buyumek-icin-ayrilmak

AYRILIK DÖNEMİ

 

 

Hayat bir ayrılıkla başlar. Devam edecek bir serinin ilkidir bu. Aşklar biter, arkadaşlar gözden kaybolur, bazı hayallerden vazgeçilir, çocuklar yuvadan uçar… Tercih edilmiş olsun ya da olmasın, tüm ayrılıklar iz bırakır.

Psikanalistler dinledikleri yaşam hikâyelerinde ayrılık temasının bir lokomotif gibi diğer hikâyeleri çektiğini söylüyor. Bunu söyleyenlerden biri de, İran asıllı Fransız psikanalist Moussa Nabati. “Danışanlar geçmiş, güncel ya da gelecekte muhtemel bir ayrılık hikâyesini tekrar tekrar anlatıyor. Bu hikâyeler bırakılma, uzaklaşma, sadakatsizlik, kopmuş, zedelenmiş veya kaybedilmiş bağlar hakkında” diyor Nabati. Tercih ya da maruziyet, olgunlaşmanın gerekliliği veya hayatın bir dayatması olsun, ayrılıklar çoğu kişi için “anlatılarının neredeyse tek temasını” ve zorlu yaşamların etrafında filizlendiği “temel gövde”yi oluşturuyorlar.

HAYATIN MAYASI

Bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe geçişte, her birey anne-babadan ayrılmak, yoklukları, boşanmaları ve vefatlarıyla başa çıkmayı öğrenmek zorunda kalır. Ardından da türlü etaplarla; hayvan dostunu kaybetmek, taşınmak, göç etmek, arkadaşlarını geride bırakmak, işini kaybetmek, boşanmak gibi hayal kırıklıklarını ve üzüntüleri aşmakla sınanır. Öte yandan, otonomi kazanabilmek için çocukluktan, yetişkin hayata geçmek için ergenlikten, yaşlılığa hazırlanmak için de bazı ayrılıklar gereklidir. “Hayat bir değişimdir” diyen psikanalist Nicole Fabre’ye göre, yaşamak kişinin kendi ve diğerlerinin artık geçmişte oldukları kişiler olmadığını kabul etmektir. Hepsi kendine özgü olan tüm bu ayrılıklar, yaşanılan ayrılık halinin somut yüzlerinden daha fazlasıdır. “Ayrılıkları sevmiyorum, vedaları da. Arkada bıraktıklarım ve gidenlerle tekrar buluşacağımı bilsem bile ayrılıkları sevmiyorum” diyor Nicole Fabre. Sık taşınmaların iz bıraktığı bir çocukluk geçirmiş olan Fabre, kendi hayatından bir örnek paylaşıyor: Büyükannesi, büyükbabası ve ebeveyninin yaşadığı, kendisinin de yıllarca yazları geçirdiği Côte d’Azur’deki evlerini satmanın ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Ayrılıklar her defasında eski üzüntüleri ve kayıp mutlulukları canlandırdıkları için, sıradan ya da tercih edilmiş olsalar bile, kolay yaşanmıyorlar. Kişi bugüne kadar hayatında yer alarak kimliğinin oluşmasında rol oynamış ilişkileri kendi isteği veya mecburiyetle keserken kendinden bir parçayı da kaybetmekten korkuyor. Bu yüzdendir ki, kişi eski eşle arkadaş olmayı, büyümüş çocukların yuvada kalmalarını isteyebiliyor veya kendini özdeşleştirdiği ancak artık icra edemediği mesleğini bırakmayı reddediyor.

