baska-insanlarla-bag-kurmak (2)

BAŞKA İNSANLARLA BAĞ KURMAK

 

 

İnsan biyolojik ve psikolojik yönden diğerine bağımlı olarak dünyaya gelir. Yuvadan ayrılması en uzun süren canlıdır. Diğer insanlarla kurduğu bağlar üzerinden kendini tanır ve hayatı anlamlanır. Ötekinin insan psikolojisindeki önemini psikiyatr ve psikoterapist Prof. Dr. Kemal Sayar açıklıyor.

İnsan başka insanları duymaya, varlığa saklanmış ıstırabı anlayıp buna cevap vermeye yazgılı bir varlık. İnsan toplumsal mutluluk için sosyal bağlara ve destek sistemlerine ihtiyaç duyar. Batı dünyasında hayat tatminiyle ilgili yapılan çalışmalardan elde edilen en temel bulgu şu: Mutluluk ne zenginlikle ve hatta ne de sağlıkla ilgili. Mutluluğu belirleyen şey, bir insanın toplumsal bağlarının genişliği ve zenginliği. Ne kadar derin bağ kurabiliyorsak o kadar huzurlu ve mutluyuz. Kendimizden ne kadar sunabiliyorsak, başka insanlara ve varlığa ne kadar verebiliyorsak o kadar mutluyuz. Yani ben ötekinden/diğerinden ayrı değilim, biz olduğumuz için ben varım. Öteki olmadan ben yokum.

Anlam bağ kurmaktır

İnsanın anlam üretebilmesi için bağ kurması lazım, kendisiyle, başka insanlarla, âlemle ve Tanrı’yla. Varlığın o büyük ağıyla bağ kurarak bir sebebin parçası haline geliriz. Bizden daha büyük, bizimle yitip gitmeyecek o büyük sebebin bir parçası olarak varlığımızı ışıklandırırız. Narsisizm kendimizle olan bağı, teknolojik gereçler kişiler arası bağı, faniliğimizle yüzleşememek ise öte dünyayla bağı kopartıyor. Her bağ yitiminde biraz daha azalıyoruz. Kimliklerimiz o geniş ve anlamlı bütünün bir parçası olmaktan uzaklaşıyor. Anlam yitiyor. Nihilizm çağında ruhumuz üşüyor. Ruhun uzun kış gecesi, bizden bene kaçtığımızda zuhur eder. O halde merhametin ellerinden tutarak benden bize ricat etmeyi deneyelim. Tevazu bizi çoğaltsın. Kayıp bağı onaralım. Kendi ruhumuza ve varlığın özüne dokunalım. Anlam bağ kurmaktadır. Bizde yitik olanı yeniden bulabilirsek, dünyayı da imar edebiliriz.

Yalnızlık yeni yoksulluk

Yalnızlığın acısı tıpkı susuzluk gibi. Konuşmak istiyoruz, kendimizi hikâye etmek istiyoruz, bir yere, bir topluluğa ait olmak istiyoruz. Günümüzde yalnızlık, artık “yeni yoksulluk”tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini bulacağız.

Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor da olsa içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanınmaz bir dünyada buluyor. Sadece dünün ülkesinde yaşayan ve karşılaştığı yeni manzaradan şaşkına dönmüş yabancılar haline geliyoruz. Dünün haritası bugün yol göstermiyor. Dün evinde olan, bugün gurbette. Yalnızlık modern dünyanın bir salgını.

Yalnızlık ve sosyal yabancılaşma insan için ağır bir yük. Başka insanlarla anlamlı bir bağ kuramadığımızda hem beden hem de ruh olarak ölüyoruz. Bağ kurabilmek, hem bizi kendi bencil heveslerimizin ve süfli arzularımızın ötesine taşıyor hem de toplumun menfaatlerini daha geniş görmeye ve gözetmeye başlıyoruz. Yaptığımız ve yapmayı ümit ettiğimiz eylemlerde bir değer ve gerçeklik bulamadığımızda, anlamsızlık ve can sıkıntısı sökün ediyor. Yoğun bir can sıkıntısı halinde ruhun ölümü gerçekleşiyor. Ruhu yaşatmak için, safları sıklaştıralım.

