margaret anagörsel

BİR YAZARIN PSİKOLOJİSİ: MARGARET ATWOOD


8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel ‘Bir Yazarın Psikolojisi’ serimize, son yıllarda yazdığı kitaplarla gündeme damgasını vuran ünlü Kanadalı yazar Margaret Atwood’a yer veriyoruz. Patty Satalie ile yaptığı söyleşide dilimize Damızlık Kızın Öyküsü diye çevrilen kitabından Gelecek Kütüphanesi projesine ve spekülatif kurgu kavramına kadar bir çok konuda sorulara yanıt veriyor.

Margaret Atwood günümüzde yaşayan en önemli ve en etkili yazarlardan biri olarak görülmektedir. Kanadalı yazar şiirler, kısa öyküler, çocuk kitapları ve 14 roman dahil olmak üzere 40’tan fazla kitap yazmıştır. 40’tan fazla dile çevrilen eserleri hakkında dünya çapında övgüler topladı. En tanınmış eserlerinden olan Damızlık Kızın Öyküsü ve Kör Suikastçı ile Booker Ödülü’nü kazandı.

Margaret Atwood, hoş geldiniz.

Teşekkür ederim.

Pensilvanya Üniversitesi’ne, Sanat ve Bilim Enstitüsü’nün verdiği Üstün Başarı Madalyası’nı almaya geldiniz. 2006’dan beri her yıl veriliyor bu ödül. Tebrik ederim. Pensilvanya Üniversitesi’ne geldiğiniz için çok mutluyuz.

Teşekkürler.

50 yıllık bir kariyeriniz var. Ulusal ve uluslararası sayısız ödül kazandınız. Bu ödüllerle birlikte çok fazla para kazandığınıza da eminim. Ve eminim ki sizi bu sanata bağlayan ve 50 yıl sonra bile bu inanılmaz tempoda olmanızı sağlayan şeyler bu ikisi değildir. Sizi bu işe bağlayan şey nedir?

Samuel Beckett, kendisine bu sorulduğunda çok güzel cevaplamış bunu. Elinden başka bir şey gelmediğini söylemiş. Mavis Gallant de “Yola çıkarken devenin kontrolünün sizde olduğunu düşünürsünüz” demiş. Fakat sonra çölde ilerlerken fark edersiniz ki deve sizi kontrol etmektedir.

16 yaşınızda başladınız yazmaya. 16 yaşında kendinize, profesyonel bir yazar olma sözü vermişsiniz. Nereye varacağınızı bilmenizi bir anlamda tanrı vergisi olarak görüyorum. 

Evet, ama çok cahildim de. Çünkü neye bulaştığımın farkında değildim. O dönemde Kanada’nın 50’li yıllarının ortasında herhangi bir rol modelim yoktu.

Kanada’daki vahşi doğada.

16 yaşında vahşi doğada değildim. Lisedeydim. Tabi bazı insanlar orayı da vahşi doğa sanabiliyor. Lisedeydim. Gerçekten neye bulaştığımı bilmiyordum. Destekleyici bir şeylere ihtiyaç duyacağımı biliyordum tabi. Hemen çok satanlar listesine girmeyi beklemiyordum. Üzerinde çalışıyordum. Tabi ki ailem bu planın taraftarı hiç değildi. Bir bilim insanı olmamı istiyorlardı.

Kendileri öylelerdi. Anneniz diyetisyen, babanız böcek bilimciydi. 

Doğru.

Erkek kardeşleriniz de bilim insanıydı. 

Tek bir erkek kardeşim var. Ama tabi ki daha fazla olmayı isterdi.

Affedersiniz bunun için. 1925 ile 1945 arasında doğmuş olanların oluşturduğu sessiz kuşağın bir üyesisiniz. 

Ne zaman sessizdik?

Güzel bir soru. 

Evet, o kadar sessiz miydik?

Time dergisi, o dönemde doğan çocukların hayal gücünden yoksun, içe dönük, maceracı olmayan ve ihtiyatlı olduklarını söylüyor, ki bana göre siz bunun antitezisiniz.

