farklı renkler, farklı oyunlar gibi alışkanlıklardan kurtulunması gerektiğini söylüyor. “‘Oğlan çocuklar mühendisliğe daha yatkın, kız çocuklar ise sosyal mesleklere’ gibi söylemlerin altında, çocukken bize verilen oyuncaklar, görevler, cinsiyetçi engellemeler ve bize sunulan yaşam koşulları yatıyor. Çocuk beyni neye maruz kalıyorsa ona göre şekilleniyor. Oğlan çocukla devamlı Lego ve yapı oyuncakları, kız çocukla evcilik oynanırsa nöron bağlantıları da ona göre oluşur.” Bazen bilinçli bireyler olduğumuzu düşünsek de, söylem ve davranışlarımızın çocuklar üzerinde nasıl etkileri olabileceğini öngöremeyebiliyoruz. Rayka Kumru, bunun önüne geçebilmek için, düşünce biçimini ve kullandığımız dili gözden geçirmemiz gerektiğini söylüyor. Toplumsal cinsiyet yargılarının anlık çözümlerle giderilmesi mümkün değil, ancak bilinç düzeyinin artırılması yönünde yapılan çalışmaların sürece yayılması sonuç verebilir. Zaman zaman, istemeden de olsa cinsiyetçi bir söylemde bulunduğumuzu fark edebiliyoruz, çünkü bunu yüksek sesle, somut şekilde ifade ediyoruz. Rayka Kumru, asıl amaçlamamız gerekenin beynimizi bu şekilde düşünmemeye yöneltmek olduğunu söylüyor. “Çocuğa ‘Okulda hoşlandığın bir kız/oğlan var mı?’ diye sormak yerine, ‘Okulda beğendiğin biri var mı?’ diye sormak dahi önemli bir adım. Bu iki sorunun arasında uçurum kadar fark var. Bir oğlan çocuğuna “Okulda beğendiğin kız var mı?’ dediğiniz zaman, onun heteroseksüel olduğunu, birilerine bir çekim hissettiğini varsayıyorum. Dolayısıyla o varsayımların yer bulmadığı her noktada çocuk ya da söz konusu genç kendinde bir sorun olduğunu düşünüyor.”

Melisa’nın arkadaşlarının “erkek oyuncağı” olarak nitelendirdiği tamir seti ve arabalarla oynamasını akranlarının gözünde tuhaflaştıran şey, aslında ebeveyn ve çevrenin çocuklarda cinsiyet kavramı oluşmaya başladığı andan itibaren dayattığı “Oğlan çocuğu güçlü, sert ve dayanıklıdır. Kız çocuğu nahif, kırılgan ve anaçtır” algısıdır. Buna neden olan şey doğrudan bir söylem olmayabilir, ancak çocukların hayata bakış açıları örnek alarak ve gözlemleyerek oluşuyor. Evde anne-baba rol modelini gözlemleyen çocuk, sert, güçlü, görevi dışarıda kalıp para kazanmak, evdeki güç gerektiren işlerin üstesinden gelmek olan bir baba figürüyle karşılaşıp annesini de evde kalmak, ev işleri yapmak, çocuğun şefkatli tarafı olmak ve dış dünyayla mesafeli bir figürle özdeşleştirirse, ister istemez cinsiyetçi bakış açısını edinmiş oluyor.

Rayka Kumru, oğlan çocuklarına “erkekler ağlamaz” algısının ebeveyn tarafından hissettirildiğini söylüyor. “Oğlan çocuğu bir şeye üzüldüğünde, ona kız kardeşine olduğu gibi yumuşak yaklaşmamak ya da güçlü olmasını dayatmak, ona duygularını ifade etmemesi gerektiğini öğretiyor.” Duygusal olmaması gerektiği bilincine sahip olan oğlan çocuğunun ileride sert, empatiden uzak ve duygusuz olması kaçınılmaz oluyor. İpek Gökozan, bu algının yerleşmesinin önüne geçmek için, eğitim kurumlarında çocuklara cinsiyetine göre ayrı muamele yapmadan, eşit görev dağılımında bulunulmasını öneriyor.

Cinsiyetçi dilin önüne nasıl geçilir?

Toplumsal cinsiyet dayatmalarının önüne geçebilmek için ilk aşamada ebeveynlerin yapması gereken şey bol bol okuyup araştırmak, kapsamlı şekilde yazılmış kaynaklara başvurmak, bu alanda çalışmış uzmanlardan destek almak ve gerekiyorsa psikoterapi sürecine dahil olmak. Rayka Kumru, “Bence her şeyden önemlisi, kişinin kendisine ‘Ben çocukluğumda kadın/erkek olmaya dair neler öğrendim, bana ne gibi mesajlar verildi, neler eksikti, neler olmasını dilerdim?’ diye soruyor olması” diyor. “Önce kendimize bu soruları sorarsak, zaten aldığımız o mesajların, bize aktarılan tutumların ve hayatımızda neyin eksik olduğunu görüp hangi noktalarda destek almaya ihtiyacımız olduğunu fark edebiliriz. Oturup bu tutumlarımızı gözden geçirmediğimiz sürece bunlar otomatik olarak çocuklarımıza aktarılmaya devam edecek.” Ebeveynlerin çocuklarını toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve cinsiyetçi söylemlerden korumak amacıyla yaptıkları araştırmalar, hangi uzmanı, hangi kitapları okumaları gerektiği ve çocuklarına aktardıkları bilgilerin doğruluğu ve güvenilirliği konusunda sağlıklı karar verebilmelerini sağlar. Böylelikle çocuk gelişimi konusunda okudukları veya çocuklarına okutacakları kitaplarda cinsiyetçi söylemlere rastladıklarında, “Hayır, ben çocuğuma bu mesajı vermek istemiyorum” farkındalığı ve bilgiyi süzme becerisi de beraberinde gelir. Bu aşamada dikkat edilmesi gereken şey, bol bol araştırmak, okumak ve alanında güvenilir çalışmalar gerçekleştiren uzmanları bulabilmek, onların tavsiyelerine kulak vermek ve bilgi kirliliği içinde doğru enformasyona ulaşabilmektir. Rayka Kumru’ya göre sürecin belki de en önemli parçalarından biri, ebeveynin kendi farkındalık sürecini tamamlamasının yanı sıra çocuğunu da karakteri ve istekleriyle beraber tanıyor olması. “Çocuğunuzu sadece hobileri ve ilgi alanlarıyla değil, karakteri ve kişisel özellikleriyle de tanıyın. Çocuk kendisini nasıl ifade etmekten ve nasıl şeyler giymekten hoşlanıyorsa, yaşına ve gelişimine uygun olduğu sürece ebeveyn olarak ona saygı duymak ve özgür alan tanımak gerekiyor.”

Özellikle ilk çocukluk döneminde oyuncak ve kıyafet seçimi, çocukların kendilerini ifade edebilecekleri en somut yöntem. Henüz bir mesleği, ilgi alanları, hobileri ve entelektüel birikimi olmayan çocuğun karakteri ve istekleri konusunda fikir sahibi olmak için ne oynadığına, neyle oynadığına, ne giyinmek istediğine bakarak onu daha iyi tanımaya çalışabileceğimizi söylüyor Rayka Kumru. “Çocukları bir şekle sokmaktan ziyade bu seçimlerde özgür bırakmak ve çocuğa alan tanımak gerekiyor.”

Yazı: Hüma Kaya

 

 

Önceki Yazılar

YÖNETİCİ NE KADAR ŞEFFAF OLMALI?

Sonraki Yazılar

İZLEMEK İÇİN ÜÇ NEDEN: JOKER