gamze

ÇIKARIN KÂĞITLARI, KALEMLERİ; MEDİTASYON YAPACAĞIZ!

 

 


Yazma gibi kolaylıkla yaptığınız bir eylemin aslında çok güçlü bir meditasyon pratiği ve etkili terapi yöntemi olduğunu biliyor muydunuz?

Yazı: Gamze Kantarcıoğlu

Meditasyon dendiğinde, birçoğumuzun gözünde yemyeşil bir ormanda ya da dalgaların sessizce sahile vurduğu bir deniz kıyısında, lotus duruşunda oturan biri canlanıyor. Sanki gündelik yaşamdan kopuk, farklı boyutlara gittiğimiz, “aşkın” bir deneyimden bahsediliyor. Bu yüzden de meditasyonla daha önce hiç ilgilenmemiş olanlar bunu anlaşılmaz bir uğraş olarak algılayabiliyorlar. Oysaki abartılı bir çaba ya da düşündüğünüz kadar çok vakit harcamadan da günlük hayatın akışı içinde meditasyon yapmak mümkün. Tıpkı egzersiz ya da yemek yapmak gibi, yazı yazmak da en önemli gündelik zen pratiklerinden birisi. Yoga eğitmeni Ayşegül Denktaş’ın yazı ve meditasyonu birleştiren “Meditasyon Günlükleri” isimli seansı yazmanın bu yönünü keşfetmemiz için bir imkân sunuyor.

İç sesinizi yazarak dinleyin

Yazının Ayşegül’ün hayatında zaten hep önemli bir yeri olmuş. “Zen, sadece yoga stüdyolarında yapılması gereken bir şey değil. Bunun hayata yayılması gerektiğini düşünüyorum” diyor. Bu keşif yolculuğunda iki kitap onu çok etkilemiş. Biri, Judith Bossert ve Adelheid Meutes’in “Gündelik Yaşamda Zen” adlı kitabı, diğeri de Julia Cameron’ın yazdığı “Sanatçının Yolu” kitabı.

Julia Cameron egzersiz olarak, her sabah kalktığımızda üç sayfa yazı yazmamızı tavsiye ediyor. “Her gün bu kadar yazı yazabilsem, zaten roman yazardım” diye aklınızdan geçiriyor olabilirsiniz. Ancak  yazdıklarınızın anlamlı ya da tutarlı olması gerekmiyor. Uyandığınızda hissettiklerinizi, o güne dair beklentilerinizi, gördüğünüz rüyaları ya da en basitinden o gün yapacaklarınızı bile yazabilirsiniz. Ayşegül’den bunları dinlerken, “Peki, ama bunun bize nasıl bir faydası olacak?” diye soruyorum. “Günlük hayatın kaosunda çoğu zaman düşüncelerimiz iç sesimizi bastırıyor. Sanki içimizde birer sansürcü var ve bizi konuşturmuyor gibi. O sansürcüyü susturmak, iç sese kulak vermek için yazı yazmak harika bir yol” diyor Ayşegül ve ekliyor: “Ayrıca düzenli yazmak, insana iç disiplin sağlıyor ve içimizdeki karmaşık sesleri konuşulabilir bir hale sokuyor.”

Meditasyon zamanı

Stüdyoya geçiyoruz. Üzerimize rahat bir şeyler giydikten sonra matlarımızı, minderlerimizi ve daha sonra kullanmak üzere defter ve kalemlerimizi getirip Ayşegül ile beraber çember oluşturacak şekilde oturuyoruz. Herkes meditasyon için en rahat olacağı pozisyona geçiyor. Deneyimli olanlar lotus duruşunda oturuyor, ilk defa gelenlerse minderin üzerine yastık koyarak oturuyor ve ellerini iki yanda açıyor ya da önde, kucağın üzerinde rahat bir şekilde birleştiriyor. Ayşegül’ün yönlendirmesiyle gözlerimizi yavaşça aşağıya indirip yerde bir noktaya sabitliyoruz. Gözleri yoran, yoğun bir nokta olmaması önemli. Normalde Zen meditasyonunda gözler yarı açık halde durur, ancak biz hem açık hem de kapalı şekilde iki farklı durumu da deneyimleyeceğiz.

Gong!

