beden-dismorfik-bozuklugu

Beden Dismorfik Bozukluğu

 

 

Koca göbek, tahta göğüs, düz popo…

“Kocaman karnım var, göğüslerim çok küçük, popom dümdüz…” Vücudumuzda beğenmediğimiz yerlerin sonu gelmiyor. Ama bu durum bazen hayatımızı karartabilir. Yeni bir şey deneyebilir miyiz? Mesela sevmediğimiz yerlerimize karşı daha hoşgörülü olabilir miyiz?

Neslihan, göbeğinin altındaki çıkıntının iğrenç olduğunu düşünüyor. Bu yağ kümelerinden iğrenmesini anlatacak kelime bulmakta bile zorlanıyor. Kocasıysa, bu kıvrımları şehvetli bulduğunu söyleme cesaretini artık kendinde bulamıyor. Çünkü Neslihan bu iltifatlara inanmadığı gibi, karnıyla ilgili herhangi bir şey duymaya da tahammül edemiyor. “En azından hamileyken karnımın olmasının bir anlamı vardı ama şimdi onun yüzünden hiçbir elbise, hiçbir etek bana yakışmıyor” diyor.

33 yaşındaki Aslı’ysa dudağından nefret ediyor. “Dudaklarım çok ince ve yüzüme hoş olmayan bir hava veriyor. Monica Belluci’nin olduğu reklamları gördüğümde o kadar sinirleniyorum ki… Haksızlığa uğramış gibi hissediyorum” diyor. Neslihan’ı ya da Aslı’yı ikna etmeye çalışmak için ne kadar uğraşsanız da söylediklerinizden farklı anlamlar çıkarabilirler. Eskiden bu durum sadece kadınların problemi olarak algılanılırken, günümüzde erkekleri de ilgilendirdiği biliniyor.

Psikiyatri literatüründe bu duruma dismorfofobi yani beden dismorfik bozukluğu deniyor. Başka bir deyişle kişinin görünümündeki gerçek olmayan, imgesel bir kusur ile uğraşıp durması anlamına geliyor. Klinik Psikolog Melis Kısmet, “Kişi, bedeninin bir ya da birkaç bölgesiyle ilgili devamlı bir rahatsızlık duyar ve kusuru inceleme, giderme ya da gizleme adına ciddi uğraş verir. Haliyle zihin bu kadar kusurlu bulduğu bölgelerle meşgulken, duygusal olarak da utanç yaşar ve buna bağlı olarak sosyalleşmekten, cinsel yakınlaşmalardan kaçınabilir. Kişi genelde yaşadığı zorluğun kaynağını zihinsel ya da duygusal değil de bedensel kaynaklı gördüğünden, konuyla ilgili içgörüsü gelişkin değildir ve psikiyatrik, psikolojik destek kanalları yerine dermatoloji, estetik cerrahi gibi uzmanlıklara başvurur. Kusuru giderdiğinde dahi aslında çok da rahatlamadığını, bedeninin farklı bir bölgesiyle ilgili zihninin tekrar meşgul olmaya başladığını fark edebilir” diyor.

Dismorfofobi üzerine çalışan Psikiyatrist ve Psikoterapist Jean Tignol’e göreyse, bedensel memnuniyetsizliğin görülme oranı kadınlarda yüzde 90, erkeklerdeyse yüzde 70. Üstelik bu olumsuz saptama, hayali bir fiziksel kusur üzerine.

Jean Tignol bu durumu şöyle anlatıyor: “Dış görünüşle ilgili kültürel yargılar kendimize bakışımızı da belirliyor. Herhangi bir kusura takılıp onu büyütüyoruz. Bu kusurların mutlu olma şansımızı ortadan kaldırdığını düşünüyoruz.”

Vücudumuzun mükemmel olmadığını kabul etmekte fayda var. Zayıf ve sıkı olma algısı aynadaki yansımalarımıza zalim bir güçle hükmediyor.

41 yaşındaki Semra, “Zaman geçtikçe, kusurlarım daha çok gözüme batıyor. Üç yıl önce kollarımı biraz kalın bulurdum. Şimdiyse aynaya baktığımda yaşlı kollarım dışında bir şey görmüyorum. Hatta tişört bile giymiyorum” diyor. Bir kusura takılmak, mükemmellik fantezisi gibi takıntılar, yaşlanma veya terk edilmekle ilgili varoluşsal kaygıların bir sonucu olabilir.

Ancak kişinin kendine yönelik bu negatif bakışı, çocukluk ya da ergenlik döneminden kalma bir sorunun da yansıması olabilir. Özellikle ailesinden yeterli sevgi ve destek görememiş kişilerde rastlanabilir.