Dijital ilişkiler

Herkesin önündeki ekrana baktığı bir dünyada kimse kimsenin yüzüne bakmıyor demektir. Yüze bakarak konuşmak, muhatabını ciddiye almaktır. İnsan karşısındaki insanın haline dikkat kesilerek, mimiklerini ve ses tonunu izleyerek onun kalbinin haritasını okuyabilir. Kalbe giden yolları bulamadığımız insanlarla oturduğumuzda, ekrana bakarız. Bu bazen bizi kendi kalbimize götüren yolları bilmediğimizde de olur. Söyleyecek bir sözümüz yoktur, ekrana bakarız. Kendimizden sıkılır bakarız, dünyadan sıkılır bakarız. Böylece karşılıklı konuşma yerini mesajlaşmaya bırakır. Konuşmanın sonu.

Dijital çağ, gerçek ile sanalın arasındaki sınırları belirsizleştiriyor. Yalnızız ama yakınlıktan da korkuyoruz. Bir arkadaşlığın bizden istedikleri olmaksızın yoldaşlık duygusu verebilecek teknolojiler istiyoruz. Siber âlem bir kaçış yeri, bir inziva mekânı. Orada hakikati istediğimiz kadar eğip bükebilir, kendimizi kılıktan kılığa sokabilir ve denetimi elimizde tutarız. Ama bir duvar afişinde yıllar önce gördüğüm gibi, “bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemezsiniz”.

Bireycilik

Bireyci toplumda anne-babalar çocuktan diğer insanlara karşı bir sorumluluk duygusu geliştirmesini beklemiyor. Herkes kendi başına, herkes kendisi için yaşıyor. On kişilik bir ailede bir çocuğun narsisist olması epey zordur ama bir veya iki çocuklu çekirdek ailelerde, hele de anne mükemmel bir ebeveyn olamadığı için suçluluk içindeyse, çocuk kutsanmaya başlıyor ve ona sınır çizilemiyor. Narsisist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor; başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet, makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Oysa anlam bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsisist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici bir ilişki kurabilir.

Çocuklarını sahip olmadıkları nitelikler üzerinden seven anne-babalar onları duygularına yabancılaştırır. Özsaygı duygularımızın sahiciliğinden devşirilir, yani kişinin kendisine dost olabilmesinden. Şartsız sevgi sahiciliği besler, bir çocuk sahip olduğu nitelikler yüzünden kınandığında, sahte bir benliğin maskesini takar. Böylece kendisine ve dünyaya dostluk geliştiremez. Kendim olduğum için utanmak zorunda değilim. Kendimi olduğum gibi ifade etmek için kimseden izin almam gerekmiyor. Duygu ve dürtülerim gerçek ve onlar makuldür. Ancak bu hislerle yetiştirilen çocuk bütüncül ve dirençli bir benliğe sahip olur. Esnek ama tutarlıdır, enerjik ama istikrarlıdır.

Ülkemizde insanlar birbirlerine karşı sağırlaştı. Bizim başarımızın ötekinin yenilgisine dönüştüğü bir toplumda, mutlu olmamız zor. Bireyciliğin azı karar, çoğu zarar. Kendi iyiliğimiz kadar ötekinin iyiliğini de gözettiğimiz bir toplum, hepimizi daha mutlu ve mutmain kılar.

Bütünlük arayışı

Yakınlarda yapılan bir çalışma, toplumsal olarak reddedilmenin insanda kemik kırılması denli büyük bir acıya yol açabildiğini gösterdi. Bağ kurma ihtiyacı beyinlerimizin içine yazılıdır. Beyinlerimiz sadece düşünmek için değil fakat aynı zamanda hissetmek için de gelişmiştir. Bir gruba ait olmak için derin ve mutlak bir psikolojik ihtiyaç duyarız. Böylece hem kişisel kimlik duygumuzu hem de varlığımızın aşkın anlamını elde ederiz.

Muhatabımızın bizde eksik olan parçayı yerine koymasını, onunla bütünleşerek kusurlarımızı iyileştirebilmeyi ümit ediyoruz. Oysa tamlık ve bütünlük dışarıdan değil, kendi içimizden gelmeli. Sevdiğimiz bir başkasıyla tamlık arayışı yetersiz, eksik olduğumuz ve sevgiyi tek başımıza üretemeyeceğimiz düşüncesine yaslanıyor. Almak istediğimizden daha fazlasını vermeye neden talip değiliz? Önemli olan, çevremizle uyumumuzu bozmayacak ama aynı zamanda kendi hür irademizi de ortaya koyabileceğimiz bir kişilik sahibi olmaktır.

KEMAL SAYAR (Psikiyatr, psikoterapist ve yazar. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi.)

 

 

Önceki Yazılar

PERMAKÜLTÜR NEDİR?

Sonraki Yazılar

ŞİDDET NEDEN ARTIYOR, ŞİDDETİ ORTAYA ÇIKARAN UNSURLAR NELER?