mary shelley anasayfa

BİR YAZARIN PSİKOLOJİSİ: MARY SHELLEY


Bu hafta vizyonda ingiliz yazar Mary Shelley’in hayatını konu alan aynı isimli sinema filmi gösterimde. Biz de özellikle Frankenstein yapıtıyla tüm dünyanın tanıdığı Shelley’den bahsedelim istedik. Tarihi şahsiyetler olan anne ve babası, eşi, hayatı ve neden Frankenstein gibi bir eser yazdığıyla alakalı birkaç bilgi cumartesi günü okumak için ideal. Bu psikolojik analiz biraz da yazarın biyografisi aslında.

Mary Shelley 30 Ağustos 1797 yılında Londra’da doğdu, 1 Şubat 1851 tarihinde yine Londra’da vefat etti. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, usçu bir filozoftu. Annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili kadın hakları savunucusuydu. 1759–1797 yılları arasında yaşamış, feminizmi ilk defa ifade eden yazarlardandı. Öncelikle eğitim olmak üzere kadınların eşit hakları olması gerektiğini savundu. Babası alkolikti ve hayatı boyunca annesinin ezildiğine şahit olur. Gelecekteki fikirlerini bu tecrübelerin etkilediğini söylersek hatalı olmayız sanırım.

 

Mary Shelley, annesi doğum sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü. Doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefenin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikâyeler yazarak ve yalnız geçirdi. 1814’de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley‘e aşık oldu. Percy, romantik yazar ve şairlerden sayılır ve 4 Ağustos 1792’da İngiltere’de doğmuştur. ‘Tanrı Tanımazlığın Gerekliliği’ adlı eleştiriyi yazdığı için Oxford’dan atıldı ve babası tarafından da evlatlıktan reddedildi.  Kız kardeşinin arkadaşlarından biriyle evlendi. Eşi intihar ettiğinde ondan olan iki çocuğunun velayetini almaya çalıştı ama mahkeme izin vermedi. Sevgili olduklarında Percy Shelley’in evli olması nedeniyle İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldılar. Bu sırada Mary henüz 17 yaşındaydı. Çift, Percy’nin eşinin 1816’da intiharından sonra Londra’ya dönüp evlenebildi. Ardından İtalya’ya yerleştiler. Percy 8 Temmuz 1822’de İtalya’da boğularak öldü. Kıyıya vurduğu yerde merasim yapılarak beden yakıldı. Fakat kalbi yanmak bilmedi ve aile dostları Edward Trelawny kalbi çıkarıp Mary Shelley’e verdi. İpek bir mendil içinde saklanan kalp, ancak oğlunun ölümüyle onunla birlikte gömüldü.

Eserin ortaya çıkışı ise kısaca şöyle meydana gelir. Lord Byron gibi bir çok edebiyatçı bir araya gelerek birbirlerine korku hikayeleri anlatırdı. Frankenstein düşüncesi; Mary’de, 1816 yazında, yani sadece 19 yaşındayken yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluşur. Frankenstein ya da Modern Prometheus isimli eser 1818 başlarında yayımlanır. Kitabın konusuna geçmeden evvel neden Modern Prometheus dendiğine de kısaca değinmek gerek.

Prometheus, yunan mitolojisinde önemli bir titandır. Kelime anlamı yunanca bir hareket veya bir olaydan önceki düşünce anlamına gelir. Titanlarla tanrıların savaşında Zeus’un tarafını tutan iki titandan biridir. Zeus insanları çamurdan yaratır. Athena içlerine ruh üfler. Prometheus ise bilinç özgürlüğü bağışlar ve daima insanların tarafını tutar. Buna sinirlenen Zeus insanların içinden ateşi geri alır. Prometheus da Olympos’un zirvesinde olan ateşi geri çalıp insanlara verir ve bu sebeple cezalandırılır. Kaf dağına bağlanır ve ciğerleri kartallar tarafından parçalanır. Ölümsüz olduğu için de bunu sonsuza dek yaşayacaktır. Olimpiyatları başlatan meşale onun Olympos’un tepesinden aşağıya elinde ateşle koşmasına bir atıftır.

Romanın kahramanı Dr. Victor Frankenstein hastalıklara son verebilmek için insanı yeniden yaratmayı, böylelikle de ölümsüzlüğe ulaşmayı istemektedir. Bu arada eser yazılırken Mary Shelley’in hamile olduğunu da belirtelim. Yaratma fikrine biyolojik olarak da saplantılı bir dönemde olması olası. Doktor tüm başarısız deneylerinin sonucunda kendi ismiyle anılan Frankenstein’ı yaratır. Ama ondan memnun kalmaz ve kaçar. Yaratıksa kendisini yaratanı tanıyordur ve neden insanların ondan korkup kaçtıklarını anlayamaz. Babasını bulup ondan hesap sormak ister.

Romanın doğuşunda, İngiltere’deki sanayi devriminin etkilerini görmek de mümkündür. Bu sebeple toplumsal çatışma ön plandadır. Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.

Birçok kez filmi çevrilmiş, dizilere konu olmuştur hikaye. Yaratığın psikolojisini de ortaya koyan bir örnek verelim. Penny Dreadful isimli dizide Vanessa Ives ve Frankenstein’ın arasında geçen diyaloğun sonunda 1793-1864 yılları arasında yaşamış olan İngiliz şair John Clare’e ait şu şiiri okunur.

Varım ben

Lakin neyim? Ne kimse bilir, ne de beni umursar.

Kayıp bir anı gibi unutmuş beni dostlar.

Tüketirim kendimi kendi dertlerimden.

Kayıtsız bir kalabalıkta yükselip, kaybolur giderler,

Aşkın coşkun, bastırılmış sancılarındaki gölgeler gibi.

Yine de varım ve yaşıyorum savrulan bir buhar misali

 

Bir manzara arzuluyorum insanoğlunun ayak basmadığı.

Kadınların ne güldüğü, ne de ağladığı.

Orada baki kalayım, yaratıcım Tanrıyla.

Çocukluğumun tatlı uykuları gibi uykulara dalayım.

Ne rahatsız edeyim, ne de rahatsız edileyim uzandığım yerde.

Altımda çimen, üzerimde gök kubbe.

Yaratığın, tanrısına başkaldırmasını işlenen bu romanda, yazar Mary Shelley de aynen Frankenstein gibi tanrıya yaşadığı mutsuzlukların sebebini şöyle sorar: “Madem beni sevmeyecektin, beni neden yarattın?” Çünkü annesinin ölümünden kendisini sorumlu tutar. Yalnız başına büyümüştür. Kendi gibi sorunlu biriyle evlenir. Doğurduğu 5 çocuktan 4’ünü kaybeder. Kocası İtalya’da boğulur. Kendisinin de muhtemelen beyin kanamasından öldüğünü ekleyelim.


Etiketler: