kadına şiddet

ASLA TOLERANS YOK

Ne yazık ki kadına yönelik şiddetin süreğenleşmesinde, şiddete uğrayan kadının kendisinin ve çevresinin rolü de küçümsenmeyecek oranda önemli. İkincil travma olarak da tanımlanabilecek bu olgu, kadının uğradığı şiddet nedeniyle kendisini suçlu/hatalı bulmasından ya da suçlanmasından kaynaklanıyor.

Klinik uygulamalar sırasında karşılaştığımız vakalar ve basında gördüğümüz bazı haberler bu konunun öneminin vurgulanmasını gerektiriyor.

Bilişsel kurama göre,duygularımızı belirleyen olaylar değil, olaylara verdiğimiz anlamlardır. Başka bir deyişle, bilişsel modele göre A noktasındaki olaya (uyaran), C noktasında verilen duygusal yanıtı (tepki) belirleyen, A ile C arasındaki B noktasında A olayıyla ilgili olarak yapılan yorumdur. Yani, insanları etkileyen olayların kendisi olmaktan çok, olayları nasıl algıladığıdır. Olayla ilgili düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız ise davranışlarımızı belirler.Davranışlar tutumlara, tutumlar alışkanlıklara, alışkanlıklar ise karakterimize hatta kaderimize dönüşür.

Bu bakıştan yola çıkarak A noktasındaki olayın eşe yöneltilen şiddet olduğunu varsayalım. C noktasında ne tür bir duygu yaşayacağımızı belirleyen B noktasındaki düşüncelerimiz olduğuna göre ve duygularımız da bir sonraki adımdaki tutum ve davranışlarımızı belirleyeceğinden ötürü, bu A noktasındaki şiddet davranışını kadının ne şekilde algıladığı, onun aynı davranışına vereceği tepkiyi belirler. A noktasında sergilenen şiddet davranışını (fiziksel, sözel, ekonomik, cinsel veya duygusal) kolay anlaşılması yönünden “dayak” olarak düşünelim. B noktasını; “Onu çok öfkelendirdim, bu dayağı hak ettim”, “Eminim bir daha olmayacak”, “Evlilikte dayak ara sıra olabilir”, “Babam da annemi döverdi ama hep evli kaldılar”, “Annem de buna katlanmıştı, bende katlanabilirim”, “O sözü söylemeseydim, beni dövmezdi, hata bende”, “Buna katlanmak zorundayım”, “İçkiliydi ondan oldu”, “Beni dövmesi beni çok sevmesinden kaynaklanıyor” biçimlerinde yorumlayan kadın, olayın ciddiyetini anlayamıyor ve yaşananları (anormal ya da kabullenilemez olanı) normalleştirerek bir sonraki olumsuz deneyime zemin hazırlıyor.

Yani kadın, bir yandan ilk travmanın (dayağın) acısını yaşarken, diğer yandan da kendini suçlayarak yada bir başkası tarafından suçlanarak ikincil bir travmaya daha uğruyor. Bu durumun bir nedeni, ekonomik ya da çeşitli farklı bağımlılıklar olabilir. Çaresizlik ve umutsuzluk yaşamın içinde birçok olumsuz yaşantının zorunlu kabulünü getirebilir, ancak ne yazık ki benzer tutumlar her zaman bireyin çaresizliğiyle ilgili değil, zaman zaman çeşitli yanlış öğrenmeler, farkındalığın kısıtlılığı ve çevresel destek kaynaklarının yetersizliğiyle ilgili. Gerek şiddet gösteren kişilerin, gerek çevredeki yakınların, gerekse şiddete uğrayan kişinin algıları ve tutumları bu ikincil travmaların oluşumunu kolaylaştırıyor. Bu yüzden bazen en yakın çevremizdeki insanlar hem kendi sorumluluk ve hatalarını göremiyor hemde kurbanın mevcut dayaktan kendisini suçlamasına zemin oluşturabilecek söylem ve davranışlarda bulunabiliyor. Şiddete uğrayan kişiye, “Sen ne yaptın da seni dövdü?” şeklinde sorulan sorular ya da “Beni öylesine öfkelendirdin ki kendimi tutamadım” biçimindeki açıklamalar, şiddet mağdurunun yaşadıklarına anlam vermesini geciktiriyor ya da tam olarak kavrayamamasına neden olabiliyor. Oysa hiçbir açıklama şiddeti haklı kılamaz. Pek çok erkek engellendiği/öfkelendiği farklı ortamlarda (trafikte, patronuna/iş arkadaşlarına öfkelendiğinde, hakkı yenildiğinde) kendini kontrol edebiliyor ve yaşadıkları hoşuna gitmese de şiddet içeren davranışlar sergilemeden yaşantılarına devam edebiliyor. Bu noktada en önemli görev, hem şiddet gösterene hem de özellikle şiddete maruz kalanlara şiddete asla tolerans gösterilmemesi gerektiğini öğretmek ve bu konu da gerekli yardımı almak konusundaki motivasyonlarını artırmak olmalı. Aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet Türk Ceza Kanunu’nda bir suçtur.

Yazı: Mehmet Sungur

 

 

Önceki Yazılar

ARZU YENİDEN DOĞAR MI?

Sonraki Yazılar

LİBİDONUN MÜTTEFİKLERİ