Tanıdıklarım böyle değiller. Kimleri hesaba kattıklarını veya neredekileri dikkate aldıklarını bilmiyorum. Bu yüzden, bu fikri nereden edindiklerini bilmiyorum. Örneğin, bence Büyük Buhran’daki insanlar çok yaratıcılardı. Çünkü ondan nasıl kurtulacaklarını bulmaları lazımdı. Daha sonra savaş yıllarındaki insanlar da benzer şekilde yaratıcı olmak zorundalardı. Savaşa gidip geri gelen insanlar genellikle sorunlu oluyorlardı. Üniversitedeyken, hiçbirimizin geri dönen gaziler kadar ilginç olmadığımız söylenmişti bize. Çünkü geri dönenler orada büyümüşler, her şeyi sorgulamışlardı. Kendilerine her söylenene inanmıyorlardı, eğlenceli ve saygısızlardı. Bizler biraz bastırılmıştık, ama benim çevremdeki insanlar için geçerli değildi bu. O ekip sanata ilgi duyan bir avuç insandı. Bu yüzden bir şeyleri her yönüyle icat ediyorduk. Çünkü o zamanlar Toronto’da gidip katılabileceğiniz sanatsal bir şeylerin olduğu uygun ortam yoktu. Greenwich Village benzeri bir yer yoktu.

Sizce canlı hayal gücünüzün bir kısmı, insanlardan soyutlanmış olan Quebec’in vahşi doğasında büyümüş olmanızdan ileri geliyor olabilir mi? Oranın şebeke suyunun olmadığı, yalnızca 6 evin bulunduğu küçük bir köy olduğunu söylüyorsunuz. 

Hayır, köyde büyümedim. Gölün altında köyü görebiliyordum, ama biz ormanda yaşıyorduk. Köyde bile…

Daha da izoleymiş. 

Evet. Elbette ki her çocuk yaşadığı hayatı normal bir yaşam olarak düşünür. Kendinizi izole olmuş olarak düşünmezsiniz. Ben de kesinlikle öyle düşünmüyordum. Öyle yaşıyorduk işte. Öte yandan doğru, sosyalleşmediğim anlamına geliyordu bu. Öteki küçük kızlar pembe süslü kıyafetler giymekten şikayetçilerdi. Bense pembe süslü bir kıyafet için çıldırırdım. Hiç öyle bir elbisem olmamıştı. Tulum giyerdim.

Çocukken annenizin, yemek yemek istediğinizde gidip bir balık yakaladığını söylemiştiniz. Bağımsızmışsınız.

Evet, insanlara akşam yemeği hazırlamak istediğinde. Yani gözünüzün önüne getirin bir. Hiç bakkal yok, değil mi? Sebze bahçeleri vardı. Konservelerde bir sürü şeyleri ve çok iyi füme pastırmaları vardı. Odun sobası üzerinde pişirirseniz konserve et epey iyidir. Bana inanmaz gözlerle bakıyorsunuz.

Hiç konserve et yemedim doğrusu. 

Şartlar el verdiğinde bir deneyin. Bir de ‘tüs’ dediğimiz şey vardı. ‘Tüs’ü belli bazı kesimler hatırlayacaktır. ‘Süt’ün tersten okunmuş hali. Toz haline getirilmiş süttü. Yumurta çırpıcıyla çırpardık. Her zaman topaklar kalırdı. En çok o topakları severdim. Herkesin sahip olmayacağı çocukluk anılarım işte bunlar.

1985 yılında yayımlanan ve tartışmasız en çok bilinen çalışmanız olan Handmaid’s Tale hakkında biraz konuşmak istiyorum. Çoğu insan bu çalışmanızı 1990’da Natasha Richardson’ın oynadığı bir film ile tanıdı. Bu kitap, bu çalışma, günümüzde hala güçlü tepkilere sebep olmaktadır. Hala ürettiği bu tepkilerin ardında ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Kitabı 1985-86 gibi yayımlamıştım. Sanırım Kanada’da 85’te, ABD ve Britanya’da ise 86’da. Üç farklı tepki veriliyordu. Dini iç savaşı yaşamış ve bir yenisini yaşama endişesi olmayan Britanya’da oldukça hoş bir hikaye olarak karşılandı bu. Daima endişeli bir ülke olan Kanada’da, “Böyle şeyler burada da olabilir mi?” dendi. ABD’de ise “Ne kadar zamanım kaldı?” dendi. 1985’te bile insanlar kitaptaki bazı şeyler hakkında biraz paniğe kapılmışlardı. Bununla birlikte şöyle diyorlardı: “Bu mevzular Ortadoğu ile mi ilgili?”. “Hayır. Herkesi kapsıyor bunlar.” dedim. Dünyanın her yerinden örnekler aldım. Tek yapmanız gereken kendi tarimizde misal 100 yıl geriye gitmektir. Orada benzer şeyleri bulacaksınızdır.

