bipolar-bozukluk-bildiklerimiz-ne-kadar-dogru

Bipolar Bozukluk: Bildiklerimiz Ne Kadar Doğru?

Ruhsal hastalıklar arasında en popüler olan o. Dizilerde, dergilerde, arkadaş sohbetlerinde herkes “bipolar olmaktan” bahsediyor. Günlük dilde kullandığımız bu terimi bilmeyen yok gibi. Peki, gerçekler bildiğiniz gibi mi?

“Yeni başladığım işin ilk haftasında üzücü bir haber aldım ve ofisin ortasında ağladım. Ertesi hafta insanların benim bipolar olduğumla ilgili dedikodu yaptığını öğrendim” diye anlatıyor Nur. Söz konusu ruhsal rahatsızlıklar olunca insanlar kolaylıkla damgalanabiliyor. Özellikle de bipolar bozukluk gibi medyanın gerçeği yansıtmayan temsillerle karikatürize ettiği rahatsızlıklar, bu teşhisi alanların kaygılarını artırıyor. Bu durumun hastalığı kabullenmeyi, tedavi almayı ve topluma entegre olmayı zorlaştıran bir etkisi var. O yüzden hastalığı tanımak ve önyargıları yıkmak, yaşamın normal bir biçimde devam edeceğine dair umut oluşturuyor.

Duygudurum dalgalanması

Eskiden “manik-depresif bozukluk” olarak bilinen, depresyon, mani ya da hipomani dönemlerinin döngüsel olarak yaşandığı bipolar bozukluk, ilk izlerini 15-35 yaş arasında çoğunlukla depresyon ya da anksiyete belirtileriyle göstermeye başlıyor. Klinik psikolog Zeynep Maçkalı, günümüzde yaygın olarak iki uçlu bozukluk olarak da anılan bipolar bozukluğun görülmesinde genetik ve psikososyal faktörler olduğunun altını çiziyor. “Ailede bipolar bozukluk tanısı almış biri varsa, bozukluğun ortaya çıkma ihtimali yüksektir. Kişilerin hayatlarında stres yaratan yaşam olaylarını, gece vardiyalarını, uzun uçuşlar gibi uyku düzenini bozacak durumları, kişilerarası ilişkilerde yaşanan zorlukları, kimi zaman sosyal destekten uzak kalmayı da hastalığın ortaya çıkmasını ve ilerleyen dönemlerdeki atakların tetiklenmesini etkileyen faktörler olarak sıralayabiliriz.” Hastalığın çökkünlük dönemlerinde derin üzüntü, umutsuzluk, kendini suçlama, enerji düşüklüğü gibi belirtiler görülürken, en az bir hafta süren mani dönemlerinde depresif dönemin tam tersine uyku ihtiyacı azalıyor, aşırı taşkınlık, öfke, özgüven artışı yaşanıyor. Maçkalı’ya göre duygudurumdaki bu yükselmeler ve düşüşler kişide “kontrolden çıkıyormuş” hissi yaratabiliyor.

Peki, şimdi ne olacak?