AYRILIĞIN İKİ UCU

Moussa Nabati, danışanlarının acı çekme nedeninin ayrılmaktan çok “ayrılamamak” olduğunu belirtiyor. Başka bir deyişle; terk etmek, bağları ayırmak, özgürleşmek, kendi arzu ve kaderinin yazarı olabilmek, psişik olarak diğerinden farklı ve bağımsız olduğunu kabul etmek ve yetişkin bir benliğe kavuşmak noktalarında zorluklar yaşandığını açıklıyor. Bu durum, kişinin kendi hikâyesinden veyahut önceki nesillerde yaşanmış bir kırılma noktasından (terk, koparılma, ebeveynlerden birinin depresyonu, intihar etmiş bir akrabanın sırrı vb.) ve bu kırılmanın yaratmış olduğu, bugün hâlâ kendini hissettirmekte olan bir travmadan kaynaklanabiliyor.

Nabati, yaşamdaki “yapıcı ayrılıklar” ile onların yerine geçen kopmaların yani “yıkıcı ayrılıkların” iki ayrı uçta yer aldığını ve kırılma noktalarının yarattığı travmalar nedeniyle ayrılık sürecinin huzur ve sevgi içerisinde gerçekleşemediğini açıklıyor. Kişide yer alan ayrılık şeması, yetişkin yaşta bireyin kendisinde eksik kalanı doldurmaya çalıştığı ve benliklerin birbirleri içinde kaybolduğu ilişkilere zemin hazırlıyor. Tam tersi konumlanmalarda da, kişi ayrılığın neden olduğu dramı tekrar yaşamaktan korkarak her tür bağlanmaya şüpheyle yaklaşabiliyor. Moussa Nabati psikoterapinin temel amacının, ayrılıkların gerçekleşmesini mümkün kılmak için, danışanların içsel bölünmeleri ve ruhsal yırtılmalarının farkına varmalarına yardım etmek olduğunu not düşüyor. “Önemli olan hâlâ güncelliğini koruyan geçmiş ve psişenin cansızlaşmış kısımları üzerinde çalışmak, hayati veya tehlikeli olarak algılanan diğerine atfedilen abartılı önemi göreceli hale getirmek ve kişinin içsel ebeveynini rehabilite ederek kişinin yeniden kendi üzerine odaklanmasını sağlamaktır.”

OLGUN AYRILMAK

Nicole Fabre başarılı ayrılıkları, tutkuların müdahil olmadığı kararlar alınmasını sağlayan olgunluğun meyvesi olarak tanımlıyor. Terapistin belirttiği üzere, bu tür sağlıklı ayrılıklar, kişiler birbirleriyle doğru mesafeyi bulduğunda, diğeriyle birleşik olmayı ya da ondan nefret etmeyi bir zorunluluk olarak hissetmediği durumlarda gerçekleşebiliyor ve bağlar koparıp atılmadan veya birbirine yapışık olmadan muhafaza ediliyor. Tabii ki bu süreç kişinin tekrar yönünü, dengesini bulması ve yeni bir içsel düzenleme yapabilmesi için kendine zaman vermesini gerektiriyor. Fabre bu doğrultuda ayrılık sürecinin, yaşanmışlıktan neyi saklayacağımız ve saklamayacağımız arasında seçim yapılması anlamını taşıdığının altını çiziyor. “Kişi terk eden veya terk edilen olsa da, hatıralar, imgeler ya da objeler gibi istediği şeyleri yanında götürme özgürlüğüne her zaman sahiptir. Çünkü bunlar bize aittir ve kimse bunları bizden alamaz.”

Oysa bu çağ kişiye sayfayı çevirmekte hızlı olması için ısrar ediyor, ayrılık yasını tutmada acele ettiriyor, ilişkileri göz açıp kapayıncaya kadar terk etmeye zorluyor. İşte bu noktada Nicole Fabre, herkesi hatıralarına sahip çıkmaya, geçmişten, sevmiş olduklarından objeler saklamaya ve bir zamanlar yaşanılmış olan o kayıp ülkenin kültür ve dilini korumaya çağırıyor. Bu, hayatının önemli parçaları elinden alınmış olarak değil, aksine deneyim açısından kişinin kendisini zengin hissetmesinin ve sonuç olarak hayatta ilerleyebilmesinin tek yoludur.