Günümüzde Nijerya’da Boko Haram’a baktığınızda kız çocuklarını kaçırıyorlar ve eğitim göremeyeceklerini söylüyorlar.

Evet, biliyorum. Fakat kadınların eğitim görmesi 19. yüzyılın İngiltere’sinde de hararetle tartışıldı. Pek de uzun bir zaman önce değil yani. Bunlar geçmişte daha önce yaşanmış şeyler ve bir şeylerin her zaman daha iyiye gideceğine dair bir kural yoktur. Bazen geriye de giderler. Daha kötü bir hal alırlar. Düşüncelerimin sebebi bunlar. Tabi aynı zamanda gerek bu ülkede, gerek benim ülkemde kitabımdaki insanların söylediği bazı şeylere benzer görüşlerin ifade edildiğini sık sık duyarsınız. 80’lerin ortalarında şimdikinden daha az geçerliydi bu. 80’lerin ortasında Mary McCarthy gibi insanlar kabaca bunların burada asla olmayacağını söylüyorlardı. Buna inanmıyorum.

The New York Times’tan Mary McCarthy.

Evet. Burada asla olamayacak olmasına hiç inanmadım. Çünkü tarihe bakarsanız, dönüm noktalarına. Olmayacak olan o şey her neyse tam da “Burada asla olmaz” diyenlerin başına gelmiştir.

The New York Times’tan Mary McCarthy’den bahsettiniz. Time dergisi Handmaid’s Tale’ı 2000 yılının kitabı seçti. 

Öyle mi?

Evet ve 1923’ten bu yana en iyi 100 ingilizce romandan biri olduğunu söylediler. Bunu, Mary McCarthy’nin yazdığı eleştiri ile tezat buldum. Hatta onun bu tepkisine bir bakıma şaşırdım. 

Bir bakıma eski sosyalistler gibi biraz o. Bu gruba dahil olan o neslin insanları bir şeylerin her zaman daha iyiye gittiğine inanmayı gerçekten istiyorlar.

Sizi çok olumsuz mu buldu?

Sanırım öyle. Aynı zamanda dini anlaması gerektiği gibi anladığını sanmıyorum. Çünkü katolik kız okuluna gitmişti. Sanırım onlardan kurtulduğunu sandı ve her şeyi geride bıraktığını düşündü. Ama hiç de öyle olmuyor.

Hazır dinden açılmışken. Din, birçok kitabınızın bir parçası halinde ve siz de İncil’i defalarca okumuşsunuz. Bu bakımdan inançlarınızı ve ne elde ettiğinizi merak ediyorum. Tahminim hikayeleriniz için İncil’den epey beslendiğiniz yönde.

Batı edebiyatında bulunan motiflerin üç büyük kaynağı vardır. Yunan ve Roma lütürjileri ile mitolojileri bunlardan biridir. Halk hikayeleri, Grimm masalları var. Hepimiz Külkedisi’ni tanırız. Aslında Külkedisi, dünyada bildiğimiz en eski hikayedir. Şu cam terliklerin eskiden kürklü olması ilginç değil mi? Halk hikayeleri, Roma mitolojisi ve İncil. Anglosakson’dan T.S. Eliot’a uzanan klasik ingilizce eğitimden geçtiyseniz… 50’lerin sonu 60’ların başı gibi üniversiteye gitmiştim. İncil’i bilmek zorundaydınız. Ben zaten biliyordum, çünkü Kanada’da okulda öğretiliyordu. Kilise ile devlet ayrılmamıştı. İki okul sistemi vardı. Biri katolik, diğeri protestan. Protestan okul sistemine gitmiştim ben. Her gün dersimiz vardı. Ayrıca ezber de yapıyorduk. Şiirler ezberliyorduk o günlerde. Yani tabi ki biliyorum. İçlerinde William Faulkner’in birkaç romanını veya İncil’den doğan Batı Edebiyatı’ndaki kaynakları tabi ki biliyorum. Edebi eğitimin sadece bir parçasıydı. Ama işin bir boyutuydu bu. Bugünlerde insanlar çocuklarını okula göndermelerine rağmen İncil’i bilmemelerinden yakınıyorlar. Nuh’u bile bilmiyorlar.

Sinemada izlerlerse çarpıtılmış olacak ki…

İlginç bir görüş bu ama insanlar her nesilde bu hikayeleri yeniden yorumluyorlar. Yani bir hikayenin yorumlanması ilginç bir şey değildir. Düzenli olarak yorumlandı.