Dünya genelinde mani ve hipomani dönemleri gözden kaçtığı için iki uçlu bozukluğu olan hastalar çoğunlukla yanlış tanı alıyor ve doğru tedaviye ulaşmakta gecikiyorlardı. Bipolar Yaşam Derneği’nin kurucusu, psikiyatri profesörü, Dr. Sibel Çakır, hastalığın bilinirliği gün geçtikçe arttığı için, hastalarda başvurma ve tanı koyma oranlarının geçmiş yıllara göre daha yüksek olduğunu söylüyor. Bipolar Yaşam Derneği, bipolar bozuklukla ilgili toplumsal farkındalığı artırmak ve damgalamaları engellemek için bilgilendirici çalışmalar yapıyor; bipolar bozukluğu olan kişileri ve yakınlarını bir araya getirerek bir dayanışma platformu oluşturuyor.  Hastalık hakkında ve tedavi sürecinde yapılacak doğru bilgilendirme, tanıyı öğrendikten sonra oluşan kaygı, öfke, çaresizlik ve suçluluk duygularını dengeleyerek hastalıkla başa çıkmayı kolaylaştırabiliyor. Psikolog Doç. Dr. Özlem Sertel Berk, “Bana ilerde neler olacak?” belirsizliğine bağlı olarak hastanın ataklarının tekrarlama ihtimali olduğunu, ancak başta psikofarmakolojik tedavi olmak üzere bireye özgü planlanan tedavi yöntemleriyle hastalığın kontrolünü büyük oranda ele alabileceklerini bilmelerinin önemli olduğunu vurguluyor. Hastalar farklı atak evrelerinde verdikleri tepkiler ve hisleriyle ilgili daha çok farkındalık geliştirdikçe, hastalığın hayatlarındaki etkilerini dönüştürebilmek için adımlar atmayı öğrenebiliyorlar. Üniversite öğrencisi Yeliz uzun süre intihar düşünceleriyle boğuştuğu dönemle ilgili deneyimlerini anlatırken aynı şeyleri yeniden yaşamaktan korktuğunu da söylüyor: “Lityum tedavisiyle o korkunç dönemi atlattım ama doktorum ilaç tedavisinin yanında alkolü azalttığım, uyku saatlerimi dengelediğim, kısacası yaşamımı yeniden düzenlediğim bir sistem önerdi. Bunun geçmeyeceğini biliyorum, atakların tekrarlaması beni korkutuyor ama kontrol etmeyi yavaş yavaş öğreniyorum.” Bu noktada Maçkalı, iyilik halini devam ettirebilmek için neler yapabileceğini düşünmenin, yaşamındaki hedefleri gözden geçirmenin, sahip olduğu kaynakları keşfetmenin kişiye bir pusula olabileceği görüşünde.

“Parlak” hastalık

Van Gogh, Newton, Einstein, Catherine Zeta-Jones, JeanClaude Van Damme, Sting, Pollock, Sylvia Plath, Virginia Woolf gibi sanatçıların isimleriyle beraber anılan ve yaratıcı dehalarıyla ilişkilendirilen bu “parlak” hastalık iki uçtan da medyanın ilgisini çekiyor. Ünlü isimler bu hastalıkla nasıl yaşadıklarını anlatıyor; “Homeland”, “Shameless” gibi dizilerde bipolar bozukluğu olan karakterler yer alıyor. Aşırı özgüven, sınırsız para harcama, uçuk girişimler, artmış libido… Mani döneminde yaşanan ve sonuçları düşünülmeden yapılan bu davranışlar özellikle de sinema ve televizyon dünyasında geniş yer buluyor. Psikiyatr Sibel Çakır, “Her tür çılgınca davranışa bipolar deme eğilimi var” diyerek bipolar bozuklukla ilgisi olmayan temsillere dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. “Bu görüntüler hasta ve yakınlarında utanma, korku, aşağılanma, kendine güvensizlik, paniğe kapılma ve damgalanmaya neden oluyor.”

Ya diğerleri?

Araştırmalar, ruhsal hastalıklar söz konusu olduğunda sosyal ilişkilerde ötekileştirmenin ve küçümsemenin yaygın olduğunu gösteriyor. Oysa düzenli tedavilerin alınması ve sürdürülmesinde sadece hastalık yönetimi değil, sosyal destek de çok önemli. Klinik psikolog Buket Ünver, ailenin ve sosyal çevrenin hastaya ve hastalığa karşı tutumunun iyileşme sürecinin belirleyicilerinden olduğunu ekliyor ve açıklıyor: “Örneğin hastaya karşı eleştirel yorumlar veya düşmancıl tutumlar, hastalığın nüksüne yol açabilecek psikososyal stres faktörleri arasındadır. İyileşme sürecini destekleyen bir diğer unsur ise sosyal damgalamanın önüne geçilmesidir.” Mani ya da depresyon dönemlerindeki davranışlarının yargılanması hastaların utanmasına neden oluyor; depresif dönemde “uyuşuk”, mani dönemlerinde “çılgın” diye yaftalanmaktan çekindikleri için sosyalleşmekten kaçınıyorlar. Düzenli ilaç kullanımı ve psikoterapiyle devam eden tedavi sürecini desteklemek için kişilerarası, mesleki ve toplumsal rolün güçlendirilmesi gerekiyor.