Ayşegül’ün verdiği ilk gong sesiyle meditasyonun beş dakika süren ilk bölümüne başlıyoruz. Her nefes alış verişimizin ardından içimizden sayıyoruz: Nefes al, nefes ver… Bir… Nefes al, nefes ver… İki… Bu şekilde 1’den 10’a kadar sayıp ardından da geriye doğru sayıyoruz. Ancak bu esnada düşüncelerimizin içinde kaybolursak, başa dönmemizi söylüyor Ayşegül. Kendi açımdan ilk dakikaların hiç de kolay olmadığını söyleyebilirim. Düzenli meditasyon yapmadığım için odaklanmanın ne kadar zor olduğunu fark ediyorum. Öyle ki nefes alıp vermek ve sayı saymak gibi basit bir eylem hiç bu kadar zor olmamıştı. En fazla yediye kadar gelip başa dönmek zorunda kalıyorum. İkinci gong sesiyle beraber bu sefer az önce yaptığımızın tam tersini yapmaya başlıyoruz. Bir… Nefes al, ver… İki… Nefes al, ver… Bu sefer odaklanmam daha kolay oluyor, çünkü odaklanma üzerine düşünmeyi bıraktığımı hissediyorum. Sanırım ilk beş dakika düşünceleri engellemek için fazla strese girmiştim. Beş dakikanın ardından gong sesini yeniden duyuyoruz ve bu sefer gözlerimizi kapatıyoruz. Yine çeşitli yönlendirmelerle diğer dört duyumuz üstüne yoğunlaşıyoruz. Kulaklarla başlıyoruz. Kulağım önce stüdyonun dışına, sokaktaki seslere gidiyor. Sokaktan geçen arabaların egzoz seslerini duyuyorum. Bir yerlerde konuşan insan sesleri geliyor. Birileri bir şeylere vuruyor gibi, sanırım yakınlarda bir inşaat var. Daha sonra kulaklarımı odaya çeviriyorum. Yanımdakilerin nefes alıp verişlerini dinliyorum. Arada çok hafif kıpırdananlar olduğunu duyuyorum. Bunun ardından Ayşegül, kokulara odaklanmamızı söylüyor. Gerçekten de tanımlayamadığım bir sürü koku var odanın içinde. Ahşap kokusu, yoga matlarının plastiğimsi kokusu, belki birilerinin deodorant ya da parfüm kokusu, çorap kokusu… Şimdi sıra, tende. Tenimdeki sıcaklığı, esintisiz odanın içindeki serinliği hissetmeye çalışıyorum. Birden sırtımın kaşındığını fark ediyorum. Aman Allahım! Sırtımı şu an kaşımazsam çıldıracağım! Hemen odağımı başka yere kaydırmayı deniyorum. Sıra, tat duyusunda. Ağzımın içindeki tadı fark etmeye çalışıyorum. Sanırım buraya gelmeden önce sakız çiğnemiştim, fark ediyorum ki hâlâ biraz tarçın tadı var dilimde. Bir duyuya odaklanırken diğerlerini farkında olmadan nasıl engellediğime şaşırıyorum. Sanki ben üzerine düşünmeden önce bu sesler ya da kokular ortamda yoktu gibi geliyor. Farkındalığın mucizesi insanı gerçekten büyülüyor. Üçüncü gong sesiyle beraber gözlerimiz kapalı şekilde devam ederek dinlenmeye başlıyoruz. İsteyen rahat bir pozisyonda uzanıyor, isteyense meditasyona beş dakika daha devam ediyor. Ben uzanıp düşüncelerimin akmasına izin veriyorum. Bu akış son gonga kadar devam ediyor, daha sonra yavaşça gözlerimizi açıp defterlerimizi elimize alıyoruz.

Sevgili günlük…

Tabii bu 10 dakikayı günlük tutarak geçirmek zorunda değilsiniz. Amaç, zihnin aralıklarından sızanları yakalayıp kâğıda dökmek. O an aklınıza ne eserse; isterseniz bir şiir ya da hikâye yazın, isterseniz zihninizde dolanan anlamlı ya da anlamsız düşünceleri… Herkes kendi köşesine çekilip bir şeyler karalamaya başlıyor. Ben de bir duvar kenarına yaslanıp alıyorum kalemi elime. Gong çaldığında insanlar yavaş yavaş kalemlerini bırakıyor ve yine çember şeklinde oturuyor. Sırayla söz alıyoruz, ancak kimse konuşmak ya da yazdıklarından bahsetmek zorunda değil. Katılımcılardan biri Meditasyon Günlükleri’ne ilk kez katılmış. Sürekli bilgisayar başında çalıştığı için eline defterle kalem almayalı yıllar olduğunu, bu yüzden de yazı yazarken başta zorlandığını söylüyor. Bir başkası meditasyonun nasıl geçtiğini anlatıyor; geçen yıldan beri geliyormuş ve her seferinde farklı hissediyormuş. Bir başkasıysa bugünkü meditasyonun verimsiz geçtiğini söylüyor, çünkü canı hamburger yemek istediği için bunu aklından çıkaramamış. Gördüğünüz gibi akışa kapılmak her zaman kolay olmuyor!

Kendi adıma ilk kez deneyimlememe rağmen, belki de yazmayı zaten sevdiğim için, bu deneyimin bana çok iyi geldiğini söyleyebilirim. Ücretsiz olarak gerçekleşen bu seans her hafta düzenleniyor ve dileyen herkes katılabiliyor. Düşünceleriyle baş başa kalmaya ihtiyacı olanlara özellikle tavsiye ederim.

 

 

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

GÜZELLİĞİN ORGANİK YÜZÜ

Sonraki Yazılar

2018’DEN BEKLENTİLERİMİZ YÜKSEK!