Bu konuyu merak ediyorum. Çünkü Kuzey Carolina Eyaleti Handmaid’s Tale’ı tavsiye edilen okuma listelerinden resmen çıkardı.

Her yerde yaptı insanlar bunu.

Sebebi ise din karşıtı, İncil karşıtı olmasıymış.

Oldukça dikkatli okumamışlar, değil mi? Ana karakterin okuduğu ‘Babamız’ duasını kaçırmışlar. Gerçi biraz farklı şekilde yazılmıştı. Ama gelin bunu konuşalım, çünkü önemli bir konu. Din, insanlara yardım edip onları cesaretlendiren ve zor durumdayken onları rahatlatan olumlu bir inanç olabilir. Veya insanların kafalarına vurmak için bir çekiç olabilir.

Sıklıkla da böyle kullanılır.

Sık sık. Kendileri için daha fazla güç isteyen insanlar kullanır. Bu iki durum da her zaman geçerlidir. Din güdüsünün veya benim kendinden yüce, görünmez bir güce inanma güdüsü dediğim şeyin olduğu da muhtemel doğrudur. Büyük olasılıkla evrimleşmiş bir adaptasyondur bu ve isteseniz de istemeseniz de insanlar bunu yapacaktır. Çoğu insanın inandığı, kendilerinden büyük olan görünmez şey borsa olabilir.

İlginçmiş.

Belki de tırnak için bilimdir. Sizden büyük ve görünmez olan şey. İnsanların inandığı bu tür şeylerin illa ki kurumsallaşmış bir din olmasına gerek yoktur. Şu veya bu şekilde insanlar inanacaktır.

Hazır bilimden konuşuyorken, belki de bu sorudan sıkıldınız. Bilim kurgu ile spekülatif kurgu arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Yazdıklarınızın daha çok spekülatif kurgu olduğunu söylüyorsunuz.

Konuyu çok fena değiştirdiniz. Gelin neye inandığım konusuna dönelim. Çok sıkı bir agnostiğim. Peki bu ne demek? Esasen ‘inanç’ olan bir şeyin ‘bilgi’ olduğunu iddia edememek demektir. Oldukça basit bir ayrımdır. Bazı şeyler inanç meselesidir, bazı şeylerse bilgi meselesidir. Bunu ispatlayabilirsiniz. Yani biriyle diğerini karıştırmamalısınız.

Öyleyse devam edelim. Cevap verdiğiniz için teşekkür ederim.

Spekülatif kurgu, bilim kurgu.. Fransızların bu soruyla bir sorunları yoktur. Bu soruyla sorun yaşamamalarının sebebi ise şudur: Bizim spekülatif kurgu dediğimiz şey için kendilerine özgü bir terimleri olmuştur. Şöyle: “un roman d’anticipation” yani “beklentinin romanı“. Bunun bilim kurgudan farklı olduğunu düşünüyorlar. Uzay gemilerinden, uzaylılardan, bedeninizi ele geçiren şeylerden, bu türe ait olan şeylerden işte. Bir sorun yaşamıyorlar yani. Burada sorun yaşanıyor biraz. Bunun sebebi sanırım kitapçıların her şeyi bilim kurgu etiketi taşıyan bir kitaplığa koyma alışkanlığıdır. Gelecekle ilgiliyse veya robot ya da ona benzer şeyler varsa aynı yere koyuyorlar. Ne kadar ilerlersek, o kadar çok robot olacak hayatımızda.

Hikayelerinizi okuyan herkes Margaret Atwoods’un öngörülü olduğunu söyleyecektir. Çünkü yazmış olduklarınız gerçekleşti. İki hafta önce nesiller boyunca evrim geçirerek birbirlerine yalan söylemeyi öğrenen robotlar hakkında bir şeyler okudum. Sizin gelecekteki hikayelerinden bir parça olabilir diye düşündüm.

Yapay zeka oldukça ilginç bir konu. Fakat kitaplarımda misal başka gezegenler, uzay gemileri, uzaylılar veya böylesi şeyler yok. Yani bilim kurgu etiketiyle sunulursa, onu açıp okuduğunuzda ve bulmayı istediğiniz şeyleri orada bulamadığınızda sinirlenmez miydiniz? İçinde ne türden şeyler bulmayı umabileceğinizi belirtmek adına sınıflandırmak istiyorum. Misal fantastikse ara sıra büyücü veya ejderha olmasını beklerim. Bunları kitaba koymamak epey saçma olurdu.