İş hayatında iki uç

42 yaşındaki Mine, “Mani döneminde ofiste hiç nefes almadan çalışıyordum. Durmadan yeni fikirler üretiyor, her şeyi hızlıca sonuçlandırıyordum. Ben hastaydım ama aslında çağımız manik gibi çalışmayı teşvik etmiyor mu?” diye sorguluyor. Eğer öyleyse, depresif dönemde işe gitmede isteksizlik, tahammülsüzlük, iletişim yoksunluğu da günümüz iş kodlarına bir o kadar ters. Uzun süren depresif döneminde bankadaki işinden atılan Metin, iş bulma konusunda zorluk yaşadığını anlatıyor: “İnsanlar beni deli zannetmesin diye iş görüşmelerinde hastalığımı gizlemeye başladım ama bu beni daha da büyük bir kısırdöngüye soktu.” Bipolar bozukluk tanısı alan kişilerin mesleki işlevselliklerini ve iş yaşamında özyeterlilik inançlarını artırmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi Örgütsel Psikoloji Yüksek Lisans Programı içerisinde başlatılan “Bipolar Bozukluk ve Mesleki İşlevsellik” projesi de destek alınabilecek sosyal ağlardan bir tanesi. Program Direktörü Doç. Dr. İdil Işık, bipolar bozukluk tanısı alan kişilerin çok istisnai meslekler dışında her mesleği yapabileceğinin altını çiziyor. “Sadece dikkat etmeleri gereken belirli hususlar var. Öncelikle kişinin kendisiyle ilgili bir öz değerlendirme yapıp işin kişilik özellikleriyle uyumuna bakması elzem. Kişilik özelliklerinin çatışmaya gireceği bir iş ya da örgüt kültürü stresli bir durum yaratabilir ve atağın tetiklenmesine sebep olabilir. Ayrıca kişinin nasıl bir işte huzurlu olacağını bulması da çok önemli.” “Mani dönemindeki dürtüsel davranışlar iş arkadaşlarıyla olan ilişkileri üzerinde yıkıcı etkiler oluştururken, depresif dönemde ilişkilerden ve iletişimden kaçınmak da aynı etkiyi yaratabiliyor” diyen projenin araştırma asistanlarından örgütsel psikoloji uzmanı Faruk Ceylan da kişilerin süreçleriyle ilgili bilgiye sahiplerse ataklarını önceden kestirerek atak dönemlerindeki performanslarını dengeleyebildiklerini hatırlatıyor. Kişilerin iş hayatına tutunabilmeleri için düzenlenen grup çalışmaları, simülasyon iş görüşmesi ve vaka analizleriyle desteklenen proje süresince katılımcılar iş hayatlarında pozitif sonuçlar görmeye başlamış. Elbette bilinçli işyeri hekimlerinin ve damgalayıcı tutum içermeyen şirket politikalarının artması, bipolar hastalarının sürdürülebilir bir iş hayatına sahip olmalarını kolaylaştırıyor. Son olarak Ceylan, “Çevrenizde bipolar tanısı almış biri varsa, hastanın bu davranışlarının elinde olmayan, biyopsikososyal faktörler sonucu ortaya çıktığını unutmayın” diye hatırlatıyor. “Semptomları ne o kişinin kendi isteğiyle yarattığı bir durum ne de sizinle olan ilişkisiyle alakalı bir durum. Bu sebeple, kişilere atak dönemleriyle ilgili suçlayıcı bir tavırla yaklaşmamalısınız.”

Yazı: Deniz Çakmakkaya