basit-yasamak-en-zoru

BASİT YAŞAMAK EN ZORU

 

 


Hepimiz basitliğin özlemini duyuyoruz. Arzularımız doymak bilmez, zevklerimiz çelişkili; sahip olmak ve var olmak arasında sürüklenip duruyoruz. Hayatı basitleştirmek bu yüzden hassas bir sanat.

Derleyen: Sinem DÖNMEZ

Yeryüzündeki cennet hayalimiz aynı. Daha basit yaşayarak daha mutlu bir hayata sahip olacağız; doğaya daha yakın, aciliyet, stres ve engellerden uzak olacağız. Elveda baskılar, elveda çılgın enerji tüketimi. Elveda karmaşa!

Bizim için sakin günler sanki düz bir çizgi gibi. Minimum eforla maksimum sonuç aldığımız, yolun ortasında kararsızlıktan, performans yarışından uzak olduğumuz günler. Bu aynı zamanda basit bir hayatın tasviri değil mi? Aslında elimizde doğanın bize öğrettiği, matematiğin, fiziğin, biyolojinin doğruladığı bir model var. 18. yüzyılda Maupertuis’nin yazdığı gibi, “Doğa tüm eylemlerinde ekonomiktir”. Yıldızların şeklinden bitkilerin yetişmesine, bir salyangozun kabuğunun yuvarlaklığına kadar her şey en az çaba harcayarak en iyiyi elde etmek için tasarlanmış. Aslında hepimiz ihtiyacımız olan araçlara sahibiz. Elimizin altında tüm filozofların basitleştirmeye dair nasihatleri, bunları gerçekleştirmek için reçeteler mevcut. Peki neden bu konuda bu kadar yetersiz, bu denli başarısızız?

DOĞAMIZDA KARMAŞIKLIK VAR

Bu sorunun cevaplarından ilkini biliyoruz. İnsan olmak basit değil, sonu olmayan bir karmaşadır insan olmak. Psikanalizin açıkladığı üzere, derin psikolojik nedenler dolayısıyla arzularımız her zaman doyumsuz, hazlarımız her zaman sofistike. Sonuç: Biriktirmeyi seviyoruz. Üstelik Amerikalı Psikolog Paul Watzlawick’in işaret ettiği gibi, sorunlara her zaman onları daha fazla karıştırarak çözüm arıyoruz. Kimi zaman bunu iyi niyetle yapıyoruz elbette, yakınlarımızı korumak için örneğin veya bazen sadece kendi çıkarlarımızı koruyoruz. Sonuç olarak, bizi değişmekten alıkoyan engellerle dolu hayatımız. Minimalist bir hayat sürme sanatı üzerine eserleri olan Dominique Loreau, ilk engelin sahip olduklarımızı atma korkusu olduğunu söylüyor. “Hayatı sadeleştirmek için esas ihtiyaçlarımız üzerine düşünmemiz ve fazlasını atmakla başlamamız gerekiyor. Bu da kendinin bir parçasını, eşyaları, fikirleri, düşünceleri terk etmek demek. Bilinmeyenler veya gelecek üzerine kaygılanmamak, kendinle tekrar buluşmak demek. Basitlik kadar karmaşık başka bir şey daha yoktur. Çünkü basitlik hayatı yeniden, filozofik ve spiritüel anlamda düşünmek demek. İnsanın hiçbir şey olmadığının, birdenbire ölebileceğimizin farkında olmak ve bunu gündelik hayata adapte etmek gerekiyor.”

GEREKSİZ ALETLERLE KENDİMİZİ BOĞUYORUZ

Toplum bize hayatı sadeleştirme konusunda pek yardımcı değil. Yetinmenin aynı sadelik gibi zayıf ve tatsız bir yanı var; o da heyecan ve değer atfedilmemesi. Yetinmek, konforu yayılmakta, teknik gelişmede bulan modern hırslarımızla ters düşen bir kavram. Bu eğilim hayatımızı uzun zamandır kolaylaştırmış olsa da artık durum tersine dönmüş halde. “Teknoloji hayatımızı daha zengin ama daha az konforlu hale getirdi” diyor Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde çalışan Profesör John Maeda. Aşırı karmaşık aletler, aşırı zor prosedürler, sayıca çok istekler şimdiyle bağımızı koparırken yetersiz hissetmemize neden oluyor. Artık kim gündelik hayatta eskiden tamir edilen şeyleri tamir edebiliyor ki? “Teknoloji süper kolaylaştırıcı bir şey ama aynı zamanda sinir bozucu bir engel” diyor Maeda. Bununla birlikte denizkızlarına karşı koyamayan denizciler misali bu tüketim yoğunluğuna, işimize yaramayacak olsa bile ihtiyacımız var gibi hissettiğimiz aletleri almaya karşı koyamamamız boşuna değil. Tüketime dayalı toplum sadece bu tüketimden haz duyuyor. İnsanların bizi nasıl gördüğüne göre yaşıyor, bizden daha iyi durumda olan insanlarla kendimizi karşılaştırarak, mutluluğumuzu bunun üzerine kuruyoruz. Sonuçta, statü yarışının asla sonu gelmiyor, arabanız asla yeterince güçlü olmuyor, eviniz asla tam olmuyor, hep bir şey eksik gibi geliyor.

DENGEYİ BULABİLİRİZ

Daha da kötüsü, bu yarışa mantıksız kararlar eşlik ediyor. MIT Davranışçı Ekonomi Profesörü Dan Ariely, indirimlerin bizi hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri satın almaya ittiğini, ne kadar etkilenebilir olduğumuzu, normlara ne kadar düşkün olduğumuzu ve kaybetme korkusu tarafından yanlış yönlendirildiğimizi söylüyor.

Biraz önce Dominique Loreau’nun bahsettiği korkuya geri döndük. Bu korkuyu yenebilmek için Loreau, her şeyi atmaya çalışmamayı öneriyor. Minimalist anlayışı çilecilik değil. “Herkesin bazı arzularını muhafaza etmeye, bağ kurduğu objelere ihtiyacı vardır” diyor. Aslında bunların hepsi bir bakış açısından doğuyor. Hayatı sadeleştirmenin zorluğunu başkalarına veya topluma yüklememekten geliyor.

Çözüm bizim içimizde yatıyor. Herkesin gerçek arzularını, değerlerini belirleyebilmesi, hayatını da buna göre düzenlemesi gerekiyor.

 

 

Önceki Yazılar

LUCA STRICAGNOLI GRAND PERA’DA

Sonraki Yazılar

CİNSELLİKTEN ÇOK ÇABUK SIKILIYORUZ!

Bir cevap yazın