İleride kitapçılarda spekülatif kurgu rafları olmasını bekliyor musunuz?

Evet bekliyorum. Fakat öte yandan, kitapçılar elbette ki çok fazla kitap satmayı istiyorlar. Bir rafa her şeyi koymayı tercih edebilirler. Böylece insanlar başka türlü almayacakları bir şeyi yanlışlıkla alabilirler. İnsanlar daha yazarlarken bu konuda gayet açıklardı. Daha bu tür şeyleri yazmaya başlarken. Bizim şimdilerde spekülatif kurgu dediğimiz şeyi yazmaya başlayan Jules Verne yazdığı şeylerin gerçekten olabileceğini düşünüyordu. Denizaltıları ve hava yolculuğu ve tamamen gerçekleşebileceğini umduğu şeyler hakkında yazıyordu. Ve bilin bakalım ne oldu? Gerçekleşti. Belki tam onun çizdiği şekilde değil, ama oldu.

Petri kaplarında yetişen etleri ve ‘pigoon’ları yazmıştınız. Domuzlardan gelen ve insanlara nakledilen organlar Bu şeyler şimdilerde haberlerin manşeti oluyorlar. 

Biliyorum, ama daha insanlar bu şeyler üzerinde çalışmaya başladıklarında biliyordum. Sadece henüz başarmış değillerdi. Son gelişmelerden biri farelere insan beyin zarı dokusu koymaları. Tam da buna ihtiyacımız vardı; daha zeki farelere. Teşekkürler. Salmayın onları.

Film yapımcıları ve senaristlerle bir araya gelen Milli Güvenlik’ten bir grup insan vardı. 

11 Eylül’den sonra.

Evet ve dediler ki “Ne tür şeyler gerçekleşebilir? Zayıf noktalarımız neler?”. Milli Güvenlik tarafından bu görüşlerin bir parçası olarak sorgulandınız mı? İş birliği yapar mıydınız?

Söyleyeceğim şeylerden biri 11 Eylül olayının Star Wars bölümünden kaynaklandığı olurdu. Ölüm Yıldızı’nın içine uçağı sürdükleri ve patlattıkları bölüm. Han Solo ve arkadaşı oradaki külüstür uçağı Ölüm Yıldızı’nın içine sürerler. Patlayıcı aleti fırlatmayı başarırlar ve çığlık atarak kaçarlar, yani ölmezler. Fakat bir uçağı silah olarak kullanma fikri o filmden gelmektedir.

Daha önce genç bir yazar olarak ilerlerken rol modelinizin olmadığından, Kanada’da gerçekten büyük bir edebiyat çevresinin olmadığından bahsettiniz. Değişti mi bu?

Tamamen değişti. Dediğiniz çok eskidendi. Mesela 1960’ları konuşuyoruz şu anda. İngiliz Kanada’sında Kanadalı İngiliz yayımcıların yayımladığı 5 roman vardı. Quebec’te de durum aynıydı. Çok az sayıdalardı. Bir sürü kitap ithal ediliyordu. Yani çok ama çok azdı.

Aslında partneriniz Graham Gibson’ın yazdığı 11 Kanadalı Romancı adlı kitapta siz de seçilmiştiniz. Hatta bir numaradaydınız.

10 yıl önceydi bu. Bir numara olmamın sebebi de soyadımız a harfiyle başlaması. Alfabetik olarak düzenlenmişti. O kitaba eklemeler yaptım. Çok eğlenceliydi. O günlerde görüşmelerde ses kaydı kullanıyorduk. Bunu yazıya geçiren bir sekreterimiz vardı. Sonra fark ettik ki kendisi biraz sağırmış. O yüzden bazı kelimeler eksikti ya da başka şekilde yazılmışlardı. O yüzden az veya çok, insanların ne dediklerini tahmin etmek zorundaydım. Her neyse, çok eğlenceliydi. Ama 60 ve 70’lerde bizim neslimiz yayımcılık şirketlerini keşfediyordu. O kitap da bu hareketten doğdu. O ‘sessiz kuşağı’ nerede buldular bilemem. Bu insanlar söyleyebileceğim kadarıyla gayet gürültücüydüler.

Her bir Kanadalının ABD ile karmaşık ilişkisi olduğunu söylüyorsunuz. Ne anlama geliyor bu? Kendi adınıza bunun anlamını açıklar mısınız? 