Takıntılı olunan yer tesadüfen seçilmiyor

Melis Kısmet, “Dismorfofobide tek bir nedenden bahsetmek konuyla ilgili yaklaşımımızın yetersiz kalmasına yol açar. Yapılan araştırmalar, biyolojik ve genetik duyarlılığı, sosyal olarak öğrenilmiş ve abartılmış ‘güzel’ beden imgelerini, çocuklukta yaşanan cinsel, duygusal ya da fiziksel istismar yaşantılarını dismorfofobinin nedenleri arasında gösterir. Kişi iç dünyasında cinsel ya da duygusal çatışmalarını bilinçdışı yollarla belli beden parçalarına yansıtıyor olabilir. Mükemmeliyetçilik, kaygılı olma, utangaçlık gibi kişisel özellikler de dismorfofobiye yatkınlığı artıran etkenler arasında düşünülebilir” diyor.

Eğer bir kadın ya da erkek özellikle vücudunun belli bir yerine odaklanmışsa, odaklandığı yer tesadüf değildir. Psikoterapist ve Sofroloji Uzmanı Michèle Freud, “Vücudun takıntılı olunan yeri bir zayıflığı, bir rahatsızlığı veya bir acıyı ifade etmek için seçilir. Kişinin farkında olmadan benlik saygısıyla ilgili yaşadığı sorun, anatomisinin belli bir bölgesindeki soruna dönüşür, bir nevi yer değiştirir” diyor.

Bu gerçek bir acıdır ve genellikle ergenlik döneminde ideal beden imajıyla vücut arasındaki tutarsızlıktan ortaya çıkar. Yine bu periyotta kişinin canını sıkacak keskin bakışlar, eleştiri ve dalga geçmeler kişinin hafızasına kazınır. Bu eleştirileri kendi kendine yapmış ya da bunlara maruz kalmış olabilir.

44 yaşındaki Leman, yuvarlak kalçaları ve dolgun etleriyle barışık olabilmek için çok uğraşmış. “Yıllarca kendimi çok silik hissettim ve gösterişsiz kıyafetlerin arkasına gizledim. Sonunda bunun aslında benim değil, incecik olan annemin bir tespiti olduğunu fark ettim. Ona göre şişmanlık siliklik demekti. Ergenlikten itibaren farkında olmadan onun bu fikrini benimsemiştim. Gerçeği anlayana kadar çektiğim acıyı tarif etmem imkânsız! O zamana kadar kendimi her gün annemin gözlerinden görüyormuşum” diyor.

Görünümümüzle ilgili memnuniyetsizliğe neden olan inanışlar bilinçdışımızdadır. Melis Kısmet tedavi süreciyle ilgili, “Tedavi yaklaşımı belirlenirken, kişinin yaşadığı zorluğun şiddeti, problemine ve kaynağına dair sahip olduğu farkındalık göz önünde bulundurulması gereken en önemli etkenlerden. Yapılan araştırmalar psikiyatrik ve psikolojik desteğin eşzamanlı yürütüldüğü durumların en etkin sonuçları verdiğini gösteriyor. Psikiyatrist kontrolünde sağlanan psikofarmakolojik desteğe ek olarak psikoterapi sürecinin de devreye girmesi sadece semptomların hafifletilmesini değil, aynı zamanda sürece dair farkındalığın kazanılmasıyla altta yatan duygusal zorlukla ilgili daha sağlıklı baş etme becerileri kazanılmasını sağlar” diyor. 

38 yaşındaki Seher, yıllarca tereddüt ettikten sonra, sonunda “Hayır” diyebilmiş. “Hayır, ailemdeki diğer kadınlardan aldığım kemerli ve dikkat çeken burnumu yaptırmayacağım. Kızımın da burnu benim gibi olsaydı, gidip törpületmesini istemezdim. Oğlumun burnu tıpkı babası gibi düzgün. Yani gerçek hayatta bu aslında bir sorun değil, Allah vergisi bir armağan” diyor gülerek. Psiko-bedensel terapistler bazen yalnızca kişisel ödüllerimizi bulmanın özgüveni güçlendirdiğini, kişinin bedeniyle ilişkisini düzenlemesini sağladığını hatırlatıyor. Michèle Freud’un ısrarla üzerinde durduğu nokta ise kişi bedeninden ne kadar haz alırsa, kendini o kadar sevdiği şeklinde. 

Aslı ise bacaklarına artık “Direk” demiyor. Bu onun için gerçek bir devrim. “40 yaşına bastığımda, artık kendime iyi davranacağıma söz vermiştim. Dört ay boyunca bunu denedim ve sonunda başkalarının ancak ben söylediğimde fark ettiği yalancı kusurlarımla ne kadar zaman kaybettiğimin farkına vardım” diyor.

 

 

Önceki Yazılar

Beyin Sağlığının Sırrı: Yoga

Sonraki Yazılar

Fotoğrafın Hikayesi: Küçük Kadınlar

Bir cevap yazın