Sizin aranızdaki bir casusum!.. Gezip duruyorum. Pekala, bir harita düşünün. Ortada bir harita var. Haritanızda düz bir çizgi var ve onun üstünde hiçbir şey yok. Oysa aslında biz varız. O çizginin üstünde biz varız. Bu sebeple güneyimizde siz varsınız. Sizin güneyinizdeyse Meksika var. Orası epey farklı. Toprağınız daha az, ama insanınız daha çok. ABD’nin şu anki nüfusu kaç?

300 milyon.

Muhtemelen o kadardır. Ekonomik ölçekte 10 kat daha büyük. Yani kimin kime neyi satabileceği, bunu kimin daha ucuza yapabileceği ve bu tür şeyler. Bunun bir etkisi olabileceğini görebilirsiniz.

Aslında söylediğiniz, Kanada’nın işgal edilmediği, ama boyunduruk altına alındığı. Kanadalılar böyle mi hissediyor?

Güneylerinde olağanüstü büyüklükte bir pazar olduğunun farkındalar. Bunun iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da var. Bu büyük pazar bir şeyler satmayı düşündüklerinde, işin iyi yanı oluyor bu. Fakat öte yandan bu büyük pazar, kendi içinizde satmayı istediğiniz bir şeyi size satmaya karar verirse, işin kötü yanı olur bu da. Bir öteki sorun da tek taraflı bir ayna olmasıdır. Sizin kültürünüz hakkında her şeyi biliyoruz. Sizse bizim hakkımızda çok az şeyi biliyorsunuz.

Bu bir aşağılama, öyle değil mi?

Hayır, öyle düşünmüyorum. Size fütursuzca yalan söyleyebileceğimiz anlamına gelir bu. Televizyon programı yapan Rick Mercer adlı biri vardı. Onun için bir video yapmıştım. Ama onun etrafta gezinip Amerikalılara Kanada hakkında gerçekten imkansız sorular sorduğu başka bir şovu daha vardı.

Bizim için utanç vericiydi.

Eğlenceliydi. Kanadalılar sizin hakkınızdaki sorularda biraz daha başarılı olabilirlerdi. Ama yüzde yüz başarılı olmayabilirlerdi. İnsanların gerek kendileri, gerek başkaları hakkında bilmedikleri şaşırtıcı derecede çok şey var.

Buz hokeyi dersi verdiğiniz harika bir video var. İnsanların bir göz atmalarını tavsiye edeceğim. Ama hızlıca, üzerinde çalıştığınız, bence tamamen büyüleyici olan Gelecek Kütüphanesi’ne geçmek istiyorum. Bir metin yazmayı kabul eden ilk yazar sizdiniz. Bundan 100 yıl sonra açılacak. 

Uyuyan güzel projesi. Norveç’te 100 yıla büyüyecek bir orman var. 100 yıl boyunca her yıl farklı bir yazarın Gelecek Kütüphanesi için metin yazması istenecek. Sadece isimlerini ve kitaplarının adlarını açıklamalarına izin var. Başka bir şey yok. Mühürlü bir kutuda olacak. Norveç’teki kütüphaneye konacak. Bir şiir olabilir. Bir öykü olabilir. Bir roman olabilir. Bir kurmaca olabilir. Resim yok ve içinde ne olduğunu kimseye söyleyemezsiniz. 100 yıl sonra, bu 100 kitabın basılacağı kitabı elde etmeye yetecek kadar ağaç yetişecek.

Bundan 100 yıl sonra baskı makinelerimizin olup olmayacağını kim bilebilir? 

Bu, iyimserlik oylaması. Her ihtimale karşı bir baskı makinesi de var orada. Bu projenin mucidi kavramsal sanatçının adı Katie Patterson. Böylece, benim kitabım 100 yaşında olacak. Son kitap ise yalnızca 1 yaşında olacak. 50 yıl sonraki insanları seçecek komite henüz doğmadı bile. Son komitedeki insanların kim olacağı ve edebi zevklerinin nasıl olacağı hususunda hiçbir fikrimiz yok. Ama bu geleceğe dair bir güven oylaması. İnsanlar var olacak. Kitaplar var olacak. İnsanlar kitap okuyabilecek. Neşe verici, değil mi?

Öyle. Zamanımız doldu. Sohbetiniz için çok teşekkür ederim Margaret Atwood.

Ben teşekkür ederim.

 

 

Etiketler:
Önceki Yazılar

PREMIERE VISION İSTANBUL, YENİ YERİNDE YENİLİKLERLE KAPILARINI AÇTI

Sonraki Yazılar

ÜÇ SORUDA AŞK